Idaho, Ketchum’da 1961 yılının 2 Temmuz günü henüz doğmaktaydı. Evin sessizliğini sadece duvar saatinin tıkırtısı bozuyordu. Salondaki masanın üzerinde yazı kâğıtları, daktilo ve şarap kadehleri akşamdan kalmaydı.
Kadehlerden birinin dibindeki birkaç damla şaraba gözü takıldı. Artık yardım almadan yazamadığı o an bir kez daha yüzüne çarptı.
“Kahretsin!” diye mırıldandı.
Defalarca geçirdiği elektroşok tedavileri yaratıcılığını tahrip etmişti. Dün gece de Mary’nin yardımı ile kelimelerini yan yana getirebilmişti.
Kadehteki son birkaç damlayı ağzında dolaştırdıktan sonra yutkundu ve derin bir iç çekti.
Oysaki sabahları en az beş yüz kelime yazmadan ağzına bir damla bile içki sürmezdi. Uyandığında çıplak ayakla bir süre bahçede dolaşıp yazı yazdıktan sonra gündelik yaşama başlamak onun ritüeliydi.
Salonun giriş kısmından gelen hırıltı ile inlemenin birbirine karıştığı bir ses duydu. Köpeği heyecanla ona bakıyordu kuyruğunu sallayarak.
“Gel bakalım” diyerek köpeğini dışarı çıkardı.
Bir süre verandada durup karşıdaki koyu yeşil gölgeli dağların üzerinden yükselen kızıl aydınlığa baktı. Gün doğumunun esintisi, Tanrı’nın nefesi gibi tüm vücudunu ürpertirken gece boyunca içine çöken ağırlık, o kızıl ışığın altında yavaş yavaş çözülür gibi oldu. Sanki dağların arkasından güneş değil de unutulmuş bir umut yeniden yükseliyordu.
“Dünyanın henüz kimseye ait olmadığı bir an bu!” diye geçirdi aklından.
Ne telaşın ne gürültünün ne de insanların birbirine bıraktığı izlerin hüküm sürdüğü dakikalardı. Yalnızca ışık vardı.
Gözlerini kapattı…
İçinden geçen şey bir düşünce değil, daha çok bir teslimiyetti. Sanki bütün yaralarını, bütün pişmanlıklarını, bütün suskunluklarını o esinti alıp götürecekti. Eğer biraz daha orada durursa içindeki kırık parçalar yeniden yerlerine oturacakmış gibi hissetti ama güneş yükseldikçe ışık parladıkça büyü bozulacaktı. Bunu da biliyordu.
Gözlerini açtı ve mutsuzlukla dolu bir iç çekerek içeri girdi...
Bodruma inen merdivenlerin önünde durakladı, aşağı baktı. Tüfekleri, tabancayı ve cephaneleri Mary bodruma birkaç hafta önce kilitlemiş, anahtarı saklamıştı çünkü artık elleri daktilodan çok silahlara dokunmaya başlamıştı.
Salona döndü, masaya oturdu. Karşıdaki duvara gözü ilişti.
“Bu geyik kafası acaba tanrısının sesini duyuyor mu?” diye geçti aklından.
“Hiç zannetmiyorum!” diyerek gecikmeksizin yanıtladı kendisini.
Yazamadığı her sabah, kafasında giderek güçlenen bir düşünce onunla birlikte yavaşça masaya oturuyordu.
Ölüm…
Eskiden bu düşünceyle alay ederdi, ona meydan okurdu. Hatta bir keresinde Mary’e, “Kafatasının en yumuşak yeri damaktadır.” diyerek boş tüfeğin namlusunu ağzına dayayıp ayak parmakları ile tetiği çekmişti.
Mary’in dehşet dolu bakışları geldi gözünün önüne…
“Ah Mary! Kedicik” diye mırıldandı minnetle.
Masanın çekmecesini açtı, karıştırmaya başladı. Kâğıtların ve birkaç kurşun kalemin arasında küçük bir metal parıltısı gözüne ilişti. Notlarını, yarım kalmış cümlelerini saklayan o çekmece şimdi ölümün anahtarını içinde barındırıyordu.
“Son cümlelerim ile son nefesim yan yana!” diye mırıldandı.
“Kalemi yazmıyorsa bir yazarın, ölüdür o!” düşüncesi geçti aklından.
Nitekim, anahtarı avucunun içinde sıktığında kalp atışlarının yavaşladığını hissetti. Gözleri parladı ve gülümsedi…
Bodruma inmek için yerinden kalktı. Aşağıya inerken merdivenler tiz çığlıklar atarcasına gıcırdıyordu sanki. Kısa bir an duraklayıp kapıya baktı.
“Yaşanmışlıklar…” diye mırıldandı.
Anahtarı çevirip kapıyı araladığında pas kokusu çaptı yüzüne. Demirin, yağın ve ölümün karışımı o tanıdık kokuydu bu.
Loş karanlığın içinde; üst kısmı tozlu ve üzerine gölgelerin vurduğu, köşedeki çelik dolabı gördü. Yaklaştı ve kapağını açtı. İçinde dört tüfek, bir tabanca ve yarım kutu fişek ile avuç dolusu mermi vardı. Bir süre baktıktan sonra tüfeği aldı. Yağ kokusu, çocukluğundaki ormanların kokusunu ve av anılarını çağrıştırdı zihninde. Sessiz, kırılgan bir doktor olan babası Clarence Hemingway de oradaydı.
Gözleri doldu, iç çekti. Namlunun ucunu hafifçe burnuna yaklaştırdı. Genzine dolan babasının çalışma odasındaki barut kokusuydu. Gözleri doldu. Dedesinin ve babasının kendisini vurduğuydu elinde tuttuğu. İntihar haberini aldığı o günden beri bu silahın anlamı farklıydı. O günden beri hiç kullanılmamıştı. Silahla birlikte yukarı çıktı.
Kızılın tonları ile bezeli gün ışığı perdenin aralığından sızıyordu. Masaya oturdu, silahı masanın üzerine koydu. Sonra karşıdaki duvara baktı. Geyik kafası hâlâ tepkisizdi.
“Tanrını duymuyorsun!” diye mırıldandı alaycı bir şekilde.
“Ben, duyuyorum” diye düşündü duvar saatine bakarak. Zaman akıyordu, tıkırtısını ardında bırakarak. Duyuyordu.
Arkasındaki dolabın içinden fotoğraflarını sakladığı kutuyu aldı ve masanın üzerine koydu. Kutunun içinden üç fotoğrafı yan yana dizip bir süre hepsine baktı.
Hadley, Pauline ve Martha…
Eski eşleriyle Paris, Key West ve Havana’da geçirdiği günler geldi gözünün önüne, gülümsedi...
Oturduğu yerden odaya doğru baktı. Mary, içeride uyuyordu. Havana’da ve orada, Idaho Ketchum’da ona eş olmuştu.
Sonra birden Agnes von Kurowsky geldi aklına...
Kutudan onun fotoğrafını da buldu, kısa bir süre baktı ve geri koydu. I.Dünya Savaşı’ndayken İtalya’da yaralanıp hastaneye getirildiğinde aşık olmuştu ona. Hemşireydi. Bir süre duygusal ilişki yaşadıktan sonra kendisinden sekiz yaş büyük olan Agnes’ten aldığı “Aramızda çok yaş farkı var. Sen daha erkek değilsin, seninle evlenemem” cevabının bir tokat gibi suratına indiği günü hatırladı. Sonrasında Agnes arkasına bile dönüp bakmadan onu bırakıp gitmiş ve bir başka adamla nişanlanmıştı.
Silahlara Veda romanında; “Dünya herkesin kolunu kanadını kırar ama sonrasında birçok insan eskisinden de güçlü hâle gelir.” diye yazdığı geldi aklına, gülümsedi.
“Her erkek öldüreceği kadını seçer ama onu yaşatmak için kendisi her gün biraz daha ölür.” diye mırıldandı.
Bir anda gözleri umutla parladı. “Yazabilir miyim?” umuduyla daktiloya hemen bir kağıt taktı.
Parmakları tuşların üzerinde ilk anda hareketsiz kaldı. “Her erkek her gün biraz daha ölür” yazdı güçlükle. Az önce aklından geçen cümle karmaşık bir hâl almıştı. Kelimeleri bir türlü doğru yere koyamıyordu. Yine yazamamıştı.
O cümle bir romanın değil, bir vedanın başlangıcıydı aslında...
Kutudan annesinin fotoğrafını alıp masanın üzerinde farklı bir yere koyarken Tanrı’yı düşündü.
“Bir adamın Tanrı’yla hesaplaşması her zaman bir kadınla başlar.” diye mırıldandı annesinin fotoğrafına bakarak…

Yıllar öncesinde Oak Park’taki evlerinde çok sık duyduğu, annesi Grace Hall Hemingway’in o tiz ve buyurgan sesi çınladı kulaklarında.
“Ernest, dik otur!”
“Ernest, doğru konuş!”
“Ernest, çellonu unutma!”
Çocukluğunda sıkça yaşadığı sahnelerden biri belirdi zihninde...
Bir piyano ve üstünde solmuş notaların olduğu bir kağıdın üzerinde mürekkebi henüz kurumuş “andante” kelimesini ve annesinin gergin yüzünü hatırladı. Eski bir opera sanatçısı olan annesi, evin içini dolduran sesiyle bir ölçüyü tekrar ediyordu. O ise çellonun gövdesini dizlerinin arasına sıkıştırmış, yayını titrek bir şekilde tellerin üzerinde gezdiriyordu.
“Dik dur, Ernest!” komutuna, “Tamam anne” demişti her zamanki gibi hemen toparlanıp sırtını sandalyeye yaslamadan dikleştirerek.
Sonra yine tanıdık bir uyarı gelmişti annesinden.
“Doğru notayı bul!”
Böyle anlarda zaman stresli akardı. Müzik eğitimi sırasında bir nota yanlış çalındığındaki ceza, piyanonun karşısında diz çöküp çelloda doğru sesi bulmaktı.
Grace Hall Hemingway hep yüksek perdeden konuşur ve asla hata affetmezdi. Bu yüzden, hafızasındaki ilk “Tanrı” imgesi, annesinin sesi olmuştu.
Yıllar sonra yazdığı bir hikâyede, “Tanrı, annemin sesine benziyordu; o kadar yakından işitilirdi ki dışarıdan geldiğine inanmak zordu.” diye yazdığı geldi aklına.
Gerçekten de annesi evdeki tek otoriteydi ve ona karşı gelinemezdi. Eşyaların yeri, masanın intizamı, koridorda asılı duran şapkaların yerleri, yemek saatinin zili gibi tüm detaylar ondan sorulurdu. Hatta yaşadıkları evin mimari planını da annesi yapmıştı.
Zamanına göre de sıradışı bir kadındı. Ünlü bir opera sanatçısı olma hayalini bir kenara bırakarak yaptığı evlilikten sonra müzikten kopmamıştı. Verdiği özel derslerle babasından aylık olarak neredeyse on kat daha fazla para kazanıyordu. Evin dışında da “Kadınların Seçme Hakkı” üzerine çalışmalar yürütüyor, toplantılar düzenliyordu.
“Mükemmelliyetçiliğim annemden…” diye mırıldandı
Annesinin fotoğrafını eline alıp bir süre baktı ve sonra geri koydu. Diğer resimlerin arasında babasının fotoğrafını gördü.
Zamanına göre sıradışı bir adamdı babası da. Doktordu ama çoğu zaman beyaz önlüğüyle mutfağa girerek yemekleri pişiren, bulaşıkları yıkayan, çocuklarını yüzme derslerine götürüp getiren, beslenme çantalarına yiyecek koyan da oydu.
Hafta sonları ve tatillerde ormanın içindeki kır evlerine giderlerdi. Küçük bir gölün kıyısında, ağaçların arasında saklanmış sessiz bir evdi bu. Sabahları erkenden kalkar, çiy kokan patikalarda yürüyüşe çıkarlardı. Bazen hiç konuşmazlar, yalnızca ayaklarının altında kırılan ince dalların sesini dinlerlerdi.
Sonra göle inerlerdi. Su sabahın erken saatlerinde neredeyse cam gibi durgun olurdu. Babası küçük kayığı suya iter, o da sessizce içine binerdi. Küreklerin göle değdiği her anda suyun üzerinde ince halkalar oluşurdu.
Bir keresinde, babası oltayı nasıl tutacağını göstermişti.
“Sabretmeyi öğren!” demişti, “Doğa acele edenleri sevmez.”
O gün saatlerce beklemişlerdi. Rüzgâr neredeyse hiç esmemişti. Gölün üzerindeki sessizlik o kadar yoğundu ki uzaktaki bir kuşun kanat sesi bile duyuluyordu. Sonunda suyun yüzeyinde küçük bir hareket olmuş, oltanın ucu hafifçe titremişti.
Heyecanla yerinden doğrulmak istemişti ama babası omzuna hafifçe dokunmuştu.
“Sakin…” demişti sessizce.
O an beklemeyi, nefesini kontrol etmeyi, doğru ânı kollamayı öğrenmişti.
“Soğukkanlılığım babamdan…” diye mırıldandı.
Doğaya olan tutkusu da ondan kalmıştı. Babası ona yalnızca avlanmayı öğretmemişti. Sessizliği dinlemeyi, yalnız kalmayı ve insanın doğanın içinde kendini daha iyi tanıyabileceğini de öğretmişti.
Bir akşam, o büyük evin salonunda annesi yine ona ve kardeşlerine şarkı öğretirken büyük bir cesaretle araya girmişti.
- Anne, bir gün ben de bir şey öğreteceğim.
- Neyi?
- Sessizliği.
- Sessizlik zaten her yerde. Biz sadece onun içine sesleri yerleştiriyoruz. Bu yüzden doğru notayı bulmak önemli.
Bir an gözleri parladı ve gülümsedi…
“Aslında o gün anlamalıydım annemin de sessizliği yenmeye çalıştığını...” diye mırıldandı.
Sessizlik hep vardı. İnsan ortaya çıkmadan önce de dağların zirvelerinde, ormanların içinde, göllerin yüzeyinde, rüzgârın geçip gittiği boşlukta vardı.
Av köpeklerinin soluğu, balıkların sudaki çırpınışı, martıların çığlıkları doğanın sessizliğini bozmuyordu çünkü bunlar varoluşun ritmiydi.
Doğada güçlü olan hayatta kalıyordu. Zayıf olan toprağa karışıyordu. Ölüm, yaşam döngüsünün devamlılığını sağlıyordu.
Sessizlik bu düzenin görünmeyen yasasıydı.
Sonra insan ortaya çıktı. İnsan da doğanın bir sakiniydi ama diğer canlılardan farklıydı. Düşünebiliyor, konuşabiliyor ve düşündüklerini yazıya dökebiliyordu. İnsan, sessizliğin içine kelimeler getirmişti.
İnsan gürültüsü, doğanın sessiz düzenine karşı konuşmaktı. İnsanlar arasında öne çıkma mücadelesi, gücü ele geçirme hırsı ve tanrılaşıp ölümsüz olma arzusu aslında doğanın sessiz Tanrısı ile verilen bir savaştı.
“İnsan karmaşık bir varlık.” diye düşündü…
İnsan sadece diğer insanlarla savaşmıyordu; zaman aktıkça ya düşünceleriyle ya da ruhunun karanlık köşelerindeki sessizlikle savaşıyordu çünkü insanın en büyük korkusu aslında ölüm değil, sessizlikti.
Bütün insanlık tarihi, Tanrı’nın kadim sessizliğini bozan kaotik bir gürültüden ibaretti. Ancak sonunda her gürültü bitiyor ve geriye aynı şey kalıyordu ki o da sessizlikti…
“Tanrı, sessizlik…” diye mırıldandı.
Karşıdaki duvara gülümseyerek baktı, geyik kafasına göz kırptı.
Babasının fotoğrafı hâlâ elindeydi ve Oak Park günlerini yeniden düşünmeye başladı…
Doktor elleriyle onlarca hayatı kurtaran, çocuklarını göle götürüp balık avlarken “sabrı” öğreten babasının içinden o son yıllarında bir şey çekilmişti ve gözlerinin ardına bir karanlık çökmüştü. Hastaları azalmamıştı ama hayat içinden eksilip üstüne bir de diyabet teşhisi konulunca eskiden sağa sola dağılmış olan kara düşüncelerini bir araya toplamıştı babası.
“Evdeki hiçbir ses, babamın içindeki sessizliği tam olarak bozamamış.” diye düşündü.
1886’daki Haymarket Olayı’nda idam edilen işçi önderlerinin anısına dikilen “Haymarket Anıtı”na bir akşamüstü babasıyla birlikte gittiği gün geldi aklına.
Bu anıt, 1893’te, idam edilenlerin mezarlarının bulunduğu Waldheim Mezarlığı’na dikilmişti. Anıttaki heykelde özgürlük, adalet alegorisi olan bir kadın figürü, şehit işçinin başı üzerinde duruyordu. Babası o gün ona bu olayların tarihsel boyutunu anlatmıştı.
O zaman idam edilenlerden August Spies’in kaidede yazan sözlerini hatırladı; “Gün gelecek, sessizliğimiz bugün boğduğunuz seslerden daha güçlü olacak…”
“Babam da içinde biriken sessizliği yenmeye çalışmış!” dedikten sonra canı sıkkın bir şekilde babasının fotoğrafını kutuya geri koydu.
O gün Haymarket Anıtı’nın önünde babasının yüzündeki kederli ifadenin yalnızca tarihin döngüsü için olmadığını anlamıştı. O gün, babasının yüzünde, yaşadığı evin kaderini de görmüştü.
“Haksızlık, öfke, suskunluk ve sonunda patlama…” diye düşündü.
Sessizliği bozan, istemsizce söylediği “Bang!” oldu.
Kimi öykülerinde “erkek olmanın” o çarpık, yaralı yükü olarak kimi romanlarında ise “babanın kaybı” ile “kadının gölgesi” arasındaki huzursuz bir bağ olarak varoluşsal bir acı gibi yazılarına sızmıştı o patlamanın sesi...
Düşündükçe peş peşe sorular belirdi zihninde…
“Annemin gölgesinde büyüdüğüm için kadınlarla olan ilişkilerim de kaçınılmaz olarak bir gölgeye mi benzedi?”
“Kadınlardan çabuk sıkılmam, sevgiliden “eş olmaya” geçiş yapamamam, erkeklik onurunu anneme teslim eden babam gibi olma korkusundan mı kaynaklanmıştı?”
“Eş” kavramında, annesiyle yaptığı pek çok sessiz kavganın da izi vardı hiç şüphesiz. Bu yüzden her yeni başlangıç, her yeni “doğru nota” arayışı onu başka bir bozgunun eşiğine sürüklemişti.
Hadley, Pauline ve Martha…
Masanın üzerinde yan yana dizili fotoğraflara baktı. Hadley; aile değerlerine bağlılık ve fedakârlık, Pauline; kadercilik. Martha; azim ve inatçılık demekti.
Odaya doğru baktı. Mary ise düzendi...
“Hepsi de annemden birer parça taşıyor.” diye mırıldandı keyifsiz bir şekilde..
Babası öldüğündeyse her şeyin sebebinin annesi olduğunu düşündüğü için ondan nefret etmeye başlamış, cenazesine bile gitmemişti.
Masanın üzerindeki fotoğrafları kutuya geri koyarken “Bir erkek, annesini affetmeden hiçbir kadını sevemez ki!” diye söylendi.
Ergenlik yıllarıyla birlikte annesinden uzaklaşmıştı. Annesinin hukuk okuması yönündeki isteğini redderek 1917 yılında Kansas City’e gidip bir gazetede çalışmaya başlamıştı.
Ardından 1918 yılında doğuştan gelen göz rahatsızlığı sebebiyle orduya alınmayınca gönüllü olarak Kızılhaç’ta ambülans şoförlüğü yapmak üzere İtalya’ya gitmiş ve I.Dünya Savaşı’nı ağır hasarlarla deneyimleyerek geri dönmüştü.
Yüzünde yeni iyileşmiş bir yaranın solgun izi, dizlerindeki ağır hasar ve cüzdanındaki hatıra şarapnel parçası ile dolaşan bir genç iken 1920 yılında Chicago’da bir partide aşk kapısını çalmıştı.
“Hadley…” diyerek fotoğrafına baktı.

O zamanlar savaşın diliyle konuşan bir Amerikalıydı. Onu gülümseten kadının adı ise Hadley’di. O partide, içsel boşluklarının kenarında birbirlerini bulmuşlardı.
Hadley, annesinin ölümünün etkisinden kurtulamamış bir kız, kendisi ise savaş yaralarının ağırlığını taşırken bir sonraki cümlesini arayan bir delikanlıydı.
O geceki o ilk ânı hatırladı.
- Dans eder misiniz?
- Konuşsak?
Savaşın şehvetli yalanları ve barışın sıkıcı doğruları üstüne konuşmuşlardı. O gece Chicago’nun ağır havası üstlerine çökerken, bir “başlangıç” hissi ikisinin de kalbine sızmıştı.
Horton Bay’de bir “Metodist” kilisesinde evlenmişlerdi. Balayı, Waloon Gölü kıyısındaki kır evlerinde iki hafta geçirmişlerdi. Sonra yine Chicago ve ardından yazma tutkusu yüzünden Paris’e gitmişlerdi.
Paris’teki iki odalı küçük dairelerine taşındıklarında, duvarlar yoksullukla, sokak araları ise şiirle konuşuyordu. Kafelerde yazmaya başlamıştı.
1922 yılının Aralık ayıydı ve Paris, kışın ağır sessizliğine gömülmüştü. Ancak o sırada Paris’te değildi. İsviçre’nin Lozan kentindeydi. Toronto Star Gazetesi için muhabir olarak çalışıyor ve Avrupa’daki bir konferansı izliyordu.
Lozan’dan Paris’e, Hadley’e bir mektup göndererek yanına gelmesini, gelirken Paris’te yazdığı hikâyeleri de getirmesini istemişti.
Hadley onun isteğini yerine getirdi ve her şeyi siyah bir çantaya koyarak Lozan’a gitmek üzere Gare de Lyon istasyonuna gitti. Kalabalıktı. Yolcular, peronlar arasında telaşlı bir şekilde yürüyorlardı. Hadley valizi koltuğunun üzerindeki kabin rafına yerleştirdi ve su almak için trenden indi. Geri döndüğünde ise çanta yoktu, çalınmıştı.
Hadley, Lozan’a ulaşıp ağlayarak bu olayı anlattığında önce olanlara inanamamış sonra sessizleşmişti. O ilk suskunluğu ve kaybolan o çanta, kendi içinde açılan bir sessizlik uçurumuna dönüşmüştü sonrasında. O gün ilk kez, “kayıp ile yazma arasındaki akrabalığı” hissetmişti.
Birkaç yıl önce I.Dünya Savaşı’ndan eksilerek dönmüştü ve Paris de o yıllarda bir edebiyat laboratuvarı gibiydi. Gertrude Stein’ın ağır ama kesin cümleleri, Ezra Pound’un kelimeleri kesip biçen altın makası, Dorothy Shakespear Pound’un sabırlı elleri, Alice B. Toklas’ın ev içindeki düzeni, evliliklerinin etrafına o günlerde görünmez bir çember çizmişti.
“Gertrude…” diye mırıldandı ve hemen aklına bir akşam Gertrude Stein’ın salonunda otururlarken, Gertrude Stein’ın ona bakıp söylediği o meşhur cümle geldi.
“You are all a lost generation (Hepiniz kayıp bir kuşaksınız)”
Bu cümle, dünya edebiyatında bir dönemin adı olmuştu.
“Ezra…” dedi o günleri hatırlayarak.
Ezra Pound’a boks öğretmişti. Ezra, yazdıklarını okuyor, gereksiz bulduğu kelimeleri acımasızca çıkarıyordu. Sesi kulaklarında çınladı o an.
“Use no superfluous word, no adjective which does not reveal something (Gereksiz hiçbir kelime kullanma; bir şey göstermeyen hiçbir sıfata yer verme.)”
Bu, onun bütün hayatı boyunca kullanacağı yazı disiplininin temeli olmuştu.
Paris’in masalarında başka sesler de vardı. Gülümseyerek hatırladı sevgili dostunu ve “Scott…” dedi belli belirsiz bir şekilde.
“Onun talent was as natural as the pattern that was made by the dust on a butterfly’s wings (Onun yeteneği, bir kelebeğin kanatlarındaki tozun oluşturduğu desen kadar doğal bir şeydi.)” diye yazmıştı kendisi hakkında.
Bir başka akşamı hatırladı. Kalabalık bir masada oturan James Joyce geldi gözünün önüne. Birbirlerinin yazılarını okurlardı ve ona hep gizemli yazmasını tavsiye ederdi. O akşam James Joyce gülerek “I have put in so many enigmas and puzzles that it will keep the professors busy for centuries (Eserlerime o kadar çok bilmece ve giz koydum ki profesörler yüzyıllar boyunca bunlarla uğraşacak.)” demişti.
“Canım dostum…” diye mırıldandı önce, gözleri buğulandı sonra.
“Paris, hep içinde taşımaya devam ettiğim bir zaman...” dedi sessizce.
Ardından İspanya’nın Pamplona kentinde geçirdiği günler geldi aklına.
Temmuz güneşinin yakıcılığının altında bile sokaklar kırmızı fularlı insanlarla doluydu. Şehrin ritmi, o günlerde bir başkaydı. Festival vardı. Sabahları boğalar sokaklardan geçirilirken kalabalık bağırıyor, öğleden sonraları ise herkes Plaza de Toros de Pamplona’daki arenaya akıyordu.
“Boğa güreşi, hayat ve ölümün gerçekten ciddiye alındığı tek sanat!” diye geçirdi aklından.
O gün arkadaşları ile birlikte arenadan çıktıktan sonra Pamplona’nın dar sokaklarının arasındaki kalabalığın içine karışmışlardı. Yanında yürüyen Hadley Richardson bir süre sessiz kalmış ve sonra bir an durup ona bakmıştı.
“Bu şiddet, insanlara neden bu kadar güzel görünüyor?” diye sormuştu.
O, yürümeye devam etmiş, sanki soruyu kafasında tartıyormuş gibi kısa bir süre susmuştu. Sonra omuzlarını hafifçe kaldırarak cevap vermişti.
“Çünkü sonu var… Biz insanlar sonu olan şeylerden korkarız ama yine de onları isteriz.”
Hadley parmaklarını onun parmaklarına dolayarak elini sıkıca kavramış, sonra da gülümseyerek yüzüne bakmıştı.
“Sonsuz olana ne dersin?”
Gülümseyerek cevaplamıştı.
“Sonsuz olan… Notaya dökülmez.”
Farklı şehirlerde geçen aylardan sonra Toronto’ya döndüklerinde oğulları Jack doğmuştu. Ona “Bumby” diyorlardı.
Ancak bu doğum, evlilikleri için sessiz bir dönüm noktası olmuştu. O gazetecilikle babalık, Hadley Richardson ise annelikle yalnızlık arasında sıkışmıştı o günden sonra.
Bu yüzden yeni yılın hemen başında tekrar Paris’e dönmeye karar vermişler ve orada hayat yeniden başlamıştı. Hadley evde bebeği sakinleştirmeye çalışırken, o yazmak için kafelere sığınıyordu. Sabahları not defterleriyle dışarı çıkıyor, akşamları ise yarım kalmış cümlelerle geri dönüyordu. Geçim sıkıntısı yaşıyorlardı.
1925 yazında ise onları yeniden İspanya çağırdı. Pamplona’daki o günler, daha sonra yazacağı romanın içinde yeniden yaşayacaktı. O şehir, o festival ve o boğa güreşleri sonunda bir kitaba dönüşecekti…
Güneş de Doğar (The Sun Also Rises)…
“Kırık ahlak, kırık masumiyet ve kırık hayatlar…” diye mırıldandı.
Onun için o güneşli yaz günleri, hayatının en parlak ama en kırılgan zamanlarından biri olmuştu.
Evliliklerinde başka bir kırılma daha başlamıştı ve bu kez o çatlağın içinden başka bir kadının yüzü görünmüştü.

Pauline Pfeiffer…
Kayıplarla yaşamayı öğrenmiş bir yazardı ama içinde biriken sessizliği yazarak yeniyordu. Yazmak onun için her zaman bir tür kurtuluş, yaşama tutunma şekli olmuştu.
Bu yüzden yine aynı şeyi yapmış, yazmıştı. Ancak bu kez içindeki savaşın cepheleri genişlemişti. İhanetin, kefaretin ve zenginliğin sakin şıngırtısı karşısında Tanrı’nın sessizliğiyle de mücadelenin adı bu kez Pauline Pfeiffer olacaktı.
Pauline, Paris’teki arkadaş çevrelerinin içinde yer alan biriydi. Zengin bir Amerikan ailesinden geliyordu ve dönemin popüler moda dergisi Vogue için çalışıyordu. Hadley’nin en yakın arkadaşlarından biriydi ama onunla da aralarında başka bir yakınlık doğmuştu. Boşanmadan önce Hadley, en yakın arkadaşının ve eşinin arasındaki tehlikeli yakınlığı öğrenmişti. İlk başta büyük bir öfke duysa da sonunda boşanmayı “yüz gün” şartına bağlamıştı. Bu süre Hadley için bu ilişkinin bir tür matematiksel sınavıydı. Pauline ile konuşmadan yazışmadan yüz gün ayrı kalmaları ve Pauline’nin Paris’ten gitmesi gerektiğini düşünmüştü.
Ancak yasaklar çoğu zaman yaptığı gibi kelimeleri durduramamıştı onun için. Pauline yazmasa da o yazmıştı. Hem de durmadan, bıkmadan usanmadan. Cevaplarını beklemeden mektuplar yazmıştı. Kelimeler, konulan yasakların üzerinden bir bir atlamıştı.
Bir mektubunda; “İki insan birbirini severse bir ilişkiyi bitirmek bir ceninin yarıda kalması gibidir. Kürtaj kadar acı verici ama Tanrı kadar da sessizdir.” diye yazmıştı.
Pauline koyu bir Katolikti. Kendisi içinse Tanrı çoktan sessizliğe gömülmüş bir figürdü…
Bu sözler, Pauline’nin en zayıf yerine dokununca bu ayrılığa dayanamamış ve Paris’e geri dönmüştü. Hadley ise vicdan ile merhamet arasındaki o dar geçidi açarak boşanmayı kabul etmişti.
Birkaç hafta sonra, 1927’nin baharında Pauline Pfeiffer ile evlenmişti.
Hayatının en zengin ve en güvenli yıllarını Pauline ile yaşamıştı. Pauline’in zengin amcası Gus Pfeiffer, Key West’te onlara bir ev satın almıştı. Bu evde altı parmaklı kediler, palmiye gölgeli avlular, sıcak rom kokusu ve kahkahalarla dolu yeni bir hayat başlamıştı.
Önce oğulları Patrick Hemingway, birkaç yıl sonra da Gregory Hemingway doğmuştu…
Ancak geçmiş hiçbir zaman tamamen susmamıştı. Annesinin gölgesi, çok geçmeden Key West’in o parlak güneşini karartmaya başlamıştı. Pauline evin günlük ritmini korumaya çalışıyordu. Dua ediyor, sabrediyor ve bekliyordu. Onun içinde ise hareket her zaman önemliydi.
“Hareket, huzurun en büyük düşmanıdır.” diye geçirdi aklından.
1933 ile 1934 arasında Gus Pfeiffer’in desteğiyle Afrika’ya gitmişlerdi. O yıllarda; “Afrika’nın Yeşil Tepeleri” adlı kitabını yazmıştı.
Afrika’dan döndüğünde kahraman gibi karşılanmıştı ama aynı zamanda evliliği yavaş yavaş küllenmeye başlamıştı. Bir zamanlar Vogue’un zarif sayfalarını yaratan ve bununla parlayan o başarılı kadın, Key West’te yavaş yavaş bir gölgeye dönüşmüştü. İçindeki sessizlik onu da tüketiyordu.
Pauline’nin fotoğrafına baktı ve; “Pauline Tanrı’ya inanıyordu. Ben ise Tanrı’yı tanıyordum. Bu yüzden kaybettik.” diye mırıldandı.
1936 yılında bir gün, Key West’te sık sık gittiği Sloppy Joe’s Bar’da tek başına otururken yaşlı bir anne ile kızıyla tanıştı.
Kendisinden on bir yaş küçük, inatçı ve “özgürlük” kelimesinin hakkını veren bu genç kızın adı, Martha Gellhorn idi.

Martha Gellhorn, 20. yüzyılın en büyük çatışmalarının çoğunu takip eden bir romancı, seyahat yazarı, gazeteci ve öncü bir savaş muhabiriydi. Onunla ilk tanıştıkları gün, üniversite yıllarından beri onun yazdıklarına hayranlık duyduğunu söylemişti.
Aslında o ilk karşılaşmada aralarında bir kıvılcım değil, doğrudan bir yangın çıkmıştı. Ancak bunun ilk anda farkına varamamışlar, savaşın tehlikeli ateşi altında daha sonra anlamışlardı.
Bir yıl sonra 1937’de, Avrupa’nın kalbinde bir başka yangın, İspanyol İç Savaşı başladı.
İkisi de aynı yere gitmişti. Pauline Pfeiffer ise her şeyden habersiz Key West’te kalmıştı. O, North American Newspaper Alliance adına haber geçerken, Martha ise Collier’s Weekly için yazıyordu.
Aşka üçüncü kez yelken açarken kendini yine en iyi bildiği yerde bulmuştu…
Savaşın eşiğinde, ölümün burnunun dibinde ve bir kadının gözlerinde…
Yeni sevgilisi Martha, bir akşam savaş muhabirliğinden bahsederken ona dönüp; “Yazmak tehlikelidir, biliyor musun?” demişti.
Gülerek cevaplamıştı onu; “Benim için yaşamak daha tehlikeli.” diyerek.
İşte o an aralarında yeni bir kıvılcım çakmıştı ama bu kez, bir aşkın değil, iki yazarın rekabetinin kıvılcımıydı bu. Martha ondan korkmamıştı. Zaten onun tanıdığı ilk korkusuz kadındı.
On beş yıllık birlikteliğin ardından 1940’ta Pauline’den boşanmış ve on yedi gün sonra Martha ile Cheyenne’de evlenmişti. Ancak nikâh masasında Tanrı değil, savaş bekliyordu onları. Balayı değil, sanki yeni bir cephe açılmıştı.
Sonra Havana günleri başladı. Martha, şehrin yaklaşık on iki mil dışında bulunan Finca Vigía adlı 19. yüzyıldan kalma bir araziyi kiralamıştı. O da daha sonra burayı satın alınca yaklaşık yirmi yıl boyunca evi olmuştu.
Finca Vigía’daki yaşam, yazı ve çatışma ile iç içeydi. Martha, Collier’s Weekly için dünyanın dört bir yanına gitmek istemiş, o ise bunu istememişti.
O günlerde verandada konuştukları bir an geldi aklına.
Puro içerken Martha’ya dönüp “Bu ev güzel.” demişti.
“Evet” demişti Martha, “Ama ben dünyayı görmek istiyorum.”
“Dünya zaten burada.” olmuştu cevabı, purosunun dumanını keyifli bir şekilde üfledikten sonra kendi icadı kokteylini yudumlarken.
“Hayır. Burada sen varsın. Dünya dışarıda.” demişti Martha.
Alaycı bir gülümsemeyle; “Benimle evlendin, dünyayla değil.” dediğinde ise Martha’nın cevabı yine gecikmemişti; “Ama sen de dünyayla evlisin, Ernest.”
Evin içindeki savaşın şiddeti anbean artarken, 1943 yazında Avrupa’daki savaşın gidişatı da değişmeye başlamıştı. Martha, Müttefiklerin ilerleyişini takip etmekte kararlıydı ve eylül ayında Londra’ya gitmişti.
Onun Küba’ya dönmesini istemişti ama Martha karşılık olarak onun Londra’ya gelmesini teklif etmişti. Evliliklerinde soğuk rüzgârlar fırtınaya dönüşünce 1944 başlarında Martha evliliklerini kurtarma umuduyla tekrar Küba’ya dönmüş ama bu çaba ilk anda işe yaramamıştı.
Martha Londra’ya geri dönmeye hazırlanırken o da sonunda Londra’ya gitmeyi kabul etmişti ama planı farklıydı. Collier’s Weekly ile gizlice anlaşarak Martha’nın dergide kendi gölgesinde kalmasını sağlayacak bir düzen kurmuştu. Ayrıca Martha’nın ondan ayrı seyahat etmesini de ayarlamış ve Londra’ya Martha’dan on bir gün önce varmıştı.
6 Haziran 1944 tarihindeki Normandiya Çıkarması’nda Martha bir hastane gemisine gizlice binmiş ve Müttefiklerle birlikte karaya çıkan tek kadın savaş muhabiri olmuştu.
Gazeteler onu cesaretinden dolayı övmüştü. O da Martha’yı basın karşısında övmüştü ama içten içe dişlerini sıktığını da inkâr etmemişti sonrasında.
Martha artık sadece eşi değildi. Tarih yazan bir kadındı. Artık Martha’nın onun okuyucusu değil, rakibi olduğuna emin olmuştu.
“Eleştirmenleri ve rakiplerimi hiçbir zaman sevmedim.” diye geçirdi aklından.
Martha Londra’ya vardığında ilişkileri kalben ve ruhen sona ermişti. Dorchester Hotel’de yaşanan sert bir tartışmanın ardından Martha onu fiziken de terk etmişti.
“İlk kez bir kadın beni terk etti ya da terk ettiğini zannetti” dedi mırıldanarak.

1945’te boşandıklarında bir kez daha yalnız kalmıştı. Ancak yine uzun sürmeyecekti yeni bir ilişkiye başlaması. Mary Welsh’i ilk kez, Normandiya Çıkarması’ndan hemen önceki günlerde Londra’da görmüştü.
Mary, onunla tanışmadan önce Martha Gellhorn kadar ünlü değildi ama savaş gazeteciliği dünyasında saygın bir isimdi. Time Magazine’ın Londra bürosunda çalışan ilk kadın savaş muhabirlerinden biriydi. Londra’da bulunduğu süre boyunca Mary, savaşın merkezindeki gazeteci çevrelerinin içinde yer almış; BBC yayınları ve çeşitli belgeseller aracılığıyla İngiliz iç cephesinin durumunu Amerikan kamuoyuna anlatan çalışmalara katılmıştı.
Mary ona bir kadın olarak değil, bir muhabir olarak yaklaşmıştı. Sesinde savaş yoktu, sakinlik vardı ve o sakinlikte ölümün kokusunu değil, yaşamın yorgunluğunu duymuş, bir akşam ona sormuştu; “Tanrı’ya inanıyor musun?” diye.
Mary cevap vermeden bir sigara yakmış ve dumanını pencereye doğru üflemiş, sonra sakin bir sesle konuşmaya başlamıştı.
“İnanmak çok gürültülü bir şey. Ben sakinliği seviyorum.”
O an susmuştu…
O güne kadar tanıdığı kadınlardan farklıydı Mary. Hadley gibi gülmüyor, Pauline gibi dua etmiyor, Martha Gellhorn gibi bağırmıyordu. Yalnızca bakıyordu.
Martha’dan boşandıktan hemen sonra bu kez de Mary ile evlenmişti. Mary onunla birlikte Küba’ya taşındı. Uzun yıllar Finca Vigía’da yaşadılar. Evlerinin adı “Gözetleme Çiftliği” anlamına geliyordu ve zamanla o ev, kendi içini gözetlediği bir kuleye dönüşmüştü.
Mary bahçede orkide yetiştirmiş, o ise sabahları yazmış, sonrasında avlanmış ve geceleri içmişti.
Mary ile aralarındaki sessizlik bazen huzur bazen de yaklaşan bir felaketin işareti olmuştu.
1950’li yıllar bedeninde yorgunluk, zihninde uğultuyla geçmişti. Bir keresinde, “Kendini kalem tutan bir hayalet” gibi hissettiğini söylediğini hatırladı.
Saatlerce aynaya bakarak geçirdiği günler olmuştu. Mary sabırla hep yanında kalmıştı. Onu içkiden, tüfekten ve bazen kendisinden korumaya çalışmıştı çünkü onun en büyük düşmanı içinde biriken sessizlikti.
Sağlığı giderek bozulmuştu. Bu durum özellikle Afrika’da geçirdikleri uçak kazalarından sonra daha da ağırlaşmıştı. 1954’te iki gün üst üste yaşanan kazalarda ciddi kafa travmaları geçirmesinin ardından dünyası tamamen değişmişti.
Küba Devrimi’nden sonra orada kalmaları artık mümkün değildi. İstemeseler de Amerika’ya dönerek sonunda Ketchum’a yerleştiler.
Idaho’daki bu evi de çok sevmişlerdi ama burada geçen yıllar da kayıplarla ve ağır bir yalnızlıkla dolu olmuştu.
Bazen yalnızca dost canlısı bir köpekle karşılaşmak ya da yaralı bir kuşu iyileştirmek gibi küçük anlar zaman zaman hayatını yeniden canlandırmıştı.
Aynanın karşısında durdu ve uzun süre kendi siluetine baktı. Gözlerinin altındaki torbalarda dünyanın bütün savaşları yatıyordu. Yüzündeki çizgiler Paris’ten, Afrika’dan, Havana’dan kalmaydı.
“Yazmak, savaşmak, sevişmek… Hepsi aynı acının üç yüzü.” diye mırıldandı.
Onun acıları bir annenin gözünden doğarak o bakışlarda büyümüştü. Masanın üzerindeki silahı eline alırken son kez masadaki fotoğraflara baktı.
“Gel bakalım ölüm” diye aklından geçirirken “Yazıya sığmayan tek cümlesin sen!” döküldü dudaklarından belli belirsiz.
Kısa bir süre bekledi ve sessizliği dinledi...
Tanrı yine sessizdi…
Dışarı çıktı. Pencerenin önündeki banka oturdu. Köpeği yanına geldi, başını okşayınca kuyruğunu sallayarak inleme ile mırıldama arasında hüzünle sevinç karışımı bir ses çıkardı.
“İyi çocuk ol” dedi köpeğini okşamaya devam ederek…
…
Evin içi duvar saatinin tıkırtısı dışında sessizdi. Mary odasında hâlâ uyuyordu.
Bir süre sonra verandadan şiddetli bir patlama sesi duyuldu…
Bang!
O an saatin tıkırtısı duyulmadı. Mary Welsh Hemingway yatağında sıçradı. Köpek inleyerek korku dolu gözlerle verandada birkaç adım geriye çekildi. Duvardaki geyik başı hafifçe yana döndü.
Mary hemen dışarı koştu ama artık hiçbir kelime kalmamıştı; Ernest Hemingway ölmüştü…
Sonrası, yalnızca o ağır sessizlik.
Ketchum’un sabah ışığında Tanrı da bir kadın gibi susmuştu.
Mary, olduğu yere çöktü.
Yıllar sonra, Ernest Hemingway’in arşivlerini John F. Kennedy Presidential Library and Museum’a bağışlarken şöyle diyecekti:
“Ernest’in yazdıkları bir insanın Tanrı’yla yaptığı kavgadır ama sonunda kazanan hep sessizlik olur.”
O günden sonra Mary o sessizliğin tanığı olarak yaşadı.
Hiçbir röportaj vermedi…
Hiçbir açıklama yapmadı…
Sadece her sabah verandaya çıkar, ormana bakar ve kendi kendine fısıldarmış: “Belki o hâlâ yazıyordur.”
Kim bilir…
Gökyüzünde şu an ne yaptığını bilmiyoruz ama yeryüzünde ölümünden sonra onun hakkında sayısız film çekildi.
Clive Owen ve Nicole Kidman, Hemingway & Gellhorn’da onu İspanya İç Savaşı’nın ortasında yeniden canlandırdı.
Andy Garcia ise Kübalı balıkçı dostluğunu anlatan Hemingway and Fuentes projesiyle bu hikâyeyi sinemaya taşımaya hazırlandı.
Mobilyaları, gözlükleri, safari ceketleri, otelleri ve tüfek kılıfları bugün onun adıyla markalaşmış durumda.
“Hemingway” adı bir endüstriye dönüştü.
Onun hayatı hakkında yüzlerce kitap yazıldı. Eşleri hakkında da…

Naomi Wood’un 2014’te yayımlanan “Hemingway’in Kadınları” romanı, dört evliliğin izinde Ernest Hemingway’in duygusal hayatını objektif bir şekilde ortaya koyuyor. Yazar Naomi Wood oldukça uzun ve kapsamlı bir çalışmanın ardından kaleme almış bu yarı biyografik romanı. Ernest Hemingway’in yaşadığı yerlere giderken egzotik bir yolculuğun içinde bulmuş kendisini. Hayatta olan görgü tanıklarını bulmuş ve oralardaki Hemingway hikâyelerinin izini sürmüş.
Hemingway’in Kadınları kitabı oldukça akıcı bir üslupla yazılmış oldukça ilgi çekici ve başarılı bir roman. Mutlaka okunması gereken kitaplardan.
Naomi Wood gibi daha pek çok yazar da Ernest Hemingway hakkında kitaplar yazdı ve birçok Hemingway hikâyesi kitaplarda yer almakta ama bütün bu hikâyelerin ötesinde geriye kalan şey yine aynı.
Yazdıkları…
Zaten Ernest Hemingway şöyle yazmıştı:
“Ne kadar okursanız okuyun, iyi edebiyatın nasıl yapıldığını öğrenemezsiniz. Çünkü bütün büyük eserlerin bir gizemi vardır. Her okuduğunuzda yeni bir şey görür ya da öğrenirsiniz.”
Ernest Hemingway’in eserleri ve karakterleri birbirleriyle çelişse de hepsi bir bütün olarak değerlendirildiğinde onun önce bir sanatçı, sonra eş, sevgili, evlat ve baba olarak oldukça canlı bir insan portresini çizer.
Kimine göre maço, kimine göre alkolik, kimine göre yalın, kimine göre hain ve kimine göre dahi…
Kesin olan şu ki bedeni şimdi Idaho’daki sade mezarında yatıyor ama ruhu hâlâ ormanın ötesinde, Tanrı’nın sessizliğini bozan doğanın sesleri ve insan gürültüsü arasında sessizce dolaşıyor ve bu sessizlik, her sabah yeni bir hikâyeye dönüşüyor.
Çünkü onun hayatı yalnızca yazdıklarından ibaret değildi. Biraz da sizin onu okurken hissettiklerinizdi.
Adı, bir marka değil yalnızca…
Yaşayan bir efsane...
Florida’da bir yargıcın, beyaz sakallı bir avukatın “Hemingway Benzerleri Yarışması”na katılmak için duruşmayı erteleme talebini reddettiği o garip an bile bu efsanenin tuhaf yansımalarından sadece biri.
Mary Welsh Hemingway kesinlikle haklı.
O hâlâ yazıyor…
Hakan Cucunel
Salı
Yusuf Sarıkaya
Ak Köprü (Â Köprü)
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -2 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Ebru Bozcuk
Mukadderat
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Aile Büyük Bir Birey Birey Küçük Bir Ailedir
Musa Aşkın
Hisler mi Köreldi
Gevher Aktaş Demirkaya
Dumlupınar Denizaltı Hazin Öyküsü ve Ona Yakılan “Ah Bir Ataş Ver Cigaramı Yakayım” Ağıdının Kaynağı
Dilek Tuna Memişoğlu
Dumlupınar Çelikten Mezar
Sedat İlhan
Yapay Zekâm
Deniz İmre
Korkunun Sesi Vardı
Mehmet Şahan
Paylaşmak
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Hızır Dokundu
Serhan Poyraz
Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Hamiyet Su Kopartan
Kâbe'de Hacılar
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar