DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Serhan Poyraz
Serhan Poyraz
Giriş Tarihi : 22-05-2024 17:36

Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen

“Boynuz kulağı geçerse, şeytan pabucunu ters mi giyer?” Soru bu…

Boynuz kulağı geçer; bu beklenen ve doğal bir durumdur. Ama tabii ki, boynuzun kulağı geçerkenki durumu, pozisyonu da önemlidir; kulak esnektir eğilip bükülebilir ancak boynuz serttir ve kırılıp yok olabilir.

“Boynuz kulağı geçer” atasözünü günlük hayatımızda genellikle usta-çırak ilişkisi için kullanırız. Doğru olan, çırağın ustayı geçmesidir. Aksi takdirde sanat ölür. Ustayı “usta” yapan da, sanatını iyi icra etmesinin yanısıra yanındaki çıraklarına sanatını en iyi şekilde öğretmesi ve sanatının devamı ve gelişimi için çıraklarının eğitimini kusursuz bir şekilde vermesidir.

Gelelim sorumuza; “Boynuz kulağı geçerse, şeytan pabucunu ters mi giyer?”

Boynuz kulağı geçmeye çalışırken kibir, gurur, kıskançlık veyahut ego gibi duyguların usta ve çırak arasında yaratabileceği olası çatışmada bazen şeytan pabucunu ters giyebiliyor.

Böylesi durumlarla ilgili bir sürü anlatı ve yaşanmışlık vardır...

Örneğin, çok eski zamanlarda tanıdık bildik mekanın birinde, bir pehlivan yaşarmış. Bu pehlivan, gerçekten çok büyük bir yağlı güreş ustasıymış. Kimse bileğini bükemezmiş. Gel zaman, git zaman yaş almış bu pehlivan ve yeni pehlivanlar yetiştirmek için kolları sıvamış; pehlivanlık tekniklerini, güreş oyunlarını çıraklarına öğretmeye başlamış. Çırakların içinde bir tanesi çok gürbüz ve güçlü olması ile dikkat çekiyormuş. Hızlı da öğreniyormuş bu genç pehlivan adayı…

Onu izleyenler, çevresindekiler bu genç pehlivana; “Sen, ustandan daha iyisin” demeye başlamışlar. İlk başlarda; “Olur mu öyle şey?” diyen bu genç pehlivan yirmili yaşlarına geldiğinde, kendisine sürekli söylenenlerin de etkisiyle; “Ben, ustamdan iyiyim” demeye başlamış.

Ve bir süre sonra da, bir antrenman sonrası ustasının yanına yaklaşmış.

- Usta, seninle bir güreşsek mi?
- Usta ile çırak güreşmez evlat.
- Yoksa bana yenileceğinden mi korkuyorsun usta?

Usta, genç öğrencisinin bu gereksiz çıkışına şaşırmış ve ona bir ders vermeye karar vermiş.

- Tamam evlat, hazırlan. Herkese haber salın. Yarın, seninle er meydanında güreşeceğiz.

Ertesi gün, er meydanında büyük kalabalık toplanmış, geçmişin en önemli ama şimdilerin yaşlı pehlivanı ile geleceğin şampiyonu olması muhtemel yetenekli ve kuvvetli genç pehlivan adayını izlemek için… Derken; yağlar sürülmüş, el ense yapılmış ve çok kısa bir sürede, kimse ne olduğunu anlamadan, usta çırağını yere yatırmış sırt üstü, boylu boyunca… Yerde yatan genç pehlivan adayı şaşkınlık içinde ustasına bakmış:

- Usta, bana bu oyunu öğretmemiştin?
- Şunu hiçbir zaman unutma evlat; her ustanın kendisine sakladığı bir oyunu vardır.

Bu kez de, 1891 yılının sonbahar aylarında, bugünkü Oslo, o zamanki Kristiana’da otuz iki yaşındaki Knut Hamsun, Norveç edebiyatı üzerine üç gün boyunca konferans vereceğini duyurdu. Bu kısmen para toplama amaçlı bir tanıtım gösterisi, kısmen de geçmişin edebiyat akımlarına meydan okumaya yönelik bir girişimdi. Knut Hamsun, bir önceki yıl Kristiana sokaklarında açlıktan ölen genç bir yazarın dikkat çekici romanı olan “Açlık”ı yayımlamıştı. Açlık romanı Avrupa modernizminin ilk baş yapıtlarından biriydi ve yeni neslin sesi olan Knut Hamsun, o yıllarda Norveç edebiyatının yükselen yıldızıydı.

Yani Knut Hamsun, rüzgarın arkasında olduğunu ve büyük bir heyecan yaratacağını biliyordu. Nitekim de, konferansın ilk günü olan 7 Ekim 1891'de salon tıka basa dolmuştu. Salonun en ön sırasında çağdaş Norveç kültürünün en büyük isimleri oturuyordu: Fridtjof Nansen (kutup kaşifi), Edvard Grieg ve hepsinden önemlisi de Norveç edebiyatının en önemli isimlerinden Henrik Ibsen…

Knut Hamsun konuşmasında, Henrik Ibsen de dahil olmak üzere Norveç edebiyatında saygı duyulan her yazara şiddetli bir saldırı başlattı. Knut Hamsun, kısmen Ibsen'in kötü bir düşünür ve kötü bir yazar olmasından, kısmen de tiyatronun incelikli psikolojik analizlere uygun olmayan mahkum bir sanat formu olduğunu düşündüğü için onun oyunlarının psikolojik derinlikten yoksun olduğunu ileri sürdü ve Ibsen'in de psikolojik derinlik yaratmaya çalıştığı her oyununda ulaştığı sonucun belirsiz, aşırı sembolik ve sıkıcı olduğunu iddia etti. Belki de gençliğinin verdiği coşkuyla hızını alamayan Knut Hamsun, Henrik İbsen için; “Bu adam, Norveç’in bilinçsiz çocuğu, hatta John Stuart Mill’in çocuğudur” dedi.

Oysa ki Henrik İbsen, John Stuart Mill’i sevmezdi. Genç bir edebiyatçının söylediklerinden ve iddialı çıkışından etkilenmişti ve büyük bir zevkle ikinci gün de konferansa geldi.

O zamanlar altmış üç yaşında olan Henrik Ibsen, Knut Hamsun'un konferansına eşi yerine aile dostlarının kızı olan 27 yaşındaki piyanist Hildur Andersen ile katılıyordu. Çünkü Ibsen’in eşi Suzannah o günlerde İtalya'ya gitmişti ve Ocak ayına kadar da dönmeyecekti. Aslında, Suzannah İbsen’i bir anlamda terk etmiş gibiydi, kırgındı ona. Evet, Henrik İbsen ve Suzannah’ın evliliği son zamanlarda kötü bir hal almıştı. Başlıca sebebi Norveç’ti. Daha doğrusu, İbsen'in yurtdışında geçirdiği yirmi yedin yılın ardından aniden memleketine dönmeye karar vermesiydi. Romatizma ve gut hastalığından çok acı çeken Suzannah, Norveç iklimini dayanılmaz buluyordu ve kocasının onun ihtiyaçlarına karşı duyarsızlığından dolayı kırgındı. Bir de, kısa bir süre önce fark ettiği Henrik Ibsen'in, genç Hildur Andersen'e olan tutkusu, Suzannah’ın sıkıntısını ve acısını artırmıştı.

Henrik İbsen ise eşinin yokluğunu pek aramıyordu; Hildur Andersen sürekli yanındaydı. İbsen ona; “prensesim” adını vermişti. İbsen, 1893 yılının Ocak ayında Hildur Andersen’e “Senin, senin yapı ustan” imzalı bir not gönderdi.

Henrik İbsen, Knut Hamsun’un konferansında duyduğu eleştirilerin ardından, takip eden yıl içerisinde yani 1892 yılının son aylarında “Yapı Ustası Solness” isimli oyununu yazmıştı ve ve o oyunun sonunda Hilde Wangel’in son sözü; "Benim, benim yapı ustam" idi.

Bu da ilk bakışta gösteriyor ki, hiçbir Henrik Ibsen oyunu “Yapı Ustası Solness” kadar otobiyografik değildir. Henrik İbsen’in hayatını bilerek oyunu okuduğumuzda her şey ortadadır; yaşlı bir yapı ustası olan Halvard Solness, kendisi için çalışan genç mimar Ragnar Brovik'in temsil ettiği genç neslin yükselişiyle kendisini tehdit altında hisseder. Karısı Aline ile boş bir evliliğe hapsolmuş olan Solness, muhasebecesi genç Kaja gibi savunmasız genç kadınların sevgileriyle oynamaktan hoşlanır, ta ki kaçınılmaz olarak o kadınlardan birine; Hilde Wangel'e ciddi şekilde takıntılı hale gelene kadar… Henrik Ibsen ile Halvard Solness, Suzannah İbsen ile Aline Solness, Ragnar Brovik ile Knut Hamsun, Hilde Wangel ile Hildur Andersen arasındaki paralellikler oyunda çok açık görünür.

Ancak yine de, bu biyografik okumayı daha fazla ileri götürmemeliyiz. Henrik İbsen’in hayatını detaylı olarak okumuş olanlar bilirler ki; bu paralellikler yalnızca bu oyunun başlangıçtaki durumu tanımlamaya yardımcıdır.

“Yapı Ustası Solness” oyunu ilk kez sahnelendiğinde yine birçok tepki aldı. Örneğin, Daily Telegraph'ta, İbsen karşıtı bir eleştiride; "karakterleri, kelimeleri, eylemleri ve motifleri örten yoğun sisten" şikayet edilirken, İbsen'in "tuhaf dramalarını" izleme deneyiminin ancak "deliler tarafından yazılan, prova edilen ve oynanan bir oyuna tanık olan bir adamın duygularıyla" karşılaştırılabileceği yazıldı. Evening News and Post gazetesi de bu oyunu; “Anlamsız, tutarsız ve kesinlikle aptalca bir eser" olarak nitelendirdi.

Ancak, bu içi boş, önyargılı eleştirilerin devamı gelmedi; çünkü “Yapı Ustası Solness” oyununun ne demek istediği ile ilgili çoğunlukla üç farklı yorumda birleşilmeye başlandı.

1) Başarılı bir adamın düşüşünün psikolojik bir araştırması,
2) Alaycı bir kapitalistin eleştirisi,
3) Yaşlı bir ustanın ya da başarılı yaşlı bir sanatçının, sanatıyla ilişkisinin bir alegorisi.

Henrik İbsen yine yapmıştı yapacağını…Durmadan düşünen insanlar ordusunu peşine takmıştı. Gerçekten de, “Yapı Ustası Solness”, kafa karıştırıcı ve büyüleyiciydi; çünkü gerçeklik ile fantezi arasındaki ayrımı sistematik olarak baltalıyordu.

Cüretkar ve çapkın genç Hilde, Solness'in ilk başta hiç hatırlamadığı geçmişle ilgili bir hikayeyle ortaya çıkmıştı. İkisinin hemfikir olduğu tek şey, Solness'in 10 yıl önce Hilde’nin kasabasında yeni bir kilise inşa etmesiydi.

Hilde'ye göre, Solness kilise kulesinin tepesine tırmanmış ve orada dururken bir Tanrı kadar güçlü ve özgür bir şekilde şarkı söylemişti. Hatta, Hilde o anda  "havada harp sesleri" duymuştu. Daha sonra Solness, onu oturma odasında yalnız yakalamış ve şiddetle öpmüştü. Daha sonra da ona “prensesim” diyerek, ona bir krallık sözü vermiş ve on yıl sonra onu almak için geri geleceğini söylemişti.

Bu doğru muydu? Yoksa bu sadece Hilde'nin vahşi ve çekici fantastik dünyasının bir ifadesi miydi? Belleğe, özellikle de seks, şiddet ve travmaya ilişkin belleğe ne kadar güvenebiliriz ki?

Oyunda, Solness de fantezi ile gerçeklik arasındaki sınır çizgisinde istikrarsız bir şekilde duruyor zaten… Kısmen Nietzscheci süpermen ruhu, kısmen suçluluk duygusuna kapılan Hıristiyan köle ruhuyla; hırs ve suçluluk arasındaki çatışma nedeniyle abartısız deliliğin eşiğinde... O kadar ki, en bilinçsiz isteklerini bile gerçekleştirebilecek esrarengiz güçlerle çevrili olduğuna inanıyor. Hatta onlara; "yardımcılarım ve hizmetkarlarım" diyor. Yani bir anlamda, istenmeden emirlerini yerine getiren görünmez şeytani ruhlar… Kierkegaard’ın “weitgeist” ve “zeitgeist” i kokuyor buram buram bu anlatım…

Yapı ustasının eşi Aline Solness ise Kantçı belirtiler gösteriyor. Tam bir görev kadını ama geçmişte yaşadığı travmatik olaylarında bunda etkisi büyük; o yüzden bu karakteri de Kantçı bir figüre tamamen indirgemek hatalı olur.

Hilde ve Halvard Solness, gerçeklikten korkup kaçıyorlar ve en ufak bir provakasyonda hemen kendi fantezi dünyalarına çekiliyorlar. Hilde gençliğinin verdiği tutku ve ihtiras ile havadaki harp sesleri ve öpücüğü hayal ediyor olabilir belki ama Halvard Solness’in korktuğu ve kaçmaya çalıştığı gerçeklik ölüm… Halvard Solness, gençlikten korktuğunu çok açık bir şekilde dile getiriyor. Ragnar Brovik sadece bir rakip değil, aynı zamanda zamanın amansız ilerleyişinin de bir hatırlatıcısıdır. Ragnar'ın babası Knut'un oyun sırasında ölmesi bu noktayı daha da güçlendiriyor.

“Yaşlılık ve gençlik”, “Gençleşme” ve “Kendini Aldatma” temalarının ustaca işlendiği bu oyunda Henrik İbsen, gerçekçilik ve dışavurumculuk unsurlarını birleştiriyor. Genel olarak Ibsen'in oyunlarının çoğu, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki baskın edebi biçim olan “gerçekçi” hareket içinde gruplandırılabilir. Ancak, “Yapı Ustası Solness” de Ibsen, o yılların yeni moda akımı olan “dışavurumculuğu” deniyor. Karakterizasyonlarında gerçekçi ve dışavurumcu teknikler birleşiyor. Ibsen, yapı ustası Halvard Solness'in yükseliş ve düşüşünün haritasını çıkarırken, neden-sonuç ilişkilerine de yakından bakıyor. Çoğu gerçekçi eserde olduğu gibi, Ibsen'in oyunundaki bu ana karakter, içinde bulunduğu durumda hırsının kontrolsüz kalmasına izin verip vermeme konusunda ahlaki bir seçimle karşı karşıyadır. Hep mesleğinin zirvesinde kalma hayalini hiçbir şeyin engellemesine izin vermeyeceğine karar verdiğindeyse, bunun yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır; ölecektir.

Yani boynuz kulağı geçecek diye şeytana pabucunu ters giydirmeye çalışıp başaramıyor mu İbsen?

Ne demiştim yazının başında? Boynuz kulağı geçmeye çalışırken, kibir, gurur, kıskançlık veyahut ego gibi duyguların usta ve çırak arasında yaratabileceği olası çatışmada bazen şeytan pabucunu ters giyebiliyor.

Ama durun… Ibsen oyunun son repliğinde her şeye Hilde’ye söyletiyor;

“ Hilde : (Büyülenmişcesine, şaşkın ve sanki bir zafer (forvildet) edasıyla) Ama en tepeye kadar çıktı. Ve gökten arp seslerinin geldiğini duydum. (Şalı havaya sallar ve zaferle umutsuzluk arasındaki taşkın bir duyguyla bağırır) Benim Yapı Ustam! ”

Ibsen, bu sözleri Hilde’nin sanki zafermiş gibi söylemesi gerektiğini vurguluyor. Norveç dilinde, “forvildet” kelime anlamıyla “kayıp”, “kafası karışmış” ve “zihinsel açıdan rahatsız” anlamlarında kullanılabiliyor. Bu kelimede delilikten daha fazlası var.

Solness, imkansızı başarmak için kendi doğasının ötesine geçerek kuleye tırmanmak için çelengi alır. O an ölüme gideceğini bilmiyor olabilir ama buna hazırdır.

Henrik Ibsen diyor ki; “Başarı gerçektir.”

Knut Hamsun, o gün o konferansta Henrik İbsen hakkında söylediği sözlerden pişman olduğunu dile getirmiş ve Henrik İbsen’in büyüklüğünü kabul ederek ona hak ettiği değeri sonraki konuşmalarında vermiştir.

Öyle ya, Henrik İbsen gerçekten de tam bir “yapı ustası”dır.

Henrik Ibsen hakkında bir şey sorgulanacaksa eğer, modern zamanlarda başka hangi adamın düşünce dünyası üzerinde bu kadar sıkı bir imparatorluğa sahip olup olmadığı sorgulanabilir ancak…

Henrik İbsen.. Yapı Ustam… Benim “Yapı Ustam”…

NELER SÖYLENDİ?
@
Serhan Poyraz

Serhan Poyraz

DİĞER YAZILARI Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway Goriot Baba / Honore de Balzac Bit Palas / Elif Şafak Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Abdülmecit / Hıfzı Topuz Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen Vezir Gambiti / Walter Tevis Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal Açlık / Knut Hamsun Roma Mermer Şehir / Jona Lendering Mahşer / Stephen King Lysistrata / Aristophanes Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar Yaban Ördeği / Henrik İbsen Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter Hayaletler / Henrik İbsen Hedda Gabler / Henrik İbsen Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi Hayvan Mezarlığı / Stephen King Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar Graziella / Alphonse de Lamartine Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa Othello / William Shakespeare Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu Ketum / Ümit Polat Macbeth / William Shakespeare Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan Oyalı Kase / Ayfer Güney Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan Roma’nın Batısı / John Fante Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles Hamlet / William Shakespeare Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Kral Oidipus / Sophokles Kürklü Kişi / May Sarton Leyla ile Mecnun / Fuzuli Paul Verlaine / Stefan Zweig Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness Gılgamış Destanı Toza Sor / John Fante Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie Geronimo Romeo ve Juliet / William Shakespeare Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Sonsuzluğun Sesleri Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes Selvi Boylum Al Yazmalım Elveda Saraybosna Amin Maalouf’un “Semerkant”ı Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Ivo Andriç / Drina Köprüsü
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA