Güneşin doğuşu ve batışı sadece gözle görülmez bir serinlik ile de hissedilir. O gün de vadinin üzerinden geçen ilk esinti, sabahın ışığıyla birlikte gelmişti. Güneş, dağların ardından başını uzattığında yaşlı bir Kızılderili çoktan ateşi yakmış ve çocuklar çevresinde halka şeklinde sessizce oturuyordu.
Doğudan, denizin tuz kokusunu taşıyan esintinin harladığı ateşten yükselen dumanı bir süre izleyen yaşlı Kızılderili, sonrasında çocuklara; “Bugün size suyu anlatacağım çünkü su, her şeyin başlangıcıdır.” dedi.

Yaşlı Kızılderili, ateşin içine bir parça daha odun atınca ateş çıtırdadı ve duman, göğe doğru ince bir çizgi olup yükseldi. Gözleriyle dumanı izleyerek gökyüzüne doğru baktı. Sessizliği çıtırtı sesleri bozarken bakışları ince ince yükselmeye devam eden dumanların içinde kayboldu ve yavaşça konuşmaya başladı.
“Su her şeyin başlangıcıdır; çünkü su olmadan hiçbir şey nefes alamaz hiçbir tohum yeşermez ve hiçbir kalp doğmaz. Atalarımız, 'insan, anasının rahmine düşmeden önce de bir sudur' der. O su, toprağın derinlerinde, göklerin göz yaşında, bulutun içinde saklıdır. Ruh önce su olur sonra şekil bulur.”
Çocuklar sessiz ve dikkatli bir şekilde dinliyorlardı. Sonra biri parmaklarını nemli toprağa bastırdı ve; “Yani biz de sudan mı geldik büyükbaba?” diye sordu.
Yaşlı Kızılderili gülümsedi; “Evet. Hepimiz sudan doğduk. Nehirler yeryüzünün damarlarıdır ve annelerimizin bedeninde akan kanla aynı hikâyeyi taşırlar. Su, büyük ruhun bize verdiği ilk hediyedir; çünkü su, yaşamın kaynağıdır.”
Sonra eline bir avuç toprak aldı, çocuklara gösterdi; “Bu toprak susuz kalırsa çatlar. İnsan da öyle. Bir kalp sevgiyle sulanmazsa kurur. İşte bu yüzden su, hem içimizde hem dışımızdadır.”
Ateşin yanında duran küçük kız merakla sordu; “Büyükbaba, su neden hep hareket eder?”
Yaşlı Kızılderili başını kaldırıp bu kez uzak dağların arasından doğan sabah güneşine baktı.
“Çünkü durursa ölür. Su, yaşamın kendisidir. O yürür çünkü hayat yürür. O döner çünkü zaman döner. Gökyüzüne buhar olup çıkar sonra yağmur olur, kar olur yeniden yağar. İnsan da böyledir: bir gün göğe gider sonra yeniden toprağa düşer. Bunun adı, yaşamın su döngüsüdür.”
Ateşin çıtırtısına sabah kuşlarının ötüşü karışmaya başlamıştı. Yaşlı Kızılderili bir süre susup doğayı dinledi ve sonra yeniden ağır ağır konuşmaya başladı; “Atalarımız, suya ‘yürüyen ruh’ der; çünkü o her yere gider, herkese dokunur ama kimseye ait değildir. Su, özgürlüğün dilidir. Denizler, nehirler, yağmurlar hep aynı şarkıyı söyler; ‘Ben yaşamım. Ben dönüşümüm. Ben hatırayım.’”
Çocuklar şaşkındı ve merakla birbirlerine baktılar…
Sabah esintisi hafiflemişti ama deniz kokusu vadiyi iyice kaplamıştı. Yaşlı Kızılderili gözlerini kapadı ve fısıldayarak konuşmaya devam etti; “Unutmayın çocuklar… Su, hatırlamayı bilen tek varlıktır. O, doğumu da ölümü de aradaki tüm sessizlikleri de taşır.”
Yaşlı Kızılderili gözlerini açmadı ve doğayı dinlemeye devam etti. Kuş seslerini, ateşin çıtırtısını, esintinin uğultusunu ve beraberinde taşıdığı denizin sesini duyuyordu. Çocukların birbirleri arasındaki sessizliği de dinledi bir süre. Sonra bir ses duymuş gibi ayağa kalktı. Çocuklar dikkatle onu izliyorlardı.
Yaşlı Kızılderili; “Rüzgâr bir yerden gelir, bir yere gider ama kendine ait bir yeri yoktur. O, suyun nefesidir.” deyip sustu. Sonra elindeki kartal tüyünü yavaşça havada gezdirdi sanki görünmeyen bir hikâyenin haritasını çiziyordu; “Bugün size denizden gelen birini anlatacağım çünkü rüzgâr bana şu an onun hikâyesini taşıdı.”
Çocuklardan biri, en küçük olanı, “ Bu deniz nasıl bir şey büyükbaba?” diye sorunca yaşlı Kızılderili gülümsedi.
“Bazen bir annenin kalbi gibi yumuşaktır bazen bir savaşçının öfkesi kadar güçlü ama ne olursa olsun deniz, hep aynı şeyi öğretir. O da sabırdır.”

O sırada binlerce kilometre ötede, Santiago küreğini suya daldırdı...
“Çok uzaktan gelen bir ses duyuyorum çocuklar. Denizin getirdiği bir ses bu…” dedi yaşlı Kızılderili.
Çocuklar gözlerini ayırmadan pür dikkat onu dinliyorlardı.
“Yaşlı bir balıkçı… Neşeli, namağlup deniz rengi gözlerinden başka her şeyi kocamış yaşlı bir balıkçı…”
Yaşlı Kızılderili bir süre durakladı ve çocuklara baktı, çocuklar da ona. Her biri kelimenin yükünü avuçlarına almış gibi suskun suskun oturmuş ona bakıyorlardı. İçlerinden birinin sorusu sessizliği bozdu.
“Hâlâ bir şey anlamadım, ben kimseyi görmüyorum. Yaşlı balıkçıyı ve gözlerinin deniz rengi olduğunu sen nasıl gördün büyükbaba?”
“Bakın” dedi yaşlı Kızılderili, “Ben bu adamı tanımıyorum, görmüyorum ama onu hissediyorum çünkü deniz, tüm ruhları birbirine bağlarken denizin o derin maviliği her şeyi yutar. Yüzeyde ise yalnızca yüzeyde neşe vardır. Derinlerde eski hikâyeler, eski acılar yatar. Bir insan denizi böyle görebiliyorsa sadece denizin neşesini değil, derinliklerin ağırlığını da görür ve anlar. Ancak bunun için gözle bakmak yetmez, kalbinizle de bakmalısınız. Bu yaşlı balıkçı da böyle biri ve gözleri de bu yüzden neşeli, namağlup ve deniz rengi.”
Yaşlı balıkçı Santiago kıyıdan uzaklaştıkça rüzgâr yön değiştirdi. Suların üstünde ince bir pırıltı, güneşin sabah sessizliğiyle birleşti. Santiago gökyüzüne baktı, sonra kayığın içinde duran oltayı kontrol etti. Her hareketi yavaş, temkinli ve eski bir dostla konuşur gibi sakindi.
Yaşlı Kızılderili yerine oturmuş ateşe bakıyordu ama bir süre sonra ateşin çıtırtıları arasında başını kaldırdı. “Rüzgârın dili yalnızca sabırlılara konuşur. Sabrın sesi, sessizliktir.”
Ateşin dumanı göğe doğru kıvrıldı. Çocukların gözlerinde kıvılcımın yansıması vardı. Yaşlı Kızılderili ellerini toprağa bastırdı ve “Toprakla konuşmadan suya varılmaz,” dedi; “Önce dinlemeyi bilmelisin. Atalarımız, rüzgâr sana hikâye anlatıyorsa sessiz kal ve dinle der.”
Santiago, rüzgârın yönünü hissedebilmek için denizin ortasında kürekleri bıraktı. Elleri nasır tutmuştu ama hareketlerinde yılların alışkanlıkları vardı. O, denizle konuşmadan önce onu dinliyordu.
“Rüzgâr bizim arkadaşımız” dedi alçak sesle, “Bazen de bizim düşmanımız ama aslında her zaman arkadaşımız.”
Santiago, sabırla rüzgârın yönünü dinliyordu. Güneş tam arkasındaydı. “Bugün farklı olacak” dedi; “Bugün deniz bana konuşacak.”
Deniz, bir an için sustu. Rüzgâr da. Biri ateşin önünde, diğeri suyun ortasında iki yaşlı adam doğanın aynı yasasını hissediyordu…
Bir şeyle savaşma, onu önce dinle…
Kayığın çevresinde küçük balıklar yüzüyordu; sudaki parıltılar, güneşin gümüş parçaları gibiydi. Santiago, denizin ortasında bir kuş fark etti. Küçük, ince kanatlı bir kuştu bu. Belli ki yorulmuştu, alçaktan uçuyordu. Santiago başını kaldırdı, gülümsedi; “Gel dostum. Kayığımda dinlenebilirsin. Bizim ikimizden başka kimse yok burada.”
Kuş bir an havada döndü, sonra kayığın burnuna kondu. Gözleri küçük siyah boncuklar gibi parlıyordu. Santiago ellerini dizlerine koydu ve usulca; “Sen de balıkları arıyorsun, değil mi? Rüzgâr seni yordu ama pes etmedin. Bizim gibisin. Küçük ama inatçı.”
Kuş başını eğdi ve sonra uçtu gitti. Santiago arkasından bakarken “Ne güzel bir dostun varlığını hissetmek.” dedi kendi kendine.
Yaşlı Kızılderili çocuklara; “Bir kuş eğer sana konarsa Yaratıcı seni dinliyor demektir çünkü kuş, gökyüzünün aracısıdır. O, insanın yalnızlığını taşır rüzgârı kanadına iliştirirerek.” diye anlattı.
Uzaklarda Santiago ipini suya bıraktı. Oltanın ucundaki yem, sabırla dibe süzülüyordu. “Bu defa olacak!” dedi kendi kendine.
Günün ilk ışıkları dağların sırtına düşerken vadinin içindeki ateşin dumanı göğe yükseliyordu. Rüzgâr henüz yönünü bulamamıştı. Ağaçların arasında dolaşan belirsiz bir nefes gibiydi, ne soğuk ne sıcaktı, ne kuzeyden ne güneyden esiyordu. Yaşlı Kızılderili elini ateşe uzatınca alev parmak uçlarını yaladı. O anda gözlerinin önünden bir görüntü geçti. Sanki dumanın içinde bir su yüzeyi kabarıyor ve oradan bir gölge yükseliyordu. Bu bir balığın ya da bir rüyanın gölgesiydi. Gözlerini kapadı ve “Bugün, ruh gölgesini gösterecek.” dedi.
Çocuklar merakla ona baktı ve içlerinden birisi; “Ruhun gölgesi olur mu büyükbaba?” diye sordu.
Yaşlı adam gülümsedi ve “Olur. Ruh, suya baktığında kendi derinliğini görür. Atalarımız, insan bir balığı gördüğünde aslında kendini görür çünkü su aynadır; balık, ruhun yüzüdür der.”
O anda yaşlı balıkçı oltasında âni bir hareketlilik hissetti. Suyun altında, dev bir gölge kımıldamıştı. İp, parmaklarının arasından geçti. Kayığın tahtası, iniltiyle gıcırdadı. Santiago ipi sardı, gevşetti, yeniden sardı.
“Yemi yedi, sonunda yemi yedi!” dedi heyecanla. Elleri yanıyordu ama bırakmadı. Kayığın çevresinde suyun yüzü kırıldı. Derinlerden gelen o dev gölge bir an parlayıp sonra yeniden kayboldu. Santiago derin bir nefes aldı, tuzlu havayı ciğerlerine çekti. “Büyük!” diye düşündü, “çok büyük!”
Dağlarda yaşlı Kızılderili de aynı anda nefesini tuttu. Ateşin üstünde duman bir süre düzleşti, sonra sarmal hâlinde döndü.
“Bir ruh doğuyor. Bugün bir adam denizde kendi gölgesini görecek.” diye sessizce konuştuktan sonra çocuklara döndü; “Korkmayın. Balık, düşman değildir. Balık öğretmendir. O size kim olduğunuzu hatırlatır.”
Küçük çocuk meraklı bir fısıltıyla “Peki, öğretmen neden saklanır büyükbaba?” diye sordu.
Yaşlı Kızılderili hafifçe gülümsedi; “Çünkü öğrenci hazır olmadan öğretmen görünmez.”
Santiago ipi sıkıca kavradı. Balık derine inmişti. Elleri kanıyordu ama o acıyı duymuyordu ya da belki acıyı hissediyor ama onun içinde başka bir anlam buluyordu.
“Balık” dedi dişlerinin arasından, “Beni öldürüyorsun ama buna da hakkın var.”
Bu sözler denizin tuzlu nemiyle karışıp rüzgâra karıştı ve o rüzgâr binlerce kilometre ötede dağların arasına uğradı. Yaşlı Kızılderili başını kaldırdı, göğe baktı; “Bir savaş var ama bu savaş kötü değil. İki ruh birbirini tanıyor. Atalarımız der ki: ‘Av, avcısını tanıdığında savaş biter.’ Çünkü o an iki taraf da özgürleşir.”
Ateşin etrafında oturan çocuklar sessizdi. En büyük olanı, “Peki büyükbaba, kazanmak nedir o zaman?” diye sordu.
Yaşlı adam taşlara bakarak yanıt verdi: “Kazanmak, bazen tutmamak demektir. Bazı balıklar avlanmak için değil, insanın sabrını ölçmek için gelir.”
Yaşlı balıkçının sırtından ter süzülüyordu. Güneş tam tepesindeydi, suyun parıltısı gözlerini yakıyordu. İp gerilmişti ve sanki iki dünyanın sınırını birbirine bağlayan bir çizgi gibiydi. O çizgiyi koparmamak için bütün gücünü verdi.
“Sen benim kardeşimsin” dedi; “Gel ve beni öldür. Kimin kimi öldürdüğü umurumda değil!”
O anda, denizle adamın arasında ilahi bir çizgi belirmişti Balık, Santiago’nun oltasında değil, kalbinde tutulu gibiydi.
Dağlarda yaşlı Kızılderili, torunlarına dönüp elini kalbinin üzerine koydu ve “Bir kardeşlik var orada, uzaklarda. İnsanla deniz arasında, avla avcı arasında. Atalarımız bize savaşta bile selam vermeyi öğretti çünkü biliriz ki her canlı Yaratıcı’nın aynasından geçmiştir. O aynayı kırarsan kendi yüzünü kaybedersin.”
Santiago ipi kavramış, sırtını kayığın kenarına dayamıştı. Balığın her hamlesi, kayığı biraz daha açık denize çekiyordu. Yaşlı balıkçı yorgundu ama vazgeçmek aklından geçmiyordu.
“Ölünceye kadar seninle kalacağım.” dedi.
Bu cümle havada asılı kaldı ve kısa bir süre sonra rüzgârın yönünü değiştirdi.
Yaşlı Kızılderili, torunlarına sessizce baktı. “İşte adamın biri nerede öleceğini bilmeden denizde ölümsüzlüğü öğreniyor.”
Ateşin alevi sönmeye yüz tuttuğunda yaşlı adam ayağa kalktı. “Bugünlük bu kadar ama unutmayın, çocuklar… Balığın gölgesine bakan insan artık eskisi gibi olamaz çünkü o gölge, ruhunun aynasıdır.”
Okyanusun üzerinde, Santiago balığın ağırlığını hissediyor, vücudunun her kasında doğanın eski yasasını tanıyordu.
“Balık” dedi son kez; “Ölünceye kadar seninle kalacağım”
Rüzgâr, bu iki dünyanın kelimelerini taşıyınca dağların üzerindeki ateşin dumanı ve denizin üzerindeki tuzlu sis birbirine karıştı. İki yaşlı adam, biri suda diğeri toprakta, aynı ânın iki farklı yüzüydü ve doğa, o gece onların ikisine de aynı şeyi söylüyordu…
“Sen, tuttuğun şeysin.”
Ertesi sabah yaşlı Kızılderili ateşin önünde diz çökmüştü. Çocuklar sessizce yine onu izliyordu. “Dinleyin. Bugün çok konuşmayacağız çünkü bazen söz ruhu bozar. Sessizlik, savaşçının son silahıdır.”
“Balık, seni seviyorum ve sana saygı duyuyorum ama gün bitmeden seni öldüreceğim.” deyince Santiago’nun sesi suya karıştı. Deniz sessiz kaldı ama bir süre sonra cevabını derinlerinden verdi; kayık hafifçe sarsıldı sonra yeniden durdu. Santiago, balığın her hareketini hissediyordu. Balık derinlere inmişti. İp, suyun altında kaybolan bir gölge gibiydi. Yaşlı balıkçının her kası gerilmişti. Yorgundu ama bırakmıyordu.
“İnsanoğlu yenilgi için yaratılmamıştır. İnsan yok edilebilir ama yenilemez” diye mırıldandı.
Bir yandan da yiyecek hiçbir şeyi olmayan koca balığa üzüldü ama duyduğu üzüntü onu öldürme kararlılığını hiç yumuşatmadı.
“Kaç kişiyi besleyecek ama onu yemeye layıklar mı acaba? Hayır elbette değiller. Tutumuna, muazzam asaletine bakılırsa onu yemeye layık kimse yok. Bu işleri anlayamıyorum” diye düşündü; “Güneşi ya da ayı öldürmeye kalkışmak zorunda olmamız güzel. Denizde yaşayıp gerçek kardeşlerimizi öldürmek kâfi.”
Ateşin çevresinde oturan çocukların en küçüğü başını kaldırdı. “Büyükbaba, savaşta düşmanına kardeşim diyebilir misin?” diye sordu.
Yaşlı Kızılderili gülümsedi. “Gerçek savaşta diyebilirsin, evet. Çünkü savaş iki korkunun tanışmasıdır. Korkunu seversen ve kardeşin, dostun gibi görürsen onu yenersin.”
Rüzgâr yeniden esmeye başladı; dağların üzerinden geçerken ateşin dumanını eğdi, onu sanki uzakta bir yerlerde, okyanusun ortasındaki kayığa doğru taşıyordu.
Santiago o sırada ipi bir kez daha sardı. Balık aniden yukarı sıçradı. Güneşin ışığı suyun içinden geçip balığın sırtına vurdu. Bir anlık parlaklıkta Santiago gözlerini kısarak baktı.
“Onu seviyorum ama yine de onu öldüreceğim, tüm büyüklüğüne, görkemine rağmen.” dedi ve hemen ardından; “Haksızlık olsa da!” diye de düşündü.
“Bir adamın neler yapabileceğini ve nelere katlanabileceğini göstereceğim ona.” diye mırıldanarak yanıtladı düşüncesini.
Kayık sallandı, balık suya tekrar daldı ve su yeniden dinginleşti…
O gün, güneş dünyanın tam ortasına asılmış gibiydi. Gökyüzü sanki mavi değildi. Deniz demir bir levha gibi parlıyordu. Santiago, kayığın başında eğilmiş, elinde hâlâ balığın gerginliğini taşıyan ipi tutuyordu. Gözleri yandı ama bakmaktan vazgeçmedi çünkü o an, deniz artık bir düşman değil, bir aynaydı ve o aynada Santiago kendi sabrını görüyordu. Yüzü ter, elleri kan içindeydi. Kanayan yarasını temizlemek için uzanıp elini kayığın yanından denize daldırdı. Küçük, kırmızı bir kan halkası suyun yüzeyinde oluştu. O kan damlası artık Santiago’nun eline değil denize aitti; “Bu, kanın ve tuzun kardeşliği” diye geçirdi içinden.
O an içinde bir huzur vardı çünkü artık balığın ne kadar büyük olduğu değil, o ânın ne kadar sonsuz olduğu önemliydi.
O sırada, binlerce kilometre ötede, yaşlı Kızılderili ellerini gökyüzüne kaldırmış ve; “Bugün, güneşin yasası doğacak.” diyordu.
Çocuklar onu izliyordu. Ateşin alevi küçülmüş, duman yerini rüzgâra bırakmıştı.
“Denge, ne kazanmak ne kaybetmektir. Denge, her şeyin karşısında kendini tanımaktır.” dedi yaşlı Kızılderili ve eğilip avuçlarını yavaşça toprağa bastı.
“Atalarımız; ‘Bir ağacın kökleri ne kadar derindeyse gövdesi o kadar yüksek olur. İnsan da öyledir; acıya dayanmadıkça göğe bakamaz der.’ Şimdi bir adam denizde kendi köklerini buluyor. Onun bedeni, rüzgârla değil, kanla ölçülüyor.”
Yaşlı balıkçı için ellerinin acısı artık duygudan çok bir işaretti. Sanki beden, ruhun geri kalanı adına konuşuyordu; “Bu acı bana yol gösteriyor. Ben hâlâ buradayım.” diye düşündü.
O sırada yaşlı Kızılderili, ateşin yanına eğildi. Alev neredeyse sönmek üzereydi. Küçük bir köz parçasını eline aldı ve “Güneşin altındaki her şeyin bir zamanı vardır. Ateş de ölür, su da insan da. Ama hiçbir şey gerçekten kaybolmaz çünkü her şey birbirinin yerini alır. İşte bu, denge yasasıdır.” dedi.
En büyük çocuk; “Peki, ölümün yeri nerede büyükbaba?” diye sordu.
Yaşlı Kızılderili, elindeki közden yükselen ince dumanı kısa bir süre izledi ve “Ölüm, su gibidir; şekil değiştirir ama varlığını yitirmez. Deniz, ölümü taşır ama onda çürüme yoktur. Çünkü her şey yeniden doğmak için ölür.” dedi.
Santiago, balığın gücünün azaldığını hissediyordu. Ellerinin yanması artık geçmişti; şimdi her şey bir uyuşma, bir süreklilikti. İp gevşemedi ama balığın hareketi değişti, daha derinden gelen yavaş ve ağır bir nefes gibi…
“Balık, sen de yorgunsun ama hâlâ çok güzelsin” derken Santiago’nun sesi titredi.
Rüzgâr yön değiştirdi ve uzak bir bulut çizgisi, gökyüzünün kenarına gölge düşürdü. Santiago, balığın son direnişini hissettiğinde “Bu bir son değil, bu bir tamamlanma.” diye düşündü.
Vadideki yaşlı Kızılderili, çocuklara dönerek “Bir adam denizde balığını öldürürken aslında kendini öldürür ama o ölüm, bir son değil, bir dönüşümdür. Balık, insanın ruhunu taşır. O giderse sen eksilmezsin; sen onunla birlikte değişirsin.” dedi.
Santiago oltasının ipini sarmaya başladığında sanki bütün bir yaşamı topluyordu. Balık suyun yüzüne yaklaştı; sırtının altındaki gümüş damarlar güneşin altında yandı.
“Gel yukarı güzelim, gel ve bu işi bitirelim.” dediğinde balık, sanki onun sesini duymuş gibi başını kaldırdı. Gözleri Santiago’nun gözlerine denk geldi. O an ikisi de aynı şeyi gördü, ne ölüm ne zafer; yalnızca bir aynada kendine bakan iki yüz…
Yaşlı Kızılderili çocuklara bakarak göz kırptı, gülümsedi ve “Bir şey bittiğinde başka bir şey başlar demiştim az önce değil mi?” dedi.
Okyanusun üstünde Santiago, balığın ağırlığını kayığın kenarına çekti. Gözlerini kapadı. Güneş, alnına vuruyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini açıp balığa baktı; “Şimdi birlikteyiz… Sen ve ben…” dedi.
Suyun üstündeki dalgalar hafif hafif salınıyordu. Deniz yas tutmuyor gibiydi çünkü deniz, ölümü bilmezdi. Deniz yalnızca dönüşümü tanırdı. O an Santiago da bunu anladı. O, artık balığı yakalayan değil; balıkla birlikte denize karışan adamdı…
Rüzgâr ertesi sabahın ilk saatlerinde yön değiştirmişti. Denizin kokusu ağır, keskin ve tanıdıktı. Santiago, kayığın baş tarafında oturuyordu ve balık artık hareket etmiyordu. Gözleri hâlâ açıktı ama o bakışlarda hayat değil, sessiz bir huzur vardı.
Santiago, balığın bedenine baktı. Sırtına vurmuş güneş, gümüş pulların üzerine sarı bir parıltı bırakmıştı. Bir zamanlar suyun içinden geçerken dev bir gölge gibi görünen o varlık şimdi kayığın yanına uzanmış, hareketsizdi.
Adamın kalbinde ne zaferin ne de üzüntünün sesi vardı. Yalnızca tuz ve kanın karıştığı o eski koku, hafızasının derinlerinden bir şeyi çağırıyordu.
“Kaybettin balık! İyi savaştık ve sen öldün fakat ben üzgün değilim.” dedi mırıldanarak.
Okyanus sessizdi ama dalgalar sanki bu sözleri duymuş gibi daha ağır hareket etti. Santiago başını kaldırıp ufka baktı. Güneş, suyun içinden doğuyordu. Ellerine baktı; avuç içleri kabuk tutmuş, derisi çatlamıştı. Her yarayı tanıdı, her birine isim verirmiş gibi baktı: bu, ipten gelen kesik; bu, harpunun sürtünmesi; bu, kürekten kalma eski bir nasır.
“Bir insan hayatını kendi elleriyle yazar” diye düşündü ardından.

Dağlarda yaşlı Kızılderili aynı sabah yine ateşin başında çocuklarla birlikte oturuyordu.
“Bugün, size onuru anlatacağım” dedikten sonra bir süre durakladı ve sonra;” Onur, acının içinden doğar.” dedi.
Ateşe bir parça reçineli odun attı. Alev yükselirken keskin bir çam kokusu havayı doldurdu.
“Atalarımız; 'Bir savaşçı kazandığında değil, kaybettiğinde anlaşılır' der. Çünkü kaybetmek, bir şeyi teslim etmektir ama teslim olurken bile eğilmemek, işte o onurdur.” dedi.
Kayığın yanına bağladığı büyük balığın çevresinde, suyun dokusu değişti. İlk köpekbalığının gölgesi sessizce belirdi; uzun, koyu bir bıçak gibi suyun içinde ilerledi. Kayığın gövdesine bir dalga tedirgince çarptı.
Santiago başını kaldırdığında köpekbalığının yüzgecini gördü. Hemen zıpkınını aldı ve ilk saldırıda zıpkını köpekbalığına sapladı. Kan gölü, kayığın etrafını kapladığında zıpkın da köpekbalığı ile birlikte derinliklerin içinde kayboldu. Kayıkta yalnızca bıçağı ve sopası kaldı. O sırada ikinci, üçüncü gölge geldi. Deniz, kanın kokusunu uzaklara yaymıştı. Yaşlı adam önce bıçağı kavradı; her yaklaşana bir darbe, her darbede suya daha da geniş bir kırmızılık karıştı. Kollarındaki güç yavaş yavaş çekiliyordu.
“Ölene kadar savaşacağım” dedi kendi kendine. Sesinde kararlılık vardı ki bu zaten denizin onayladığı bir şeydi, bunu biliyordu.
Vadide yaşlı Kızılderili ateşin üzerine eğildi. Alev sönük sönük yanarken dumanın rengi koyulaştı. Bu kez çocuklara dönmeden konuştu; “Fırtına bazen ateşten gelmez; bazen suyun kalbinde olur. Bugün, o adamın ruhunda bir fırtına esiyor. Fırtınadan korkmayın çocuklar. Fırtına geride yalnızca gerçeği bırakır.”
Santiago’nun elinde sadece sopası kalmıştı ve kayığın dibine gelen köpekbalığına onu bir kez daha savurdu. Vuruşları artık bir ritüeldi; her darbe, kayığın tahtasında eski bir davul sesi gibiydi. Ancak deniz sabırlıydı, köpekbalıkları ise daha da sabırlı. Birini uzaklaştırdığında diğeri geliyordu. Balığın eti giderek azalıyor, kanı denize karışmaya devam ediyordu.
Çocuk yanında değildi ama sanki oradaymış gibi; “Beni yeniyorlar, gerçekten yeniyorlar Manolin” dedi son gücüyle köpekbalığına vururken.
Vadideki yaşlı Kızılderili elini taşların üzerine koydu; “Onur, elinde tuttuğun değil, bıraktığın şeydedir. Şimdi o, elindeki bir şeyi kaybediyor ama kendini vermiyor. İşte onur bu.”
Santiago kısa bir ara verip kayığın içine çöktü. Güneş, denizin üstünden çekilirken akşamın ilk gölgeleri suya seriliyordu. Sonunda köpekbalıkları çekilip gittiğinde büyük balığın bedeninden geriye yalnız kemik, omur ve devasa bir kafa kalmıştı ve iskelet suyun yüzünde bir harita gibi parlıyordu.
İskelete baktı ve “Çok açıldım” dedi alçak sesle, “Fakat orası balığın olduğu yerdi”
Kayığı çevirdi. Güneş, uzak bir yaradan denize kan gibi akarken sular kararmaya başladı. Rüzgâr, kayığı kıyıya doğru itiyordu; rüzgâr her zaman son sözü söylerdi.
Santiago, geceye karışan suda kürek çekti; her vuruşta bir günü kapatıyor, her nefeste başka bir günü çağırıyordu. Kıyıya vardığında köy sessizdi. Kayığını kumun üzerine çekti, kemikleri suda bırakan ipi çözdü. İskelet, kumda ürküten ama büyüleyen bir gölge gibi uzandı. O, kayığın yanına oturdu ve sessizce elini tahtanın üzerine koyup “İkimiz de yorgunuz ama dinlenmeyi de hak ettik.”
Sabah olduğunda, balığın kemikleri güneşin altında inci beyazı bir iskelet gibi parlıyordu. Kıyıdan geçenler durdu; çocuklar şaşarak, büyükler başlarını sallayarak baktılar. Kimileri ölçtü, kimileri inandı, kimileri şüphe etti. Deniz ise her zaman olduğu gibi bu tartışmaları sessizce seyretti.
Manolin, kayığın yanına geldi; yaşlı adam uykunun eşiğinde, yorgun bir huzurun içinde uzanıyordu. Çocuk diz çöktü. Yaşlı adamın yüzünde beliren çizgilerin yanına bir gülümseme düşmüştü.
“Beni yendiler Manolin!” dedi gözlerini aralayıp çocuğa bakarak, “Beni hakikaten yendiler.”
Manolin başını eğdi; “Artık tekrar birlikte avlanacağız.” dedi.
Santiago yeniden uykuya daldı. İçerideki kokuların hepsi rüyaya dönüştü. Kıyı, aniden Afrika’nın altın sahiline açıldı. Aslanlar kumsalda koşuyor, güneş tüylerinin arasına kum serpiştiriyordu. Yaşlı adamın yüzündeki çizgiler silindi, elinde geçmişin küreği, gözlerinde geleceğin suyu olan genç bir gölge oldu.
“Rüyasında aslanları görüyor” diye duyuldu rüzgârın içinden…
Vadide yaşlı Kızılderili torunlarını son kez çevresine topladı; “Rüzgârın yasası şudur: her şey hareket eder ama hiçbir şey kaybolmaz. Su buhar olur, bulut yağmur olur, duman göğe karışır; insan da bir gün rüzgâr olur. Denize gittiğinizde ona emretmeyin, selam verin. Balık tuttuğunuzda onu yalnız öldürmeyin, anlayın. Rüzgâr yüzünüze dokunduğunda korkmayın; belki o, denizin adamıdır.” dedi.
Rüzgâr dağların üstünden geçip denize indi sonra rüzgâr hafifçe kıvrıldı. Şehirden çıkıp kıyıya, kıyıdan denize, denizden dağlara aynı cümleyi taşıdı…
“İnsanoğlu yok edilebilir ama yenilemez.”
Dünya, kısa bir an için hiçbir şey söylemedi. Sonra dalga kıyıya vurdu sanki çok eski bir söz yeniden söylenmiş gibi...
Sessizlikti her şeyin cevabını veren…

Ernest Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” romanı, Kızılderili bilgelik geleneğinin de aynı kaynaktan beslendiği bir anlatıdır.
Bu yüzden yaşlı balıkçı denizin ortasında, yaşlı Kızılderili dağların yamacında birbirlerinden habersiz ama aynı doğa yasasına bağlı olarak yaşarlar. Birinin adı Santiago’dur, balığını kaybeder ama ruhunu bulur. Diğeri isimsiz bir bilgedir, torunlarına dünyanın dilini öğretir.
Dünyanın dili doğanın dilidir ve doğa, insanın aynasıdır. İnsan doğanın hakimi değil, sadece bir parçasıdır.
Bu yüzden bu roman, doğayı yenmeye çalışan insanın sonunda doğanın kendisine dönüşmesinin hikâyesidir.
Çünkü deniz ölmez…
Çünkü rüzgâr anlatmaya devam eder.
İnsan ne zaman sessizleşirse, işte o zaman denizin kalbini duyar…
***
Mehmet Şahan
Em Olmak Lazım
Sedat İlhan
Çözümsüzlük /5
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Yusuf Sarıkaya
Bizim Kuşak /8
Serhan Poyraz
Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan
Dilek Tuna Memişoğlu
Yeni Yıla Girerken
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Gevher Aktaş Demirkaya
Kızılca Gün - 27 Aralık 1919 Cumhuriyete Giden Yolun Dönüm Noktası
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Ebru Bozcuk
Kandır Beni 2026
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Suna Türkmen Güngör
Ruhun Terazisi
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Ayfer Güney
Dur
Hamiyet Su Kopartan
Meşguliyet
Turan Demirci
Yapılmayacaklar Listesi
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Hakan Cucunel
Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Demet Mannaş Kervan
Sözde Hayvanseverin Eseri: Sokak Köpeği
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar