DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Advert
Serhan Poyraz
Serhan Poyraz
Giriş Tarihi : 30-06-2024 16:21

Mahşer / Stephen King

Jungleland… Yani “Orman bölgesi”…

Aynı zamanda, New Jersey yakınlarında 1926 yılında açılan ve egzotik hayvanların eğitilip yetiştirildiği, daha çok sirk benzeri bir eğlence parkının da ismi…

İşçi sınıfından insanların, sıkıcı hayatlarından kaçmak ve mütevazi hayatlarındaki küçük zevklerin tadını çıkarmak için aileleri ile birlikte gittikleri bir yer, o park…

“Saray Eğlenceleri” olarak da adlandırılan bu park, yıllar geçtikçe ışıltısı sönüp, gençlerin çeteler oluşturarak kavgaya ve şiddete başvurduğu bir yer haline gelince, 1969 yılında kapatıldı.

Çocuk seslerinin, kahkahaların ve coşkulu kalabalığın yerini artık sessizlik almıştı…

Sessizlik… Ormanın ürküten sessizliği…

Halk anlatılarında orman, kutsal kahramanların mitolojik şifreleri çözdüğü;  kötü ve ölümcül ruhlarla mücadele edilen yerdir. Ölüm sessizliğine bürünmüş “Jungleland”, dünyaca ünlü Amerikalı rock şarkıcısı Bruce Springsteen için hem çocukluk anıları ile dolu bir yer; hem de masum ve neşeli yerlerin bile harap olmuş çorak arazilere dönüşebildiğine dair bir metafor...

Kökleri; “Tüm insanların yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakkıyla eşit yaratıldığını” ilan eden Bağımsızlık Bildirgesi’ne dayanan Amerikan Rüyası’nın kırılmışlığının kaosu içinde, umudun neredeyse kaybolduğu distopik bir şehirde sıkışıp kalan talihsiz iki aşığın hikayesi…

Ve bu hikayenin gitarın tellerinde hayat bulmasıyla ortaya çıkan ve tüm zamanların en iyi yirmi üçüncü parçası sayılarak, adeta bir döneme ait kültürel bir mihenk taşı haline gelen Bruce Springsteen’in parçası; “Jungleland”…

"Buradaki şairler hiçbir şey yazmıyorlar. Sadece geri çekiliyorlar ve her şeyi kendi hallerine bırakıyorlar" ve "Şehrin altında iki kalp atıyor. Ruh motorları çalışıyor" derken, insanın karanlığının çaresizliği ve bu karanlığı aydınlatacak ışığa duyduğu özlem ile, yaşadığı çevrenin sert gerçekliğinden müziği aracılığı ile sevgilisi ve kendisini kurtarmaya çalışan talihsiz bir müzisyen, şarkısının sözlerinde de belirttiği gibi karanlığın ve ışığın sembolü haline geliyor; "Ve buradaki şairler hiçbir şey yazmıyorlar. Sadece geri çekiliyorlar ve her şeyin olmasına izin veriyorlar. Ve bir bıçak hızıyla, anlarına uzanıyorlar. Ve dürüst bir duruş sergilemeye çalışıyorlar. Ama yaralanıyorlar, hatta ölü bile değiller bu gece Jungleland'da.”

Jungleland, Bruce Springsteen’in “Born to Run” albümünün yer alan bir parça... Bruce Springsteen; “Kim olduğum hakkında hiçbir fikri olmayan izleyicileri yakalayabilecek insana dair şarkılarım olması gerekiyordu.” der bu şarkı için… Hatta, bu şarkıyı, insanların depresyon ve anksiyeteyle olan mücadelesini tartışırken kullandı. Ve zamanla "Jungleland", Bruce Springsteen'in dayanıklılık ve hayallerinden asla vazgeçmeme mesajını benimseyen hayranları için bir umut ışığı haline geldi.

Umutsuzluk ve yıkılmış hayaller karşısında güçlü bir umut ve kurtuluş mesajı, gerçekten de dünya çapında milyonlarca insanda yankı buldu. Rock müzik sever misiniz bilmiyorum ama bu şarkı, rock müziğin derin duyguları iletme ve önemli hikayeler anlatma konusundaki kalıcı gücünün bir kanıtı gibi gerçekten de…

Bruce Springsteen’in isminde ağaç ve orman metaforunu, kırık Amerikan rüyasını sembolize ettiği ve  bir eğlence parkıyla birleştirdiği bu şarkısı 1975 yılında piyasaya çıkmıştı.

Gerçekten çok anlamlı… Ağaç ve orman olgunluğun, kendini gerçekleştirmenin, köklenmenin, büyümenin ve dallarının göğe uzanmasının yansımasıdır. Orman bazen kederin, tutsaklığın ifadesi olarak da kullanılır. Kaybolmayı, çıkışı bulamamayı ifade eder. Buradaki çıkışı bulamamak ve kaybolma duygusu tutsaklığın ve bunun yarattığı zulmün bitmeyeceği endişesidir elbette ki…

Ağaç ve orman metaforuna Türk edebiyatında, şarkı ve türkülerimizde de rastlarız. Mesela Şebnem Ferah, 2009 yılında çıkardığı 'Benim Adım Orman' adlı albüme adını veren şarkıda; ormanı kadınla özdeşleştirir. Evet, “Benim adım Orman” şarkısında Şebnem Ferah, gövdesiyle, dişiliğiyle, dallarıyla, üretkenliğiyle, tüm tabiatı kucaklayan kökleriyle, kadını işaret eder. Sözlerin devamında “yeşildim olabildiğince, yaşlandım maviye değince” de kendini gerçekleştirme eylemin mekanı olarak ağacı ve dolayısıyla ormanı merkeze koyar. Yeşil gençliği ya da canlılığı, mavi olgunlaşmayı ifade eder.

Eski Türk inanışlarında, ağaçlar kutsaldır. Mesela kayın ve kavak ağaçlarının yerle göğü birleştirdiğine inanılır. Yani yeşille mavinin buluşması hayatın temsilidir. İşte, Şebnem Ferah’ın 'Benim Adım Orman' şarkısının bu sözlerine bu açıdan da bakarsak, bilinçaltındaki kadim bilgiler sayesinde ağaç mitine yüklenen anlamı yeşil ve mavi imgelerinde bulmak mümkün olabilir. Bazı şarkılar gerçekten özel; şarkı deyip geçmemek lazım…

Orman bazen de kederin, tutsaklığın ifadesi olarak da yer alır dedim ya az önce… Edebiyatımızın usta isimlerinden Yaşar Kemal’in sözlerini bulup derlediği, anonim bir türkü bir vardır; “Mapusun İçinde Üç Ağaç İncir”… Ferhat Tunç ve diğer birçok müzisyenden dinledik, bu güzel türküyü… Bu türküde, özgürlüğü zincirlere vurulmuş bir mahkumun duyguları anlatılır. Türkünün sözlerinde geçen; “Ellerimde kelepçe boynumda zincir oy zulum zulum, başımda zulum, uzak git ölüm, düştüm bir ormana yol belli değil” sözleri, özellikle de orman metaforu, kaybolmayı, çıkışı bulamamayı ifade eder. Bu kez, orman umutsuzluk ile eşleşmiş olsa da, umut yine de ağaçla gelir. Neden derseniz eğer; aynı türkünün içinde yer alan “Mapusun içinde bir ulu çınar, Kırılsın zincirler yıkılsın duvarlar…” sözleri ağaçlara yüklenen anlamların insan hayatında ne kadar önemli olduğunu gösterir. Yani ağaç; umut, umutsuzluk, esaret, özgürlük, zincirleri kırmak gibi bir çok duyguyu aynı anda üstlenebiliyor, tıpkı hayatın kendisi gibi…

Ağaç ve orman metaforundan kısaca bahsettikten sonra tekrar 1975 yılına, Bruce Springsteen’in “Jungleland” şarkısını piyasaya sunduğu zamanlara dönelim ve ünlü yazar Stephen King’i sahneye alalım artık. .. Stephen King, orman metaforunu kitaplarında sıklıkla kullanan bir yazar ve de sıkı bir Bruce Springsteen hayranı... Belli ki, Stephen King de “Jungleland” şarkısından fazlasıyla etkilenmiş ve 1978 yılında “The Stand” yani Türkçesiyle “Mahşer” romanını yazarken bu şarkının anlatmak istediklerinden yararlanmış.

Stephen King’in bu romanında, isminden de anlaşılacağı üzere (the stand, sahne demek) sahneyi insanlığa bırakıyor, yani sahne; tüm dünya hem “jungleland (orman bölgesi)” ve hem de aynı zamanda “oyun parkı”. Zaman ise; kıyamet zamanı yani “mahşer”.

Hal böyle olunca, kitabın kurgusunun içinde Hıristiyanlık inancına dair kavramlar var. Hıristiyanlıkta ahir zamanla alakalı rivayetlerde geçen önemli şahıslar; Deccal, Mehdî ve Hz. İsa’dır.

Deccal, Arapça bir kelimedir, "decl" kökünden gelir. Sözlük anlamıyla Deccal; "yalancı, hilekar; zihinleri, gönülleri, iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı karıştıran, bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen, bucak bucak her yeri dolaşan müfsid ve mel'ûn bir kişidir." Yani Deccal; din, îman, ahlâk, fazilet ve insanlık namına ne varsa tahrip eden, istibdat, zulüm ve terör estirendir.

Bildiğim kadarıyla, Hıristiyan inanışına göre; kıyamet öncesi üç büyük haberci gelecek ve bir süre yeryüzünde birbirleriyle mücadele edeceklerdir. İlk önce deccal gelecek ve devleti ele geçirip ortalığı karıştıracak, şeytanla işbirliği yapacak ve bir virüs gibi girmediği yer kalmayacak; sistemi çökertecektir. Zulüm, haksızlık ve ahlaksızlık oldukça yaygınlaşacak ve inananlar zulüm görecek ve hayatından bezecek duruma gelecektir. İşte tam ümitlerin tükenmek üzere olduğunda, inananlara ümit verip haksızlığa ve zulme "dur!" demek üzere Mehdi gelecektir. Deccalın bozduğu her yeri, her şeyi temizleyecek, virüs bulaşmış olan bütün sistemi yeniden kurup korumak için çalışacaktır, tıpkı bir antivirüs gibi... Mehdi çok takdir toplayacak ve insanlar yeniden bir bahar yaşayacaklardır. Sistem toparlanıp kendine gelmeye uğraşırken, Mehdi’ye yardım etmek üzere Mesih (Hz. İsa) gelecek ve deccalı öldürüp sistemi yenileyecektir. İnsanlar bolluk ve bereket içinde yıllar yaşayacak ve uzun yıllardır hasretini çektikleri huzura kavuşacaklardır...

Özetle, Deccal’ın icraatını ortaya döktüğü korkunç bir dönemde, Mehdi ve İsa hasretle beklenmeye başlanır. Bu iki manevi kurtarıcı, inançsızlığa büyük darbeler indirerek inananlar için en büyük dayanak; güç, moral ve ümit kaynağı olurlar.

Stephen King, Mahşer romanının önsözünde; “Size anlatacak çok şeyim var ve köşenin ardında daha iyi konuşabileceğimize inanıyorum. Karanlıkta...” diye sesleniyor okuyucusuna…Buradan da anlaşıldığı üzere, okuyacağınız bu roman; bir “Post Apokaliptik Distopya” romanı…

Apokaliptik romanlar, dünyadaki çeşitli mitler ve inançları esas alarak insanlığın ve dünyanın sonunu öngören veya tasvir eden hikayeler içerir. Yani, kıyamete dek olacak olan olaylar anlatılır.

Post Apokaliptik romanlar, kıyamet sonrası bir dünya hayal ederler ve biz okuyucular yaşadığımız dünyaya benzeyen ancak fiilen yaşadığımız dünyanın anlam yaratan kavramlarından yoksun bir dünyayla etkileşime geçerek hikayenin karmaşık katılımına bir anlamda davet ediliriz.

Post Apokaliptik Distopya romanları ise genellikle insan yapımı ve doğal bir tür felaketin ardından geçer. Bu romanlarda, insanlık, medeniyet kendini toparlamaya çalışır ve distopik eğilimler ortaya çıkar.

Stephen King’in 1978 yılında yazdığı bu roman, 1990 yılında tüm dünyayı mahşer yerine çevirecek olan bir olayı anlatıyor. Sıkı durun, konu fazlasıyla tanıdık gelecek. Siz onu Corona-19 diye biliyorsunuz ama bu kitaptaki adı Kaptan Trips.

Yaklaşık elli yıl önce yazılmış olmasına rağmen, yakın geçmişte yaşadığımız Corona-19 pandemi sürecini şaşırtıcı derece birebir anlatan bu romanı aslında üç bölüme ayırabiliriz. İlk bölümde; 1990 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde biyolojik deneyler yapan bir laboratuvarda, neden olduğu bilinmeyen bir sorun meydana gelir ve adı Kaptan Trips olan ölümcül grip virüsü, bu laboratuvarda çalışan ve son anda laboratuvardan kaçmayı başarabilen enfekte ettiği bir adam sayesinde büyük bir hızla dünyaya yayılmaya başlar. Virüsü kapan insanlar, birkaç gün içinde ciddi solunum sorunları yaşayarak, yüksek ateş ve yoğun öksürükle ölürler. Virüs bazı hayvanları da öldürür. Virüs kontrol edilemez bir hızla kısa sürede tüm Amerika'ya yayılır. Hükümet, ilk anda "süper grip" adı altında uydurma bir açıklama yapar. Kapanmalar ve diğer sert tedbirler alınır; ancak insanların yüzde doksan dokuzunu yok edecek derecede mutasyona uğramış bu virüsten sadece bağışıklığı olan bir grup insan kurtulur. Amerika, ölü kasabalardan oluşan bir mahşer alanı gibidir artık…

Hayatta kalmak dışında her şeylerini kaybetmiş ve önceki hayatları artık sadece tatlı bir rüyadan ibaret olan insanların bir araya gelme sürecini romanın ikinci bölümü olarak kategorize edebiliriz. Salgın hızla yayılması ve ardından nüfusun yüzde doksan dokuzunun ölmesinin ardından hayatta kalanların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan yeni düzende, tüm insanlığın bir tercih yapması gerekmektedir.

Bu ölümcül salgın sonrasında hayatta kalanların pek çoğu, rüyalarında birbirine tam zıt iki karakteri görürler ve zaman içerisinde yeni düzende iki zıt topluluk oluşur. Birisinde demokratik bir düzen ve olabildiğince iyilik varken diğer toplulukta baştaki kişinin despotluk ile sağladığı otokrasi vardır.

Hayatta kalanlar, dünya üzerinde yaşayan en yaşlı insan olan ve onlara sadece iyiliği sunan Abagail Ana’yı mı, yoksa kötülüğün simgesi Randall Flagg’ı mı seçerler? Ya da seçimlerini nasıl yaparlar?

Kitabın üçüncü ve son bölümü olarak da “iyinin ve kötünün savaşı”nı düşünebiliriz. Bu savaşı kim kazanacak? Geriye kalan bir avuç insan yaşamlarını tekrar nasıl inşa edecekler?

Bu bölümde; “Kötülüğe karşı iyilik, ölüme karşı hayat” diyerek Stephen King, Hıristiyan inancına başvuruyor; “Bütün iyiler bütün kötülere karşı birleşmeli ve kötülüğün, şeytanın gücünü yerle bir etmeli. Uygarlık bir kez daha kurulmalı ama bu sefer hırsın, kötülüğün, şeytani olanın sözü geçmemeli” diyor. “Herkes kazanmadıkça, kimse kazanamaz” diyor. Ama diğer taraftan da, Stephen King her uygarlık iddiasının kötülüğe açık bir davetiye olduğunu da karakterleri üzerinden hissettiriyor. Çünkü, iyi ve kötü insanın içinde de var.

Bruce Springsteen’in “Jungleland” şarkısının hikayesinde; iki yaramaz sokak çocuğu, gençlik çetesi yaşam tarzının derinliklerine doğru ilerlerken bir araya geliyor. Sonunda, gerçek aşkın ve harika saksafonun vaat edilen ülkesine yaklaştıklarında çete hayatı onları yakalar ve çocuklardan biri vurularak öldürülür. Şarkının geri kalanı anlamsız kaybın kasvetli, bazen de öfkeli bir yansımasıdır. Şarkı sona erdiğinde çetelerin ve sokak yaşamının onsuz da ayakta kalacağını ve devam edeceğini öğreniyoruz; ancak aşk hikayesi trajediyle sonuçlanıyor tabii ki…

Bu roman, şarkı piyasaya çıktıktan üç yıl sonra yayımlanmıştı; ama romanın kökleri biraz daha eskiye dayanıyor. Stephen King’in 1969 yılında yazdığı "Gece Sörfü" adlı öyküsü, Kaptan Trips lakaplı grip benzeri virüs kavramını tanıtmıştı. Bunun yanında, Stephen King'in 1969 tarihli "Karanlık Adam" şiiri, romanda "Karanlık Adam" lakaplı Flagg'e aktardığı karakter özelliklerini içeriyor. Yani, Stephen King’in tek başına bir şarkıdan yola çıkarak bu romanı yazdığını çok söylemek doğru olmaz. Ama bu şarkının büyük katkısı olduğu kesin. Hatta roman kahramanlarından birisi olan Larry Underwood de Bruce Springsteen’tir,  diyebilirim.

Bu romanda Larry dışında çok fazla karakter var; Ben Stu, Fran, Glen, Nick, Tom, Kojak, Nadine, Harold, Çöpçü adam, Lloyd başrollerde olmak üzere yüz yetmişin üzerinde karakter var. En önemli karakterler ise; iyiliği temsil eden 108 yaşındaki  Abagail Ana, kötülüğü temsil eden Randall Flagg (Kara adam, Uzun adam).

Sonuç; hayat, üzerinde hiç kimsenin uzun süre duramayacağı bir tekerlek ve sonunda daima aynı yere dönüyor.

Peki ama neden? Deccal yok oldu işte. Kötülük yok olmadı mı? Hatırlayın, kitabın önsözünde Stephen King, gelin karanlık köşede size anlatacak çok şeyim var, demişti. İnsanlara mı yoksa alttan alta kiliseye mi gönderme yaptı bilemiyorum. Belki de her ikisine… Önemli olan düşünmek ve ders çıkarmak olmalı.

- Sence... Sence insanlar yaşananlardan ders alacak mı?

Fran konuşmak için ağzını açtı, tereddüt etti ve tekrar kapadı. Gaz lambasının alevi titreşti. Gözleri masmavi görünüyordu.

- Bilmiyorum.

Sahi, Corona-19 dört beş yıl önce bizlere neler yaşatmıştı, hatırlıyor muyuz o günlerde çaresizlik içinde yaşadıklarımızı? 10 Nisan 2020 akşamı Türkiye’de ilk sokağa çıkma yasağının duyurulmasından hemen sonra kargaşa içinde sokaklarda koşturan, fırınların ve marketlerin kapısında kucak kucağa kuyruğa giren maskesiz insanları televizyondan ve sosyal medyadan izlediğim o gece geldi aklıma… Ve sonraki günlerde, toplum içinde maske takmamakta direnenler, hastalık belirtisi gösterdiğinde ilk başta bunu söylemekten çekinip toplum içinde dolaşmaya devam edenler…

Peki sonra ders çıkardık mı yaşadıklarımızdan, bilinçlendik mi?

Açıkçası, ben de bilmiyorum…

NELER SÖYLENDİ?
@
ErA 3 hafta önce
♥️
Serhan Poyraz

Serhan Poyraz

DİĞER YAZILARI Roma Mermer Şehir / Jona Lendering Lysistrata / Aristophanes Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen Yaban Ördeği / Henrik İbsen Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter Hayaletler / Henrik İbsen Hedda Gabler / Henrik İbsen Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi Hayvan Mezarlığı / Stephen King Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar Graziella / Alphonse de Lamartine Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa Othello / William Shakespeare Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu Ketum / Ümit Polat Macbeth / William Shakespeare Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan Oyalı Kase / Ayfer Güney Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan Roma’nın Batısı / John Fante Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles Hamlet / William Shakespeare Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Kral Oidipus / Sophokles Kürklü Kişi / May Sarton Leyla ile Mecnun / Fuzuli Paul Verlaine / Stefan Zweig Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness Gılgamış Destanı Toza Sor / John Fante Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie Geronimo Romeo ve Juliet / William Shakespeare Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Sonsuzluğun Sesleri Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes Selvi Boylum Al Yazmalım Elveda Saraybosna Amin Maalouf’un “Semerkant”ı Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Ivo Andriç / Drina Köprüsü
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA