Yağmur dindiğinde güneşin ışığı, sisin ve damlaların içinden kırılarak geçer ve gökyüzüne doğanın en güzel renklerini sessizce serpiştirir.
Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi ve mor...
Her biri kendi tonuyla parlar ama birbirine dokunarak, ayrışmadan yan yana durur. Renklerin sessizce omuz omuza vermesidir bu.
Bazen neşenin ardından gelen bir iç huzur bazen de hüznün sonrasındaki bir teselli gibidir.
Ve biz ona “gökkuşağı” deriz.

Renklerin doğayla yaptığı bu sessiz işbirliği, bizi yağmurun yıkıcılığından alır ve bir anda umudun sükûnetine bırakır. Tabiatın bize attığı renkli bir göz kırpmasıdır gökkuşağı. Rasyonel açıklamalardan çok daha önce gelen bir duygudur aslında.
Belki de bu yüzden, gökkuşağını gören bir insanın durup bakmadan, kendi kendine gülümsemeden geçip gittiğine pek sık rastlanmaz; çünkü insan, bazı şeylere bakarken farkında olmadan içine döner.
Gökkuşağı bunlardan biridir. Her seyrinde ona bakarken iç dünyamızda bir renk belirir ve tam da bu yüzden gökkuşağı, yalnızca atmosferin fiziksel bir olayı değil; insan ruhunun bir yansıması, zaman ve mekânın dışında kalan anlık bir büyüdür.
Masallara, efsanelere, şiirlere ve hikâyelere konu olmuş, her kültürde başka bir anlamla süslenmiş bir doğa harikasıdır o.
Derler ki; bir gün renkler, en güzelin kim olduğu üzerine kavga etmiş. Her biri en parlak, en anlamlı, en vazgeçilmez olduğunu iddia etmiş. Kavga büyümüş, inat artmış...
O sırada yağmur, gökyüzünden onları izliyormuş. Kendi aralarında bir uzlaşmaya varamayacaklarını anlayınca, üzerlerine kısa bir süre yağmış ve o an, renkler gökyüzüne birlikte havalanarak hep birlikte eşi benzeri olmayan bir kuşak oluşturmuşlar.
Öylesine güzel görünmüşler ki birlikte, kendi iç kavgalarından utanmışlar ve o günden sonra, ne zaman yağmur dursa ve güneş açsa hep birlikte gökyüzünde bir kuşak oluşturmaya karar vermişler.
İnsanlara umut, huzur ve güzellik vermek için…
Evet, masal güzeldir ama bazı gözler bu güzelliğin ardındaki gerçeği, gökkuşağının sırrını, bilimin dilinde çözmek istemiştir.
İşte o gözlerden biri, 1642 yılının Noel sabahında İngiltere’nin Woolsthorpe köyünde açılmıştır ve adı da “Isaac Newton”dur.
Henüz gençken gökyüzüne bakıp yıldızlara dair notlar almış sonra Cambridge’te klasik metinleri okuyup Latince'yle tanışmış Isaac Newton.
Copernicus, Kepler, Galileo çıkmış karşısına ama en çok da gerçeğin kendisiyle ilgilenmiş. Hatta ilk not defterinin kapağına da şunu yazmış: “Platon arkadaşım, Aristoteles arkadaşım ama en iyi arkadaşım gerçek.”
Ve sonra o gerçek, bir gün onu gökkuşağının sırrına götürmüş…

1666 yılında, tamamen karanlık bir odada küçük bir delikten içeriye ince bir ışık huzmesi sızmasını sağlayıp bu ışığı üçgen bir prizmaya yönlendirmiş.
Işık eğilmiş, bükülmüş ve beyaz bir duvarda renkler belirmiş.
Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor…
Altı renk görmesine rağmen Isaac Newton, yedi renk olduğunu söylemiş. Çivit mavisini de eklemiş çünkü o dönemde doğadaki her şeyin “yedi” ile uyumlu olduğuna inanılırmış.
Yedi nota, yedi gök, yedi gün…
Newton’un bu seçiminde hem doğadaki ahenk hem de dönemin düşünsel dengeleri etkili olmuş olabilir.
Aslında Newton’un bu keşfi yalnızca bir sayı meselesi de değildi. O, beyaz ışığın bu renkleri içinde barındırdığını kanıtlamıştı.
Yani “saf” sandığımız beyaz, aslında “bütün” idi.
“Beyaz, içerisinde tüm renkleri barındırır.”
Bu düşünce basit gibi görünür ama aslında tüm saflık kavramını yerinden oynatır çünkü içinde başka bir anlamı da taşır.
“Görünen sade olabilir ama içinde çokluk barındırır.”
Böylece gökkuşağı, yalnızca bir doğa olayı değil, farkındalığın ta kendisi olur.
Tıpkı bir romanın cümleleri arasında gizlenen hayatlar gibi…
Şimdi düşünün…
Gökyüzünün renkleriyle başlayan bir yolculuk, sizi bir gün Cihangir’deki bir apartmana, İstanbul’un arka sokaklarına, unutulmuş yalnızlıklara, tozlu ama rengârenk yaşamlara götürebilir mi?
Evet. Götürür.
Biliyorsunuz az önce gökkuşağına bakarken içimizde bir renk belirir demiştik ama ya bakılmayan, göz ucuyla geçilen, soluk duvarlar arasında sıkışmış renkler varsa ya da renkler oradadır da biz onları artık görmek istemiyorsak?

İşte, Mine G. Kırıkkanat’ın “Sinek Sarayı” bu görmezden geldiklerimizin romanıdır.
Tozlu bir Cihangir apartmanının sarkık perdelerinde, eski kapı zillerinde, dedikoducu komşuların bitmek bilmeyen cümlelerinde beliren renklerin hâlâ yaşadığı ama artık örtüldüğü, gizlendiği hatta pislikle sıvanmış hâlleridir oradaki hayatlar.
Gökkuşağının görünmesi için güneşin çıkması yetmez, yağmurun da dinmiş olması gerekir. Aydınlıkla karanlığın buluştuğu o “geçiş ânı” gerekir.
Tıpkı insanın kendi içinde geçmişle yüzleşmesi gibi.
“Sinek Sarayı” adlı roman da bu geçiş ânında yazılmış gibidir.
Roman, Paris’te yetişmiş bir diplomat olan Sinan Laforge’un İstanbul’a dönüşüyle başlar. Annesinin ölümünün ardından, yıllar önce terk ettiği şehirle yeniden karşılaşır.
Ancak bu dönüş, sadece coğrafi değildir. Sinan’ın içindeki renkler, siyah beyaz bir geçmişin gölgesinde bulanıklaşmıştır.
O artık, kendi iç dünyasının karanlık odasına girip içeriye sızan bir ışık huzmesini yakalamaya çalışan biridir.
Tıpkı Newton gibi.
O ışığın düştüğü yer ise, Bülbül Sokak’taki bir apartmandır.
Adı “Bülbül” ama sesi yoktur. Sadece çamaşır ipleri, sabah ezanı, kedi miyavlaması ve düşmüş hayatların yankıları vardır.
Sinan, burada annesinin eski dostu Süheylanım’ın evinde kalacaktır ama aslında o eve değil, kendine konuk olmuştur.
Apartman, tekil bir yapı değil, bir evren gibidir. Her daire başka bir renktir ama bu renkler artık gökkuşağındaki gibi yan yana değildir. Üst üste binmiş, ezilmiş, tozlanmıştır.
Beyaz da vardır içeride, kırmızı da, mavi de ama saf değil, bulanık hâldedirler. Bu apartman, tam bir sinek sarayı gibidir.
Çocukluğumuzda pek çoğumuz bir kasap dükkânının kapısında ya da bir köy evinin verandasında, tavandan sarkan ve sinekleri cezbeden o renkli çaputlardan oluşmuş şeyi görmüşüzdür.
O, hafifçe rüzgârla sallanan ve sinekleri cezbeden o yapışkan, renkli yapıyı.
Hem bir tuzak hem de bir süs gibi olan o şeyin adıdır Sinek Sarayı…
Güzel görünen ama pisliği kendine çeken bir yapı ya da belki tam tersi. Pisliğin içindeki güzelliği göstermeye çalışan bir metafor…
Newton’un gösterdiği gibi beyaz ışık tüm renkleri içinde barındırır ve tıpkı o ışık gibi bu roman da görünmeyeni göstermek ister.
Her bir karakter bir renktir ama o rengin altında başka renkler gizlidir.
Roman boyunca ortaya çıkan ana fikirlerden biri de budur: “Görünen gerçek değildir; gerçek de her zaman görünen değildir.”
Bu düşünce, hem Newton’un bilimsel keşfine hem de Sokrates’in felsefi mirasına yaslanır.
Sokrates’e göre, hakikati bulmak için arınmak gerekir. Görünene değil, özde saklı olana yönelmek. Sadece insanlardan değil, akıl yürütmeden nefret etmek de tehlikelidir ve ölümle yüzleşmeden hakikate varılamaz.
“Sinek Sarayı” da bu anlamda hem bir arınma alanıdır hem de bu romanın karakterleri, bir renk skalası gibidir ama Newton’un tayfında olduğu gibi kırılarak yansır. Her biri ayrı bir spektrumda salınır…
Gülfiliz (ya da Dimitra); aşkın, özgürlüğün ama aynı zamanda bastırılmış arzuların ve kırılmış kadınlığın temsilidir. Hayat kadınıdır ama bu tanım yeterli olmaz sanırım çünkü o, varlığıyla tüm sistemi sarsan bir figürdür.
Cinselliğiyle cezalandırılan, sevgisiyle tüketilen, varoluşuyla tehdit olarak görülen biridir. Sinematografik bir karakter gibidir. Göz kırpmasa bile perdeye göz gibi düşer.
Nejla (ya da Daryal); Gülfiliz’e duyduğu aşk için travestiliğe bürünen bir adam ama bu bürünme, beyaz ışığın kırılıp mor renge dönüşmesi gibi sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşümdür.
Aşk uğruna kendi rengini terk etmiş ama bu yeni rengiyle de var olamamış biri. Romandaki en hüzünlü tayftır belki de o.
Meral; çelişkilerle dolu, zarif görünen ama karanlık bir derinliğe sahip bir kadındır. “Beyazın üstüne düşen kara lekeyi temizlemenin tek yolu karaya boyamaktır.” diyerek saflık ile kirlilik arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.
Sabbek Hanım ve diğerleri de apartmanın arka planı gibi görünseler de her biri başka bir hayatın temsilidir.
Ve Sinan…
Bir diplomat gibi görünür ama aslında annesinin gölgesinde sıkışmış bir çocuktur hâlâ. Onun ruhu burada, her bir apartman sakiniyle birlikte soyunur. Gösterişli Fransa kıyafetlerini çıkarır, İstanbul’un tozlu sokaklarına çıplak ayakla basar.
Yani bu karakterlerin hepsi aslında dedikodu, bastırılmışlık, engellilik, yaşlılık, yalnızlıktır.
Bu apartman bir prizma gibidir. Sinan’ın içindeki beyaz ışık burada kırılır, her karakterle başka bir tona bürünür.
Bu yüzden bu roman sadece karakterlerin hikâyesi değildir…
Bir öz keşfin güncesidir…
Her konuşma her karşılaşma her kahve fincanı, bir tayf değişimidir. Sinan, kendi iç renkleriyle yüzleştikçe dışarıda gördüklerinin de rengini değiştirir.

Mine G. Kırıkkanat bu romanı, eşini kaybettiği bir dönemde, 1990 yılında İstanbul’da oğluyla birlikte âdeta sığındığı bir evde tıpkı romanın kahramanları gibi umut ile umutsuzluk arasında gidip gelirken yazmış.
Mine G. Kırıkkanat, bir apartman üzerinden aslında bütün bir toplumun bastırılmış kimliklerini, örtülmüş arzularını, yarım kalmış sevgilerini, saklanmış travmalarını anlatmış ve bunu yaparken ne ajitasyona kaçmış ne romantizme sığınmış. Renklerin içinde dolanırken insanı yormayan ama içini kanatmayı başaran bir anlatı kurmuş.
“Sinek Sarayı” romanı tam da bu yüzden psikolojik bir prizma gibidir. Her okur, içine kendi ışığını bırakır ve başka bir renkle çıkar.
Kimisi Gülfiliz olur, kimisi Nejla, kimisi Meral ama herkes, az ya da çok Sinan’dır.
Gökten üç elma düşmüş derler masalların sonunda.
Biri, gökkuşağının sırrını çözmeye cesaret eden Newton’a.
Biri, o renkleri pisliğin içinden bile seçebilen Mine G. Kırıkkanat’a.
Biri de bu romanın prizmasından geçen her okura…
Ve, gökkuşağı hâlâ yağmurun ardından doğar ve hatırlatır.
“Görünen her zaman gerçek değildir, gerçek çoğu zaman görünmeyendir.”
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
Yusuf Sarıkaya
Bursa Irgandı Köprüsü
Hakan Cucunel
Mensur Şiir ya da Şairlere Güzelleme
Mehmet Şahan
Özgürlük Anlayışı
Dilek Tuna Memişoğlu
Temiz Masallar Yazmalı Çocuklara
Sedat İlhan
Özür Diledim
Ebru Bozcuk
Hüznün Başkenti Hatay
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Kana Kana
Suna Türkmen Güngör
Detayda Kaybolmak
Serhan Poyraz
Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Gevher Aktaş Demirkaya
Kağnı Komutanlığı Ağacı Destana Çeviren Kağnılar
Hamiyet Su Kopartan
Dostlar Alışverişte Görsün
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar
Teşekkür ederim size