DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Serhan Poyraz
Serhan Poyraz
Giriş Tarihi : 05-08-2025 15:42

Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat 

Yağmur dindiğinde güneşin ışığı, sisin ve damlaların içinden kırılarak geçer ve gökyüzüne doğanın en güzel renklerini sessizce serpiştirir.

Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi ve mor...

Her biri kendi tonuyla parlar ama birbirine dokunarak, ayrışmadan yan yana durur. Renklerin sessizce omuz omuza vermesidir bu.

Bazen neşenin ardından gelen bir iç huzur bazen de hüznün sonrasındaki bir teselli gibidir.

Ve biz ona “gökkuşağı” deriz.

Renklerin doğayla yaptığı bu sessiz işbirliği, bizi yağmurun yıkıcılığından alır ve bir anda umudun sükûnetine bırakır. Tabiatın bize attığı renkli bir göz kırpmasıdır gökkuşağı. Rasyonel açıklamalardan çok daha önce gelen bir duygudur aslında.

Belki de bu yüzden, gökkuşağını gören bir insanın durup bakmadan, kendi kendine gülümsemeden geçip gittiğine pek sık rastlanmaz; çünkü insan, bazı şeylere bakarken farkında olmadan içine döner.
Gökkuşağı bunlardan biridir. Her seyrinde ona bakarken iç dünyamızda bir renk belirir ve tam da bu yüzden gökkuşağı, yalnızca atmosferin fiziksel bir olayı değil; insan ruhunun bir yansıması, zaman ve mekânın dışında kalan anlık bir büyüdür.

Masallara, efsanelere, şiirlere ve hikâyelere konu olmuş, her kültürde başka bir anlamla süslenmiş bir doğa harikasıdır o.

Derler ki; bir gün renkler, en güzelin kim olduğu üzerine kavga etmiş. Her biri en parlak, en anlamlı, en vazgeçilmez olduğunu iddia etmiş. Kavga büyümüş, inat artmış...

O sırada yağmur, gökyüzünden onları izliyormuş. Kendi aralarında bir uzlaşmaya varamayacaklarını anlayınca, üzerlerine kısa bir süre yağmış ve o an, renkler gökyüzüne birlikte havalanarak hep birlikte eşi benzeri olmayan bir kuşak oluşturmuşlar.
Öylesine güzel görünmüşler ki birlikte, kendi iç kavgalarından utanmışlar ve o günden sonra, ne zaman yağmur dursa ve güneş açsa hep birlikte gökyüzünde bir kuşak oluşturmaya karar vermişler.

İnsanlara umut, huzur ve güzellik vermek için…
Evet, masal güzeldir ama bazı gözler bu güzelliğin ardındaki gerçeği, gökkuşağının sırrını, bilimin dilinde çözmek istemiştir.

İşte o gözlerden biri, 1642 yılının Noel sabahında İngiltere’nin Woolsthorpe köyünde açılmıştır ve adı da “Isaac Newton”dur.

Henüz gençken gökyüzüne bakıp yıldızlara dair notlar almış sonra Cambridge’te klasik metinleri okuyup Latince'yle tanışmış Isaac Newton.

Copernicus, Kepler, Galileo çıkmış karşısına ama en çok da gerçeğin kendisiyle ilgilenmiş. Hatta ilk not defterinin kapağına da şunu yazmış: “Platon arkadaşım, Aristoteles arkadaşım ama en iyi arkadaşım gerçek.”

Ve sonra o gerçek, bir gün onu gökkuşağının sırrına götürmüş…

1666 yılında, tamamen karanlık bir odada küçük bir delikten içeriye ince bir ışık huzmesi sızmasını sağlayıp bu ışığı üçgen bir prizmaya yönlendirmiş.

Işık eğilmiş, bükülmüş ve beyaz bir duvarda renkler belirmiş.

Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor…

Altı renk görmesine rağmen Isaac Newton, yedi renk olduğunu söylemiş. Çivit mavisini de eklemiş çünkü o dönemde doğadaki her şeyin “yedi” ile uyumlu olduğuna inanılırmış.

Yedi nota, yedi gök, yedi gün…

Newton’un bu seçiminde hem doğadaki ahenk hem de dönemin düşünsel dengeleri etkili olmuş olabilir.
Aslında Newton’un bu keşfi yalnızca bir sayı meselesi de değildi. O, beyaz ışığın bu renkleri içinde barındırdığını kanıtlamıştı.

Yani “saf” sandığımız beyaz, aslında “bütün” idi.

“Beyaz, içerisinde tüm renkleri barındırır.”

Bu düşünce basit gibi görünür ama aslında tüm saflık kavramını yerinden oynatır çünkü içinde başka bir anlamı da taşır.

“Görünen sade olabilir ama içinde çokluk barındırır.”

Böylece gökkuşağı, yalnızca bir doğa olayı değil, farkındalığın ta kendisi olur.

Tıpkı bir romanın cümleleri arasında gizlenen hayatlar gibi…

Şimdi düşünün…

Gökyüzünün renkleriyle başlayan bir yolculuk, sizi bir gün Cihangir’deki bir apartmana, İstanbul’un arka sokaklarına, unutulmuş yalnızlıklara, tozlu ama rengârenk yaşamlara götürebilir mi?

Evet. Götürür.

Biliyorsunuz az önce gökkuşağına bakarken içimizde bir renk belirir demiştik ama ya bakılmayan, göz ucuyla geçilen, soluk duvarlar arasında sıkışmış renkler varsa ya da renkler oradadır da biz onları artık görmek istemiyorsak?

İşte, Mine G. Kırıkkanat’ın “Sinek Sarayı” bu görmezden geldiklerimizin romanıdır.

Tozlu bir Cihangir apartmanının sarkık perdelerinde, eski kapı zillerinde, dedikoducu komşuların bitmek bilmeyen cümlelerinde beliren renklerin hâlâ yaşadığı ama artık örtüldüğü, gizlendiği hatta pislikle sıvanmış hâlleridir oradaki hayatlar.

Gökkuşağının görünmesi için güneşin çıkması yetmez, yağmurun da dinmiş olması gerekir. Aydınlıkla karanlığın buluştuğu o “geçiş ânı” gerekir.

Tıpkı insanın kendi içinde geçmişle yüzleşmesi gibi.

“Sinek Sarayı” adlı roman da bu geçiş ânında yazılmış gibidir.

Roman, Paris’te yetişmiş bir diplomat olan Sinan Laforge’un İstanbul’a dönüşüyle başlar. Annesinin ölümünün ardından, yıllar önce terk ettiği şehirle yeniden karşılaşır.

Ancak bu dönüş, sadece coğrafi değildir. Sinan’ın içindeki renkler, siyah beyaz bir geçmişin gölgesinde bulanıklaşmıştır.

O artık, kendi iç dünyasının karanlık odasına girip içeriye sızan bir ışık huzmesini yakalamaya çalışan biridir.

Tıpkı Newton gibi.

O ışığın düştüğü yer ise, Bülbül Sokak’taki bir apartmandır.

Adı “Bülbül” ama sesi yoktur. Sadece çamaşır ipleri, sabah ezanı, kedi miyavlaması ve düşmüş hayatların yankıları vardır.

Sinan, burada annesinin eski dostu Süheylanım’ın evinde kalacaktır ama aslında o eve değil, kendine konuk olmuştur.

Apartman, tekil bir yapı değil, bir evren gibidir. Her daire başka bir renktir ama bu renkler artık gökkuşağındaki gibi yan yana değildir. Üst üste binmiş, ezilmiş, tozlanmıştır.

Beyaz da vardır içeride, kırmızı da, mavi de ama saf değil, bulanık hâldedirler. Bu apartman, tam bir sinek sarayı gibidir.

Çocukluğumuzda pek çoğumuz bir kasap dükkânının kapısında ya da bir köy evinin verandasında, tavandan sarkan ve sinekleri cezbeden o renkli çaputlardan oluşmuş şeyi görmüşüzdür.

O, hafifçe rüzgârla sallanan ve sinekleri cezbeden o yapışkan, renkli yapıyı.

Hem bir tuzak hem de bir süs gibi olan o şeyin adıdır Sinek Sarayı…

Güzel görünen ama pisliği kendine çeken bir yapı ya da belki tam tersi. Pisliğin içindeki güzelliği göstermeye çalışan bir metafor…

Newton’un gösterdiği gibi beyaz ışık tüm renkleri içinde barındırır ve tıpkı o ışık gibi bu roman da görünmeyeni göstermek ister.

Her bir karakter bir renktir ama o rengin altında başka renkler gizlidir.

Roman boyunca ortaya çıkan ana fikirlerden biri de budur: “Görünen gerçek değildir; gerçek de her zaman görünen değildir.”

Bu düşünce, hem Newton’un bilimsel keşfine hem de Sokrates’in felsefi mirasına yaslanır.

Sokrates’e göre, hakikati bulmak için arınmak gerekir. Görünene değil, özde saklı olana yönelmek. Sadece insanlardan değil, akıl yürütmeden nefret etmek de tehlikelidir ve ölümle yüzleşmeden hakikate varılamaz.

“Sinek Sarayı” da bu anlamda hem bir arınma alanıdır hem de bu romanın karakterleri, bir renk skalası gibidir ama Newton’un tayfında olduğu gibi kırılarak yansır. Her biri ayrı bir spektrumda salınır…

Gülfiliz (ya da Dimitra); aşkın, özgürlüğün ama aynı zamanda bastırılmış arzuların ve kırılmış kadınlığın temsilidir. Hayat kadınıdır ama bu tanım yeterli olmaz sanırım çünkü o, varlığıyla tüm sistemi sarsan bir figürdür.

Cinselliğiyle cezalandırılan, sevgisiyle tüketilen, varoluşuyla tehdit olarak görülen biridir. Sinematografik bir karakter gibidir. Göz kırpmasa bile perdeye göz gibi düşer.

Nejla (ya da Daryal);  Gülfiliz’e duyduğu aşk için travestiliğe bürünen bir adam ama bu bürünme, beyaz ışığın kırılıp mor renge dönüşmesi gibi sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşümdür.

Aşk uğruna kendi rengini terk etmiş ama bu yeni rengiyle de var olamamış biri. Romandaki en hüzünlü tayftır belki de o.

Meral; çelişkilerle dolu, zarif görünen ama karanlık bir derinliğe sahip bir kadındır. “Beyazın üstüne düşen kara lekeyi temizlemenin tek yolu karaya boyamaktır.” diyerek saflık ile kirlilik arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.

Sabbek Hanım ve diğerleri de apartmanın arka planı gibi görünseler de her biri başka bir hayatın temsilidir.

Ve Sinan…

Bir diplomat gibi görünür ama aslında annesinin gölgesinde sıkışmış bir çocuktur hâlâ. Onun ruhu burada, her bir apartman sakiniyle birlikte soyunur. Gösterişli Fransa kıyafetlerini çıkarır, İstanbul’un tozlu sokaklarına çıplak ayakla basar.

Yani bu karakterlerin hepsi aslında dedikodu, bastırılmışlık, engellilik, yaşlılık, yalnızlıktır.

Bu apartman bir prizma gibidir. Sinan’ın içindeki beyaz ışık burada kırılır, her karakterle başka bir tona bürünür.

Bu yüzden bu roman sadece karakterlerin hikâyesi değildir…

Bir öz keşfin güncesidir…

Her konuşma her karşılaşma her kahve fincanı, bir tayf değişimidir. Sinan, kendi iç renkleriyle yüzleştikçe dışarıda gördüklerinin de rengini değiştirir.

Mine G. Kırıkkanat bu romanı, eşini kaybettiği bir dönemde, 1990 yılında İstanbul’da oğluyla birlikte âdeta sığındığı bir evde tıpkı romanın kahramanları gibi umut ile umutsuzluk arasında gidip gelirken yazmış.

Mine G. Kırıkkanat, bir apartman üzerinden aslında bütün bir toplumun bastırılmış kimliklerini, örtülmüş arzularını, yarım kalmış sevgilerini, saklanmış travmalarını anlatmış ve bunu yaparken ne ajitasyona kaçmış ne romantizme sığınmış. Renklerin içinde dolanırken insanı yormayan ama içini kanatmayı başaran bir anlatı kurmuş.

“Sinek Sarayı” romanı tam da bu yüzden psikolojik bir prizma gibidir. Her okur, içine kendi ışığını bırakır ve başka bir renkle çıkar.

Kimisi Gülfiliz olur, kimisi Nejla, kimisi Meral ama herkes, az ya da çok Sinan’dır.

Gökten üç elma düşmüş derler masalların sonunda.

Biri, gökkuşağının sırrını çözmeye cesaret eden Newton’a.
Biri, o renkleri pisliğin içinden bile seçebilen Mine G. Kırıkkanat’a.
Biri de bu romanın prizmasından geçen her okura…

Ve, gökkuşağı hâlâ yağmurun ardından doğar ve hatırlatır.

“Görünen her zaman gerçek değildir, gerçek çoğu zaman görünmeyendir.”

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

NELER SÖYLENDİ?
@
Sergül özkan 6 ay önce
Görünmeyeni görünür kılan sanırım yine kişin bakış açısı.Hakikatler görünenden farklı ise ve bizimde hayatı yaşama biçimi ve yorum olarak bir başkasına aitse gördüklerimiz de.ezberlerimizden çok ayrı düşmez sanki.Neyi ezberledi isek ve tekrarda görüp ,göreceklerimizin açacağı sayfalarda ona istinaden.Teist ,ateist,deist,nonteist,budst,şintoist,sikist,tengri vs. Vs.......Manyaq,deli olmak lazım bazı açılımlar için.Materyalizm bunun tam olarak neresinde düşünmüyor değilim bir süredir.Zira enerjiyi maddeye dönüştürmeden gerçeklik algına ne kadar güvenebilirsin ve bu dönüştürmenin sınırları var mıdır?Yoksa artı eksi sonsuz mudur?Gökkuşağı dünyanın,hayatı algılamanın çok renklilikle daha bir anlaşılır olduğuna dair iyi bir edebi,bilimsel,sosyolojik,psikolojik,siyasi metafor.Tek tipliliğe insanın ,insan yapısının ,doğanın müsait olmadığını anlamamakta ısrar edenleri ikna etmeye yetmiyor gerçi.Bazılarına sivrisinek saz bazılarına davul zurna azdır birşeyleri anlatmak için.Ara sıra çok yorgun düşülsede.Kararlı iyi insanlar sayesinde bazı güzellikler hâlâ hayatta.Umarım yaşam savaşını direncini yitirmezler.Teşekkürler üstad.Dönüşüm rötarlı oldu.Bizim hayatlarda apt.komşuları gibi.Çok renkli.Acı var mı acı?
Demir Demir 6 ay önce
Gökten düşen o üç elmadan payıma düşeni aldım. Saf ışığın prizmadannyansıyan renklerini görmeye talibim.

Teşekkür ederim size
Serhan Poyraz

Serhan Poyraz

DİĞER YAZILARI Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway Goriot Baba / Honore de Balzac Bit Palas / Elif Şafak Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Abdülmecit / Hıfzı Topuz Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen Vezir Gambiti / Walter Tevis Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal Açlık / Knut Hamsun Roma Mermer Şehir / Jona Lendering Mahşer / Stephen King Lysistrata / Aristophanes Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen Yaban Ördeği / Henrik İbsen Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter Hayaletler / Henrik İbsen Hedda Gabler / Henrik İbsen Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi Hayvan Mezarlığı / Stephen King Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar Graziella / Alphonse de Lamartine Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa Othello / William Shakespeare Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu Ketum / Ümit Polat Macbeth / William Shakespeare Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan Oyalı Kase / Ayfer Güney Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan Roma’nın Batısı / John Fante Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles Hamlet / William Shakespeare Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Kral Oidipus / Sophokles Kürklü Kişi / May Sarton Leyla ile Mecnun / Fuzuli Paul Verlaine / Stefan Zweig Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness Gılgamış Destanı Toza Sor / John Fante Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie Geronimo Romeo ve Juliet / William Shakespeare Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Sonsuzluğun Sesleri Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes Selvi Boylum Al Yazmalım Elveda Saraybosna Amin Maalouf’un “Semerkant”ı Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Ivo Andriç / Drina Köprüsü
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA