"Yeni gelenle ordu büyüyor ve güçleniyordu ama hala afyalarla nasıl mücadele edeceklerini bilmiyorlardı. Ve nedense altın kartallar bu konuya kayıtsız kalmışlardı."
SONSUZLUĞUN FREKANSI /21
Gölge Güçlerin Yükselişi
4. Bölüm
YANGİLER
BOLESLAV
Boleslav, gökdelenin çatısından bomboş sokaklara bakıyordu. İki gün içinde Dünya’yı avucunun içine almıştı. Yakaladıkları her bir lider, asker, polis ve büyük-küçük her bir yönetici acımasızca yok edilmiş; sağ kalan insanlar ise ne olup bittiğini anlayamadan oldukları yerde tutsak edilmişlerdi. Hem de olabilecek en acımasız şekliyle…
Güneş ışıkları artık yeryüzüne ulaşamıyordu. Bulutlar birleşerek yoğun bir kütleye dönüşmüş ve bu kütle atmosferi olduğu gibi sarmalayan aşılmaz bir kalkan gibi gökyüzünüsiyaha boyamıştı. Rüzgâr tamamen kesilmişti ve oksijen seviyesi sınırdaydı. Dünyanın her yeri artık bulutların altında çığlık çığlığa uçan afyaların hakimiyetindeydi. İnsanlar onların insafına ve kontrolüne bırakılmışlardı. Afyalar, tüm zihinlere sızmış ve korku dolu illüzyonlar yaratmaya başlamışlardı. İnsanların hangi kâbusu yaşadıklarını kimse bilemezdi, en kötüsü de bu kâbuslardan uyanmanın mümkün olmamasıydı ve çekilen acı sınırsızdı. Hastalar, yaşlılar ve kalbi dayanamayanlar bir süre sonra uykularında ölmeye başlamışlardı.
Bunların hiçbiri Boleslav’ın umurunda olmayacaktı. Sonunda kavuşacağı Emon, kendisine itaat eden çocukları ve Dünya’ya hükmetmenin verdiği güç duygusu her şeyin üstünde olabilirdi. Eğer Yula’nın yüzü geri gelmemiş olsaydı… Yula artık gülümsemiyor ve acı çekiyor gibi görünüyordu ama yine de Boleslav’a bakan gözlerinde yargı ya da kızgınlık yoktu. Öyle olsa daha kolay olurdu her şey. Kendi kendine, “Emon gelince iyi olacağım, her şey düzelecek.” diye tekrarlayıp duruyordu ama varlığının özü onu uyarmaya devam ediyordu. Gücü en tepedeyken ışığı solmaya başlamıştı.
Boleslav, istilanın ikinci gününe bedenindeki değişimle uyanmıştı. Önce ellerindeki kalın, siyah damarları fark etmişti. Bu damarlar, yukarı; kollarına ve oradan omuzlarına kadar devam ediyordu. Aynaya baktığında yüzünün de aynı durumda olduğunu görmüştü. Sorun yalnızca yüzünü ve tüm bedeninini kaplayan siyah damarlar değildi. Güzel mavi gözleri ve saçlarıda simsiyahtı. Korkunç görünüyordu sanki bir canavar suretine bürünmüştü. Kendi öz benliği ise onu tamamen yok etmeye çalışan bu varlıkla mücadele ediyor gibiydi. Boleslav, damarları yok etmek ve eski haline dönmek için her şeyi denemiş fakat denediği her büyü korkunç acılar çekmesine neden olmaktan başka bir işe yaramamıştı. Sonunda durumu kabullenmiş ve içindeki mücadele devam ederken Emon geldiğinde bunların hepsinin düzeleceğine inanmayı seçmişti. Fakat ne zaman yaşayacağı güzel geleceği hayal etmeye çalışsa tek gördüğü şey karanlıktı ve Yula’nın yüzü…
POLONEZKÖY
Gözlerinin alıştığı manzarayla alakası olmayan, suyu çekilmiş gibi kupkuru ve yeşili yok olmaya yüz tutmuş ormana vardıklarında hepsinin nutku tutulmuştu. Hem şaman hem büyücü yaşlıları, kuru toprağın üzerine oldukları yere çöküp kalmışlardı. Dünyayı saran karanlık enerji, havadan ve topraktan iliklerine işliyordu. Gökyüzü gibi ruhları da kararmıştı. Yaşam, tüm dünyada yavaş yavaş emiliyor ve yok oluyordu sanki.
“İnsanlar uyuyorlar ama zihinleri acı çekiyor. Afyaların işi bu!” dedi Vala. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Oğlu Şihab ve kocası Ahi’yi kurtarmak için buraya gelmeyi o istemişti ve Korya dahil hiçbiri ona itiraz etmemişti. Aslında hepsi neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmek istemişlerdi.
“Çok kalamayız. Yaşlılar iyi değil! Gidelim.” dedi Mete biraz sonra. Kimse ona cevap vermedi ama yavaş yavaş bir araya toplanmaya başladılar. Hızla yaklaşan kanat seslerini duyduklarında gitmeye hazırdılar. Afyalar onlar için geliyordu ve beraberlerinde o korkunç sıcağı ve boğucu nemli havayı da getiriyorlardı. Altın taşlar parladı ve geldikleri hızla orayı terk ettiler.
Boleslav, kısa bir süre önce bir anda ortadan kaybolan ve bir türlü nerede olduklarını bulamadığı herkesin, aynı anda ve aynı yerde birdenbire ortaya çıktıklarını algıladığında hâlâ çatıdaydı. Dudakları gülümser gibi kıvrıldı ama bu gözlerine hiç yansımadı. Nihayet hepsi eline düşecekti ya da öleceklerdi. Hemen çocuklarına talimatlarını verdi ve kendinden memnun bir halde içeriye girdi fakat tam o anda hepsi birden yeniden ortadan kaybolunca kafası karışmış bir halde çatıya döndü. Ancak elindeki her gücü kullandığı halde onları bir daha bulamadı. Sinirlenmeye başlamıştı, onun radarından nasıl bu kadar kolaylıkla çıkabildiklerini anlayamıyordu. Üstelik işgal altındayken onların Dünya’yı asla terk etmeyeceklerini çok iyi biliyordu hatta bundan adı gibi emindi. Öyleyse enerjilerini gizlemenin ve bir şekilde ışınlanmanın bir yolunu bulmuş olmalılardı. Bunun tek bir açıklaması olabilirdi; artık onlar da Yangi gücü kullanıyorlardı.
Boleslav’ın içindeki karanlık ve öfke yeniden büyümeye başladı. Ancak tuhaf bir şekilde, yine bu duyguda fazla kalamadı, öfkesi çok çabuk söndü ve yerine küçük bir umut kırıntısı yerleşti.
***














































