Ne tuhaf bir zamandayız der gönlüm. Kelimelerin boynu bükük, yüreklerin kıyısı sığ. Akşamın alaca karanlığında ne çok şey eksiliyor ömrümüzden. Yüreğim bir kez daha kahve fincanımın dibinde, içimde biriken o ağır sızıyla baş başa. Kalemim hoyrat, kâğıt yorgun ama içimdeki kelimeler dökülmeye susamış birer nehir.
Bir parça merhamet, bir damla şefkat arıyorum bu tenha ve yalnız sokaklarda. Büyüğe hürmet o kuytu köşelerde kaldı ve yerini acayip bir lakaytlık ve benmerkezcilik aldı. Toplumun ruhuna sinsi bir kurt düşmüş gibi; yozlaşma her köşeyi sarıyor, incelikler birer birer budanıyor.
Bir zamanlar evlerin direği olan o saygı ve sevgi, şimdi ekranlardan süzülen zehirli dillerle nasıl da yontuluyor. Görüyorum; her akşam evlerimize misafir edilen o ucuz ve laçka kurgular, kayınvalide ile gelin arasına öyle bir nifak tohumu ekiyor ki sevginin kalesi içeriden yıkılıyor. Oysa analık hakkı, eş olmak, yoldaş olmak ne mukaddes bir emanet.
Gençlerimizi izliyorum uzaktan; o koşturmacalı o yorgun, yoğun hallerini... Onları suçlamaya varmaz elbet dilim; çünkü bu kirli düzen, önce onların masumiyetini harcadı. Ekranlardan sızan o yapay öfkeler, o zehirli kurgular değil mi o kalplerin arasına örülen betondan duvarlar? Geniş aile katilleri büyüğe saygı, küçüğe sevgiyi katletti önce. Gerçekmiş gibi yazdıkları senaryolarla kopardılar aradaki bağları. Annelerin duasıyla büyüyen o yavrular, şimdi uzaktan kumandalı birer yabancı gibi bakıyor gözlerimizin içine. Oysa o ekranların arkasındaki senaryoların amacı, sevgiyi öğütmekten başka bir şey değil. Milli değerlerimizi çürütüp aile birliğini bozmak. Başardılar yazık ki!
Biraz durup düşünmeli insan; hani nerede o içimizi ısıtan şefkat pınarları? Kapı önü muhabbetler, evinde bitmiş olan bir malzemeyi birbirinden ödünç isteme seanslarında, tebessümle geri almaksızın uzatılan bir bardak yoğurt mayası ya da tuz. Çat kapı gezmelere ne oldu ki randevu sistemi geldi. Eleştiriler egolara ağır bu aralar. Ziyaretler “Ben seni görmeye geldim, evini değil.” düşüncesi dostani olmaktan çıkmış. Hatır sormak için çalınan kapılar duvar olmuş. Rıza dairesi kapanalı her hâl muamma. Tedirgin bakışlar yaşamın korkak meyvesi olmuş.
Gençlerimizin o güzel yüzlerine gölge düşüren bu önyargılar niye? Bir anlığına koysalar kendilerini o yaşlı, merhamet bekleyen yüreklerin yerine, anlayacaklar. Anne babanın evladına duyduğu o karşılıksız sevda, evladın içine düştüğü o küçük yanılgılarla nasıl da yara alır kim bilir. Büyüklerin hürmetle anıldığı, çocukların şefkatle kucaklandığı, komşunun komşuya ses verdiği o güzel günler şimdi birer hatıra. Oysa sıla-i rahim dediğimiz o mukaddes bağ; akrabanın kapısını çalmak, bir fincan kahvenin hatırını bilmekti. Şimdi o kapılar tel örgülerle, kalpler kilitli cümlelerle çevrili. Toplumun ruhuna sinsi bir kurt düşmüş; yozlaşma her köşeyi sarıyor, incelikler birer birer budanıyor.
Oysa Âlemlerin Efendisi "Cennet annelerin ayakları altındadır." buyururken aile ocağını bu ümmetin sığınağı kılmıştı. O kutlu Nebi, "Sizin en hayırlınız, ailesine en hayırlı olanınızdır." diyerek sevgiyi ibadet saydı. Hak Teâlâ Kur’an’da "Rabbin, sadece kendisine ibadet etmenizi ve anne-babaya iyi davranmanızı emretti." (İsra suresi 23) buyurarak ve "Onlara merhametle ve tevazuyla kol kanat ger." (İsra suresi 24) diyerek bu bağı sırat köprüsü gibi kaim kılıyor. Her evladın kalbindeki o masum sevgi, ekranların diliyle zehirlendikçe ana babanın yüreğindeki o şefkat pınarı da sessizce kuruyor. Eskiden, evladın ana babasını kucaklarken içindeki o titreyişi, o vefa hissini bugün maalesef kaybetti. Huzur evleri yaşlıların sığınağı oldu.
Bir anne babanın beklentisi ne kadar da sade aslında; sadece sevildiğini ve değer gördüğünü bilmek ister. Beklentisi ne hanlar hamamlar ne mal mülk. Bir tebessüm, bir sıcacık sarılma. Belki de hatırlarının sorulması, ne bileyim; insana benzeyen bir vefa, sevgiyle örülmüş bir yuva, hatır soran sıcak bir ses. Başka ne ister ki insan.
İncitmeden, hırpalamadan, kırmadan; bir özeleştiri süzgecinden geçmeli bu devran. Toparlanır mı bu kırıp dökülmüşlük, bilmem ama insana insanlığını hatırlatacak başka bir liman kalmadı dünyada. Belki de bütün mesele, o yapay kurgulardan başımızı kaldırıp yaşlı bir gözün içindeki o kadim duayı fark edebilmekte. Her şeye rağmen evladını özlemle bekleyen bir yürek olduğunu hatırlamakta. Sevmek zor değil; biraz anlayış, biraz şefkat, biraz da o kaybolan merhameti yeniden kuşanmak. İşte bütün mesele bu.
***
Sedat İlhan
Yeni İşim 1
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bütün Mesele
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 24 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Musa Aşkın
Geleceksiz Kalmak
Suna Türkmen Güngör
Bugün de Buradayım
Dilek Tuna Memişoğlu
80'ler Bizim Rengimizdi Bizim Zamanlarımızdı
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Hakan Cucunel
Avrupa Düşünce Dünyasına Bir Bakış
Deniz İmre
Normali Neden Kutsuyoruz
Ebru Bozcuk
İçimdeki Ses
Nevin Bahtişen
Yarım Kalan ve Ufuktaki Düşler
Serhan Poyraz
Gündoğumu / Joan Baez
Şükrü Doruk
Şiire Dair
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar