İlim üzere kurulan kainatın, denge ve mizan üzere yaratılması; ilmin yaradılıştan ibaret olduğunun açık delili olarak görüyorum hep.
İlmin, öğrenmenin, öğretmenin kutsallığı, varoluş gücünün kanıtı. Belli bir hız çerçevesinde dönen dünyanın, bir milim hızı değişse kıyamet kopar. Açık ve net. İlim, öğrenme ve öğretme, varoluşumuzun yegane sebebi sanki.
Öğrenen olmak mı, öğreten olmak mı? Sır burada. Siyahla beyaz gibi. Kâinat kitabını okuyabilmek için okutana ihtiyaç duyarız ya; bir öğreticiye yani öğretmene, öğretirken öğrenene, bildikleriyle aleme ışık tutana, yolumuzu aydınlatana; bilgine, bilgeye. Yeme içme gibi ihtiyaçtır çünkü.
Bilmediğin zaman, zifiri karanlıkta hiçbir şey görmeyen ve yolunu bulamayan bir insan gibi oluyorsun. Yönünü, yanını kaybediyorsun. Görmek için cılız da olsa, bir mum ışığına ihtiyacın oluyor. Güneşin açması her öğrendiğin harfle sızan ışığa bağlı. Ne kadar öğrendin o kadar ışık. Ne kadar ekmek o kadar köfte misali.
Karanlığın aydınlanması, önünü görmeni sağlar. Yolundaki taşları, dikenleri, bataklıkları, dereyi tepeyi hasılı yürüdüğün yolu gösterir. Kekip düşmemek için, batıp çıkmamak için ışığa ihtiyaç duyarsın. Yiyip içmek için bile.
Beden açlığı gibidir beyin açlığı da. Bilgiye susarsın. Kendini ifade edebilmek, derdini anlatabilmek, yolunu bulabilmek, bineceğin arabayı, gideceğin yeri, tuttuğunu koparabilmek için bile bilmen gerek.
Bilmek için öğrenmeye, öğrenmek içinse bir öğretmene ihtiyaç duyar insan. İnsan bilmediğinin cahilidir. O yüzden Mevlana Celaleddin Rumi; "Bildiklerim, bilmediklerimin yanında, deryada bir damla bile değil" der. Öğrenme bitmez çünkü. O yüzden dünyaya ilk adımımızı attığımız andan itibaren, emmeyi öğrenmekle başlar ilim yolculuğu. Ölene kadar da sürer.
İlk ayetinde; "oku" der kitabımız bile. Efendimiz (s.a.v); "Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz" buyurur. Yine öğrenirken, öğretene ihtiyaç duyarız. Bir bilen olmalı. Bildiğini öğreten. Öğretirken de kendisi öğrenmeye devam eden öğretici.
Kutsal meslektir. "Öğretmenlik" anaçtır. Kutsallığını anaçlığından alır. Bir annenin evladına yaşamını idame ettirebilmesi için nasıl tüm varlığıyla öğretiyorsa, öğretmen de öğrencilerine öyle gönülden öğretir.
Doktoru, avukatı, mali müşaviri, hakimi, savcısı, milletvekili.. Hasılı tüm mesleklerin uzmanını dahi bir öğretmen yetiştirir. Hangi dala konarsan kon öğretmenin elinden geçersin.
Öğretmen denince aklıma ilk gelen şey; “saygıdır" mesela benim. Fakat son dönemlerde, maddi manevi kaybettikleri değerlerin hakkını alacaklar bu toplumdan. Baştacı olmaları gerektikleri yerde saygıdan bile yoksun kalmaları içler acısı. Utanıyorum. En kutsal meslektir, öğretmenlik. Anaçtır. Bütün mesleklerin başıdır. Oysa bugün değerini kaybetmiş, kutsallığını yitirme noktasına gelmiş. Tüm kutsallarımızın yerle bir olması gibi.
Eskiden çocuklarımıza ögretmen olmaları için baskı yapar, öğretmen olan çocuklarımızla gurur duyarken; bugün; “sakın öğretmen olma" deme noktasına gelmişiz.
Öğretmenler, nokta atışı sevdalar yükler yüreklere. Saygıyı, sevgiyi, hoşgörüyü, güveni empoze eder bilinç altına. Özlemle, hasretle, ayrılıkla, gurbetle baş etmeyi aşılar beyinlere.
Yavrularımız, henüz anne kokusuna doyamadan, ana kucağı yerine onların kucaklarına emanet edilir. İlmin eşiğine, bilimin beşiğine, öğretmeninin kucağına gönül rahatlığıyla bırakılır. Bilir ki, orada hamur gibi yoğrulacak. Eğriyi doğruyu, iyiyi kötüyü, saymayı sevmeyi, çalışkan olmayı ve özveriyi öğrenecek. Geleceğini aydınlatacak yolda, emin adımlarla yürüyecek. Hayatını şekillendirilen, işe girerken, evlenirken; dürüstlüğün, doğruluğun, samimiyetin; yuva kurmadaki önemini anlayacak.
Hayatın gerçekleriyle yüzleşmeyi öğrenir mesela. O gerçeklerle başa çıkmayı, sorunlarını çözmeyi öğrenir. Hasılı "Öğretmenlik" kutsal meslektir. Vebali de büyüktür, rahmeti de.
Bugün öğretmenler günü. Her ne kadar bir güne sığmasa da bütün ögretmenlerimizin "Öğretmenler Günü"nü en kalbi duygularımla kutluyorum. Hak ettikleri değeri tüm toplum adına kendilerine iade ediyorum. Sizler bizim baş tacımızsınız. Saygılarımla..
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bir Dilek Tut
Şükrü Doruk
Dil Hassasiyeti: Sözün Yükü, Sessizliğin Hikmeti
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar