Biz küçük bir aileydik. Annem, babam ve evin tek çocuğu: Ben! Babam bir Cumhuriyet bürokratıydı, ama Cumhuriyet’e bağlı olduğu kadar dinine de bağlı bir mümin. Bugün için oldukça garip bir terkip gibi görülebilir bu: Ne Cumhuriyet’in temelkoyucu ilkelerinden ne de İslam’ın temelkoyucu ilkelerinden taviz vermeden yaşamanın mümkün olduğunu, Baba’nın ve elbette Anne’nin örneğinde görebilmiş bir çocukluktur benimki. Ruhaniyet ve Haz’zın birlikte yaşanabildiği bir çocukluk!
Ramazan ayı, Ruhaniyetin Haz’za dönüştüğü bir aydır bende. Baba’nın ve Anne’nin, bu kutlu günleri lezzetle yaşadığının tanığıyım çünkü. Lezzetle, diyorum, evet, çünkü bu kutlu günlerin lezzetinin, sadece iftar sofralarının ,savaş yıllarıydı, mütevazı yiyeceklerle donatılmışlığında değil, ama asıl, oruçlu saatlerde tadıldığına tanık oldum. Tokluğun değil de, o kutsal açlığın lezzetiydi bu! Allah’a kulluk etmenin gereklerini yerine getirmenin, insanı ne kertede yücelttiğini, onu nasıl bir hazza dönüştürdüğünü gördüm onlarda. Kolay kolay anlaşılabilecek bir şey olmadığını biliyorum söylediklerimin. Ama benim görüp anladığım ve en çok da Ramazan ayının o kutlu günlerinde özellikle ayırdına vardığım şuydu: Gerçek inanmışlar için, ibadet, dışardan ne kadar külfetli görünürse görünsün, büyük bir haz olarak yaşanmaktadır.
Annem ve babam, namaza durmayı mutlulukla beklerler, namazdan, yüzlerinde sınırsız bir bahtiyarlıkla kalkarlardı. Ramazan’ın gelişi, bir bayram sevinciyle karşılanırdı. Şöyle diyeyim ve kesinlikle abartmıyorum: Üç günlük Şeker Bayramı değildi gerçek bayram bizim evimizde! Gerçek bayram, Ramazan boyunca yaşanırdı:-Bayram, üç gün değil, o otuz kutlu gündü annem ve babam için…Yahya Kemal’in o unutulmaz,müstesnâ dizesinde söylediği gibi: ‘imanın,şevk olduğu zamanlar'dı! Ve -geçtiler…
Ramazan ayının ruhaniyeti ile aile yaşamı arasında birebir bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Bu ruhaniyetin, deyiş yerindeyse, yeniden üretilmesinde aile mahremiyetinin büyük payı vardır: Ruhaniyet ve mahremiyet! Ve elbette mahremiyetin sessizliği…
Beni, işte tastamam bu nedenle, çocukluğumun o küçük aile içinde sessizce yaşanan iftar sofraları daha çok etkilemiştir. Bunda, çocukluğumun, akşam iftar vaktine yakın saatlerde, sokaklarında kimselerin kalmadığı küçük taşra ilçelerinde geçmiş olmasının bir payı var mıdır;-bilemiyorum! O sessizlikte, iftar topundan çok, ezan seslerinin beklendiğini de anımsıyorum. O yıllarda Anadolu kasabalarındaki müezzinler (elbette hoparlör yoktu!) daha mı, deyiş yerindeyse, ‘yanık sesli’ idiler? Belki! Ama o ihtişamlı ve alabildiğine sessiz bekleme saatinde, sofranın başındayken işittiğim ezan seslerinin ruhaniyetini asla unutamam. Bana mı öyle gelirdi, yoksa gerçekten öyle miydi, bilemiyorum, ama sessizlikte işitilen ezan sesinin, insanı sanki bir kendinden geçme, bir esrimeyle, yükseklere doğru alıp götüren bir yanı vardı ve bu özellikle, Ramazanda, akşam ezanı okunurken duyumsanan bir esrimeydi… Çocukluğum, ‘ezansız semtler’de geçmedi benim.
Tuhaftır, Ramazan deyince, belleğimde hep o kutlu günlerin uhrevi olan yanlarının kaldığını fark ediyorum. İftar sonrasının, taşradaki küçük aile yaşantımızı nasıl bir ruh yüceliği şenliğine dönüştürdüğünü anımsıyorum çoğu kez! Babam, iftardan sonra teravihe kadar, Kur’an-ı Kerim okumaya başlardı yüksek sesle. Arapçayı ana dili gibi bildiği için, Kur’an’ı bütün incelikleriyle okur, sesinin güzelliği de tilavetine görkemli bir tertil ile musıki değeri katardı. O taşra kasabalarından birinde annemin teravih sonrasında konak yavrusu bir evde, bembeyaz tülbentli arkadaşlarıyla birlikte olduklarını da anımsıyorum. O geceleri ve teravih sonrasını ise, ‘Bulanık Defterler’de şöyle anlatmıştım:
‘’Haşim gibi söyleyeyim: Annemle karanlık geceler bazı çıkardık. Başları beyaz tülbentli kadınlar, güzel yüzlü, ıtırlı kadınlardı; birbirlerini, bakarak,-söze gerek yoktu- anlamayı bilen kadınlar. Bir dokunuşa dönüştürmüşlerdi sözleri, öyle onaylıyorlardı birbirlerini, derin ve gizemli bakışlıydılar. Bembeyaz tülbentler, ıtırlıydılar ve onlar, o kadar ferah ve aydınlıktılar ki, o odalarda çiçek işlemeli gaz lambası ışığından daha fazlası, çok daha fazlası vardı: Tülbentlerin aydınlığı (…) Odanın o görklü ışığına ekledikleri tülbentlerinin aydınlığına bürünüyorlardı, dudaklarında belli belirsiz kıpırtılarla…’
Aziz Mahmut Hüdai Efendi’nin dediği gibi, günler ‘kuşlar gibi’ uçup gidiyorsa eğer, kutlu ayın otuz günü de, Simurg’a doğru giden o otuz kuştan başkası değildir! (2008)
***
YAZIYI SESLİ DİNLEMEK İÇİN GÖRSELE TIKLAYIN...
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar