Geçmişte, sofranın gündelik hayatın büyük bir parçası olmasının yanında, eski toplumumuzda önemli bir yeri de vardır. Sofra, her devirde, okuryazarların orada bulunmaktan haz duydukları bir entelektüel mekan’dır da. Örneğin, bu ‘sofra’lardan en bilinen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sofralarıdır. Türkiye Cumhuriyeti devrimleriyle ilgili kararların çoğu, ‘Gazi Paşa’nın ‘sofrası’nda alınmışlardır.
Gazi’nin sofrası, siyasal sorunların ötesinde, entelektüel tartışmaların yapıldığı, şiirlerin okunduğu, musıki yapıtlarının geçildiği bir mekândır: Atatürk bir anlamda, eski Yunan’daki ‘Symposion’ (‘Şölen’) geleneğini kendi sofrasına taşımış gibidir. Platon’un ‘Şölen’ adlı yapıtı, orada konuşulan, tartışılan konular düşünülürse, o ziyafet sofrasının tam bir ‘sempozyum’ olduğu görülür. Bu yapıtın Grekçe özgün adının ‘Symposion’ olduğunu anımsamak, sofranın bir felsefi tartışma alanı olmasının, deyiş yerindeyse, tarih öncesini verir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’le başlayan ve ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de devam ettirdiği bir ‘sofra geleneği’ var. Atatürk’ünkiler kadar bilinmese de İnönü’nün, zaman zaman, Çankaya’da bu tür davetler verdiğini hatırlamak gerekir. Sabahattin Eyuboğlu, Nurullah Ataç üzerine yazdığı bir denemede (‘Ataç’), İsmet İnönü’nün, 1942 ya da 1943 yılında, Freud üzerine Çankaya’da bir toplantı düzenlediğini belirtir, ‘çok değişik çevrelerden elli kadar dinleyici İnönü’nün tanıttığı genç bir hekimin Freud üzerine hazırladığı kısa bir açıklamayı dinledik. Sonra konuşmalar, tartışmalar oldu. “Söz bir aralık, buluşlarıyla yeni zamanların fikir hayatında gürültü koparmış Freud, Karl Marx, Darwin gibi bilginlere döküldü.” dedikten sonra; “Bu bilginlerin, dünyayı hep kendi buluşları açısından görmeleri üstüne ileri geri düşünceler ortaya atıldı[ğını]” bildirir.
Düşünün, İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır ve İnönü, Çankaya’da, Freud’u, Marx’ı, Darwin’i tartışmaktadır!
Atatürk ve İnönü’den sonra, Çankaya’da entelektüel sofraların kurulduğuna ilişkin herhangi bir tanıklık yok;- Abdullah Gül’ün yaptığı birkaç toplantı istisna edilirse! Elbette, Çankaya resepsiyonlarını bunun dışında tutuyorum… Kalabalık gruplar halinde sanatçıların ve başkalarının katıldığı resepsiyonlar dışında, ilk defa bir Cumhurbaşkanı edebiyatçı ve entelektüellerle bir sofrada bir araya geliyor. Türkiye için gerçekleştirdiği büyük dönüşümlere rağmen, Turgut Özal, entelektüel donanımının sınırlılığı ile ancak İbrahim Tatlıses, Seda Sayan, Hülya Avşar vb. gibi popüler kültürün öne çıkardığı kimliklere ‘sanatçı’ statüsü verebilen bir Cumhurbaşkanı oldu.
Bu sadece Türkiye’de mi böyle? Değil elbette! Slavoj Zizek ve Alain Badiou’nun ‘Felsefe ve Güncellik’ [Encore Yayınları, 2009] konusundaki tartışmalarını içeren kitabın Almanca baskısına yazdığı ‘Önsöz’de Paul Engelmann, şöyle diyor: “Eski Fransız Başbakanı [‘Cumhurbaşkanı’ olacak H.Y.] François Mitterrand, görev süresince politika ve toplumsal bakış açılarına dair sorunları tartışmak için Elysée’ye [Cumhurbaşkanlığı Sarayı, H.Y.] filozofları sık sık davet edişiyle ün salmıştı.[…] Bu buluşmaların onun politik kararlarını etkileyip etkilemediğini bilmiyoruz, ama Mitterrand en azından entelektüel bir başbakan olarak hatırımızda yer etti.”
Paul Engelmann, “davet edilen entelektüeller[in], ister tavsiyeleri ciddiye alın[sın], ister bir arka plan dekoru [biz şimdi buna Türkiye’de ‘konu mankeni’ diyoruz!], entelektüel bir incir yaprağı misali kullanılsınlar, bu tür sahnelere pek de uyum sağlayama[dıklarını],yine de iktidar masasına davet edilme[nin] onları cezbe[ttiğini]” öne sürüyor.
Ama asıl önemli olan Engelmann’ın şu sözleridir: “Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre ya da Jean-François Lyotard gibi filozofların olup bitenler hakkında söyleyeceklerinin ne olduğunu ve tartışılan durumun düzelmesi için hangi önerilerde bulunacaklarının önemli olduğu zamanlar artık geçmişte kalmıştır. Hatta bir zamanlar filozofları sahneye çıkaranlar, 1970’lerden itibaren onların yerlerine eğlence dünyasının aktörlerini, modelleri, sporcuları geçirmiştir.”
Vaziyet-i umûmîye budur!
Ebru Bozcuk
Belki Yaz Erken Gelir
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -12 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Hakan Cucunel
Eylül Geldi
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bir Dilek Tut
Şükrü Doruk
Dil Hassasiyeti: Sözün Yükü, Sessizliğin Hikmeti
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar