GEZİ YAZISI
Giriş Tarihi : 19-05-2024 00:09   Güncelleme : 19-05-2024 00:20

Gezi Antalya - Bir İnsanın Yüzüne Yüreğine Endamına...2 / Hamdiye Okudan

Yazan: Hamdiye Okudan -GEZİ ANTALYA - BİR İNSANIN YÜZÜNE YÜREĞİNE ENDAMINA... /2

Gezi Antalya - Bir İnsanın Yüzüne Yüreğine Endamına...2 / Hamdiye Okudan

GEZİ ANTALYA - BİR İNSANIN YÜZÜNE YÜREĞİNE ENDAMINA... /2

Antalya deyince ayrılıkların önünde, arkasında germe gibi gerilen efsane Toroslar.. Yarım asırdan fazla zaman zaman ağırlığı yüreğime basmış Toroslar…Tırmanırken yüceliği ürperten, zorluğu yoran Toroslar; kekik kokan, ulu orman, çiçek çiçek Toroslar; yine ben geliyorum eğ bakalım dik başını ardında nem kaldı...

Gezinin özü, nedeni, belkemiği Antalya idi. Antalya benim aynı zamanda yaşamımda çok büyük yeri olan Türkiye’min en güzel Akdeniz kentiydi.

Geçtiğim yıllarda bir çok defa başıma yıkılmış, hatta benden can bile almıştı. Çok üzüntülü zamanlar yaşadım onda. Ama gelin  görün ki et tırnak gibi olmuştuk. Rahmetli eşimin memleketiydi. Soyu, sopu köylerine, ilçelerine ve kente, Toros yaylalarına kadar yayılmıştı. Çocuklarımın baba tarafıydı. Ve ben orada tanıdığım insanları çok seviyordum. Beni aralarına alıvermişler saygı ve sevgilerinde kusur etmemişlerdi. Ama orada yaşadığımız sağlık sorunları, kızımın vefatı, sevdiklerimden ayırması bana çok acılar yaşattı. Yine de et tırnak olmuştuk. Antalya bende bağımlılık yapmıştı. Uzunca bir ara vermiştim, gitmiyordum. Sebebi ise miras olayları başlamıştı ve ben o olayın içinde olmak istememiştim. Çünkü biliyordum miras söz konusu olunca çok insan değişiyordu. Hiçkimse başkasının hakkını gönül rızasıyla vermiyordu. Eğer bir sebeple başkasına ait olduğunu bilse bile üstünde olduğu kullanmakta olduğu bir malı kolay kolay sahibine vermiyordu. Elde ettiğini kar sayıyordu.

Herkes hakkını almaya kalkınca da en nazik insan kabalaşıyor dost sandığın düşman oluyor, yakın olan uzaklaşıyordu. Bunları bildiğim için uzak kalmaya çalıştım. Ama daha fazla kopmak istemiyordum. Çocuklarımın aile yarısıydı orası. Beni de yaşamımda çok büyük yeri vardı. Hayatımı bir bölümünden yoksun sayamazdım. Üstelik beni oraya çeken değer verdiğim sevdiğim yakınlar, dostlar ve sevdiklerim vardı. İşte bu yüzden gezi de Antalya olması benim için önemli oldu. Ayrıca Nevin Ceylen’ın sözlerini yazdığı iki beste koro Şefi, Bestecisi Ergül İşgüzar tarafından icra ettirilecekti, plaket verilmek üzere davet edilmiş olması bizim için önemliydi. O bizim arkadaşımız, canımızdı. Okuldaşımızdı. Onun başarısı bizi başarısızdı. Gezinin çıkış noktası, sebebi buydu. Biz de bu güzel olaya katılacak, tanık olacak ortak olacaktık.

22 Nisan 2024’de Yalova’dan İstanbul’a döndük. Geceyi Kadriye Dağın Oğlu Özkan’ın evinde geçirecektik. Daha önceden, ertesi gün için yaptığımız plan, havanın soğuk olması, benim hastalığımın devam etmesi yüzünden düşündüğümüz gibi işlemedi. Aziz Nesin Vakfı'nın, Çatalca’da düzenlediği etkinliğe davet edilmiştik. Ben katılamadım, hastalığım artar endişesiyle. Onlar etkinliğe gitti, ben kızımın Bakırköy'deki evine geldim. İyi de etmişim. Etkinlik açık havada olduğundan ve de uzun sürdüğünden onlar da üşümüş, bana: “İyi ki gelmemişsin biz donduk, sen daha çok hasta olurdun” dediler.

Oğlum reçetemi yazdı, kızım bana çok iyi baktı. Canlanmış olarak yanlarına döndüm, o geceyi de Özkanlarda geçirdik. Sabah 06.30’da Sabiha Gökçen Havaalanı’ndaydık. Pegasus’la Antalya’ya yolculuk başladı. Herkes uçaktan korkar ya ben severim. Koltuğa oturunca yerde mi, gökte mi olduğumu unuturum. Ya bir film izlerim, ya bir şiir yazarım, ya da bir anı, bir öykü… Daha yazım bitmeden pilot inişi anons eder. Ara sıra cam kenarındaysam ki tercihim odur, gökyüzüne bakar, bulutları incelerim. Elimi uzatıp tutasım gelir pamuk pamuk bulutları. Keyif alırım. Bazen de aşağıya bakar kendimi kuşlara benzetirim. Ve düşünürüm: insanlar kuşlar gibi uçmayı öğrendi de neden savaşmamayı öğrenemediler? Eskisinden daha öldürücü silahlarla savaş tekniğini öğrenmekte yarışıyorlar. Herkesin bir gün nasılsa öleceğini bilmek yetmiyor mu? İşi çabuklaştırmak neden? Can almak, katil olmak nasıl bir canavarlıktır. Bir düşünseler ya…

Yolculuk göz açıp kapayıncaya kadar bitti.
Antalya, biz geldik işte. Kaldır başını... Ben geldim yine topla getir nelerin varsa iyiden, kötüden, güzellikten çileden yana… Hepsine hazırım…

Uçaktan indiğimizde gördük ki Koro Şefi, Bestekar Ergün İşgüzar Beyefendi bizi karşılamaya gelmişti. Arabasına doğru yürüdük. Bir arabaya baktım, şaşırdım her yanı toz, toprak  içindeydi. Tarladan yeni çıkmış bir çiftlik arabasıydı. Ergül Bey de bir müzisyenden çok, toprakla uğraşan bir çiftçiye benziyordu. İnsan dostu, giyimiyle konuşması, biraz da çok konuşması dikkat çekti. Doğal, mütevazi, içen davranışlarıyla halk adamıydı. Sanatçı ruhuyla insan sevgisini kişiliğinde yoğurmuş bir insan olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu.

Arabaya bindik. Ergül Bey bizi kahvaltıya götürdü, çorba içtik, tanışma ve müzik üzerine güzel sohbet. Eve gitmeden önce eşinin dükkanına uğradık eşiyle tanıştık el sanatlarıyla uğraşıp dükkanında satan zarif, sevecen bir hanımefendiydi. Sonra size lazım olacak diyerek 65 yaş üstü belediye otobüs kartı çıkartmamıza yardımcı oldu. Ve eve yöneldik. Ben, önce kısa bir tarif yaptım, ama o adres tarafına yolu düşmemiş Ergün Bey’in.  Navigasyon, konum istedi. Konumu attım. Yol tarifi istedi. Deneyimim azdı bu konuda. Onun istediği şekilde yapamadım işin garibi dördümüz de bu konuda yeterli değildik. Deneyimimiz azdı. Eve yaklaştığımız yerde dönmeye başladık. Bir türlü siteyi bulamıyorduk.  Bir yandan endişeleniyor, bir yandan da gülüyorduk. Katılıyordum içimden.. hatta bazen kontrolü kaybedip basıyorduk kahkahayı. İnsan için üzülmeye başladık. Ha şimdi taşacak ha şimdi taşacak, diye korku içindeydik. Sanırım bir saate yakın döndük. Perişandık. Ve bestekarımızın sabrına hayran olduk. Sonunda bir bilene sorduk ki meğer ev burnumuzun dibindeymiş.  Hele şükür bulmuştuk.

Üzgündük ama yapacak bir şey yoktu. Özürler, teşekkürlerle kendisini uğurladık. Çıkardım anahtarı, açtım kapıyı, attık kendimizi divana, koltuklara. Bir kahkaha tufanı kopttu ki anlatılması yetersiz görmek gerek. Sakinleyinceye kadar güldük. Neyse rahatladıktan sonra, şöyle bir eve baktık. Evin temiz görünüşü içimizi açtı.yeni temizlik yapılmış da hiç oturulmamış gibiydi. Her yan pırıl pırıl, tertip, düzen yerinde. Bakıştık, aynı fikirdeydik; "Kızlar!.." dedim. "İyi bakın giderken burayı böyle bırakmak ""Sevgili Nimet, Ömer, size sonsuz teşekkürler...

Evinizin anahtarını bana ben istemeden teklif edip, avucuma bıraktığınız, bana bu kadar güvendiğin için sevginize, dostluğunuza minnettarım. Mutlu, sağlıklı, uzun yaşayın, sevginiz hiç bitmes..." Evde biraz dinlendikten sonra, acıktığımızı hissettik. Hadi dedim çıkalım hem biraz çevreyi gezelim, hem alışveriş yapalım. Nevin dedi: “Ben uyuyacağım, siz gidin.”

Biz çıktık, geçen yıl buraları gezmiştik, tanıdık, tanıdık bakıyordu gezdiğimiz yerler sanki. Yürüyüşe kaptırdık kendimizi. bakınmaktan mutlu, kendimizi deniz kenarında bulduk. İşte belediye tesisleri, şahane çay bahçesi, fiyatlar oldukça ucuz. Oturduk, keyifle çay, kahve iştik. Balık fiyatları da bize hayli ucuz geldi ama aramızda arkadaşımız olmayınca oturup yemedik. Belediye Halk Plajları Mobil beac, konserve beac yönünde uzun uzun yürüdük. Yorulmuştuk. Dönerken bir arkadaşıma telefon ettim. Kahve içtik, dinlendik. Sonra biraz alışveriş yapıp eve geldik. Öyle yorgunduk ki olduğumuz yere uzanıp uyuduk.

Gülcan!.. Bir insanın yüzüne, yüreğine, endamına bu kadar yakışan bir isim bir başkasında, hattâ hiçkimsede görülmemiştir. Akıllı, yardımsever, özverili, becerikli, iş bitiren bir gül dalı gibi zarif ve toprak gibi doğal, harika bir insan Gülcan. Eşimin yeğeni ama benim kızım gibi. Bizi misafir etmek istedi.  Evimiz var dedik, zor kurtulduk elinden. Ama ertesi günü onunla buluştuk, evinin yakınlarında. Tramvaya bindik ve Antalya Müzesini gezdik. Daha sonra  Cumhuriyet Meydanı, Kadınyarı, Tophane boyunca fotoğraflarla belgeleyerek yürüdük denize biraz yüksekten bakarak kıyıda.

Akdeniz’in aydınlık sularını seyrederek güzel bir kafede oturup içtik, ve aynı yerde Bolu mezunu bir arkadaşımızla buluşup okul anılarından konuştuk. Yeterince dinlendikten sonra Kaleiçi’ni gezdik, Mevlevihane’yi ziyaret edip manevi havasını soluyarak mistik etkisini yaşadık. Üç kapılarda sanki tarihin içinden geçerek Karaoğlan Parkı’ndan denizin üstünden gün batımını izledik. Ruhumuz karşımızdaki güzelliğe karışmıştı sanki. Uzunca bir zaman heyecanlı mistik duygular içinde büyülenmiş gibi sessiz kaldık. Akşam eve döndüğümüzde yorgun ama mutluyduk.

Uzun zamandan beri istediğim, ama bir türlü gerçekleştiremediğim, eşimin yakınlarını, akrabalarını ziyaretin tam zamanıydı. Gülcan’a fikrimi söylediğimde tamam yengeciğim, dedi o iş bende. Bu akşam bana gidiyoruz. Yarı sabah yola çıkıyoruz.

Kısa zamanda çok güzel bir organizenin uygulaması sabah erkence başladı. Herkese haber vermiş, görevler dağıtmıştı. Eşimin yeğeni Gülsüm, arabasıyla bizi aldı. Gülsüm sağlıkçıydı, hastanede çalışıyordu. Güzel bir ailesi vardı. Allah daim mutlu etsin. İlk gittiğimiz köy, Serik ilçesi, Aksuy'a bağlı Alaylı Köyü. Burada en büyük kayın biraderin kızı Ayşe’nin evi vardı. Antalya’da bulunduğu sıralarda insan ilişkilerinde aile içinde ve dışında gördüğüm tanıdığım bütün çocuklar ve gençler çok saygılıydı. Küçük, büyük herkes birbirine siz diye hitap eder, su içecek olsalar içmeden önce bardağı doldurup etraflarında kim varsa ikram ederler, sonra kendileri içerlerdi. Birine su vermişlerse elleri göğüslerinde ayakta beklerlerdi, su içilinceye kadar. Anladım ki. Kökten gelen geleneksel bir saygı alışkanlığıydı bu ve ben buna hayran olmuştum. Soy yörüklere uzanıyordu ve  göre bunun kökeni Yörük çadırlarıydı..

Evin bahçesine girdiğimizde bizi ilk karşılayan yere sarkmış portakal ağaçları ve malta eriği ağaçları oldu. Bunları görür de Kadriye durur mu? Hemen uzanıp tadına bakmaya başladı. Evde olanlar haberliydi bizi bahçede karşıladı. Hoş beş derken balkona çıktık.

Eltim Durkadın Yenge’m eşini kaybedeli çok olmamış, yaşadığı uzun bir beraberlikten sonra yalnızlığına alışamamış üzgün, ürkek ama mağrur bakışlarla bizi karşıladı. Bir süreliğine kızı yanına almıştı. Eşi Halil Ağabey’im, rahmet olsun beni çok severdi. Evliliğimin ilk yıllarında bize geldiğinde tavla oynardık. Sesi hala kulağımdadır. Çok keyif alırdık birlikte oynamaktan bu oyunu. Hatırlayınca gülümsedim. Zarlar ona geçtiğinde heyecanlanır, neşeli neşeli gülerek: avuçlarını bana doğru kaldırır:

“Dur gari sen” deyip güle düşüne bir zar atardı ki sanırsın marsa götüren son hamlesi… Off be toprak kimleri kucaklayıp götürmedin ki..! Sevgi, yılların özlemi, sorular, ve parlayan gözler, meraklı bakışlarla tatlı bir muhabbet içinde bol meyveli taze bahçe ürünleriyle iştahlı, sohbetli uzunca bir kahvaltı yapıldı. Beraberlikten herkes mutluydu. Arkadaşlarım onları, onlar arkadaşlarımı sevmiş kaynaşmışlardı. Ben hem mutlu hem gururluydum..

Şatırlı: büyük görümcemden sonraki ikinci görümcem Rabiye Abla’mın eviydi. Aklımda kaldığına göre göçmen nüfusu fazla olan bir Köydü burası. Eniştem de göçmendi. Ama çok yumuşak huylu, dürüst, sevecen bir insandı. Muhabbetimiz uyardı, beni sevdiğini hissederdim. “Gelinciğim” diye girerdi muhabbete… Nazik, güler yüzlü ve doğaldı. Çok olmadı kaybedeli. Onun yokluğuyla Rabiye Abla’yı birden çökmüş gördüm. Eniştenin annesi çok güzel yıldızname bakar, fal açardı. Bilgili, hoşsohbet, şahane bir insandı. O zamanlar yanlarına gittikçe hoş zamanlar geçirirdim. Yine bahçede portakallar, limonlar, Şatokslar sarkmıştı yerlere kadar. Bizimkiler hemen bahçedeki ilginç çiçek ve bitkilere yönelip köklediler. Nasıl götüreceklerini hep merak ettim..gidip kontrol etmek istiyorum bahçelerini. Bana da sus payı ayırdılar ama eve geldiğimde eşyalarım arasından çıkmadı… İzzet ikramdan sonra Rabiye abla ve gelinlerine, başka yakınlarına da veda ettik. Sırada Kargıcak vardı ve benim gelini olduğum köy ve ev işte bu köy, eşimin doğduğu köy. Eşim ailesine çok bağlı bir evlattı. Ömür boyu hastalığı nedeniyle istediği kadar gidememiş, gittiğimizde de çok ağır sıkıntılı günler yaşamıştık. İlk yıllarda kendi gidemese de çocuklarla beni gönderirdi. Sıcaklardan ayılır bayılırdım ama gelin olmanın sabır ve saygısında kusur etmemeye çalışırdım.

Çocuklarla bol bol sularda oynardık. Kayınvalidem babası tarafından çok sevilen bir Yörük kızıymış. Gelin olurken kahvesini bile yanına koymuş babası. Gözleri parlardı babasını anlatırken.Tiryakiydi. Hadi bakalım gelin yap bi sade keyfe de içelim derdi bana.  Hep gelin dedi. Otoriter bir kadındı, dediğim dedik. Sultan gibiydi. Köyde onu öyle bilir, öyle sayarlardı. Onun gururunu hep hissettirirdi. Adeta hanımağasıydı. İplik falı açardı. Bir keresinde benim Karaoğlan Parkı’nda kaybolan çok sevdiğim eflatun yazmamı bulmuştu. Fala baktı, gidin bir ağacın dalında asılı, demişti. Ertesi gün gittiğimizde oturduğumuz masaya yakın bir ağaç dalında sallanıp duruyordu benim yazma.

O sıralar bu ev çok kalabalıktı. Biri ölmüş dokuz kardeşlerdi eşimle birlikte. Ben gittiğimde çoğu evlenmiş onlar da çoğalmış, bir o kadar da amcalar, dayılar, hala, teyze v.b.b.  Kurban bayramlarında en az 3. 4 keçi kurban  edilirdi.

Erkekler oturur kesilen kurbanların başına, bir yandan külbastılar, ızgaralıklar atılır ateşe, pişen yenirdi Gelen yer giden yer akşama kadar dolar, boşalırdı evin önü, akşam geç vakitlere kadar bayram süresince…Akrabalardan başka bütün köylü bayramlaşmaya gelir, hemen ocağın başına otururlardı bayramlaşmadan sonra. Yufkalar kavurmalarla dürüm yapılır iştahla yenirdi. Bir bayram et yemekten alerji olmuştum.

Şimdi evde, o kalabalık aileden bir tek sondan bir önceki kayınbiraderi kalmıştı eşiyle. Gittiğimizde Yanyana oturuyorlardı Çekyatın üstünde. İkisi de hastaydı. Görünce çok hüzünlendim. Ali İhsan, benden bir iki yaş büyüktü. Saygıdan benim elimi öperdi bayramlarda, sonra da yenge öp ben senden büyüğüm diye elini öptürürdü bana…şakasını hep yapardık o benim elimi öper, ben de onunkini öperdim her bir araya geldiğimizde. Son gittiğimizde de şakamız sürdü hep beraber gülüştük. Bahçeyi tarlayı, tezeği dolaştık. İki oğlu Sezai ve Hasan besicilik yapıyorlardı burada. Hayvanları gözledik, sevdik. Sağolsunlar izzet ikram, sohbet boldu. Ama daha başka köyler vardı gidilecek, sarılıştık vedalaştık ve ayrıldık.

Aşağıoba: Küçük görümcem Mediha’nın gelin geldiği köy.. Burası da meyvelik güzel bir köy. Toprağı bir hayli fazla olan bir aile. Oldukça varlıklı olduğu söylenirdi. Damat Burhan, harcamayı, içkiyi seven biraz da sorumsuzca olup kızımızı ara sıra üzen serüvenci kişiliği ile tanınırdı. İlk zamanlar bize sık gelenlerdendi. Kendisiyle sohbet ederdik. Hasta buldum gidince ama yattığı yerden yine herkese sözünü geçiriyordu. Çocuklarına karşı biraz cimri olduğunu söylediler. Parasının hesabını çok sıkı tutuyormuş. Eskiden, yeniden konuştuk. Onlarla da vedalaştık. Ailenin devamı, Gülcan’ın ağabeyi Atıf’ın evine uğradık.

Burhan’ın gelini hayvanlara bakıyordu. Onlarda besicilik yapıyor, seracılık yanında. Buzağılar çok sevimli yavrulardı. Birinin sütünü verirken biberonla nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Okşadım, sevdim doyasıya. Ahırın üstünde tavuklar tünemiş altta hayvanlar yatıyor. O sevimli hayvanları karşıdan sevmek çok güzel ama bakımının çok zor olduğu belliydi. Sonra bahçeye daldık yine. Ne yoktu ki bahçede. Hepsinin tadına bakmalı.

Deveciler Köyü:
Akşam yemeğini, Deveciler Köyü’nde Ali İhsan’ın büyük kızı Ayşe’nin evinde yedik. Gözleme yapacağını söylemişti ama bir kuş sütü eksikti yemekte. Yemek biterken önüme koca bir baklava tepsisi geldi. Ah be çocuklar bu ne gönülden bu ne yürek sevgisiyle karışmış ikramlardı… Yüreğinize, elinize, gönlünüze sağlık. Tarlanıza, ambarlarınıza, ahırlarınıza, keselerinize bereket. Hayvanlarınıza sağlık versin Allah…

Sağlığınız, mutluluğunuz, muhabbetiniz sonsuz olsun. Hepsi çok becerikliydi, yürekleri  sevgi dolu, gönülleri zengindi. Duyan gelmiş kocaman bir masa etrafında toplanmış geçmişi tazelemiş, güzel sohbetlerle anıları paylaşmış geleceğe güzel dilekler göndermiştik. Ve köyler gezisini akşam geç vakit sonlandırmıştık. Canlar, canı nazlı bir dal gibi Gülsüm arabasıyla bizi evimize bıraktı. Hiç yorulmamıştı. Tatlı bir mutlulukla uykuya daldık.

Bugün 28 Nisan 2024 Alanya önemli bir liman kenti ve turizm cenneti. Dim Mağarası, Cebeli Reis Dağı’nın batı yamacında. Son yıllarda bulunmuş ve ziyarete açılmıştır. Turist çekme açısından ikinci sıradadır. İlginç bir bir efsanesi anlatılır: mağaranın tabanında oluşan gölün içinde oluşan bir dikitin kucağında çocuğunu  taşıyan bir annenin figürü görülüyormuş dikkatli bakıldığında. Bu ilginç görüntüyü görmek için sabırsızlandım. Mağaranın yakınına kadar çıktık arabayla. Başka türlü bu dik yokuşa zaten kalbim dayanmazdı. sonra  Dim Çayı’nı, Toroslar’ı yüksekten seyrederek kapısına kadar yürüdük. Loş ışıklar içinde sarkıt ve dikitler arasında bir hayli indik. İniş kolaydı ama çıkışta bir hayli yorulduk. Ve efsanenin görüntüsünü izledik. Görülmeye değerdi. Daha sonra Dim Çayı boyunca kah araba sürdük kah yürüdük, Çayın fıskiyelerinde ıslandık. Bu gezi için bizi götüren getiren Ayşe Hanım'ın oğlu Onur’a sonsuz teşekkürler. Onur iyi ki varsın. Bizim için geçen yıl yaptıklarını da asla unutmayacağız. Alanya’nın çarşısı,müzesi, sahili, Kızıl Kulesi gezildikten sonra, Bolu mezunu arkadaşımız Canan Demiröz’ün evinde evinde Ayran, lahmacun ziyafetinden sonra kahve keyfi ve eve dönüş.

Bugün 29 Mayıs 2024 Koro provası vardı. Murat Paşa Belediyesi Kozaklı Komşu Evi’nde provayı izledik. Bitişiğindeki Zerdalilik Yusuf Efendi Camii’nin avlusunda oturup serinledik. Sonra Işıklar Öğretmen Evi’ne gittik. Evimize gelmiş gibiydik. Burada başka öğretmen arkadaşlarla karşılaştık. Yine okul ve meslek anıları… Gün akşama yaklaşırken. Üç Kapılar’a yürüdük. Burası gece bir başka güzeldi. Karaoğlan Parkı’ndan gece manzarası, ordan da kale içinden Yat Limanı’na inmek üzere merdivenlere geldik. İşte olanlar orada oldu bana. Kalbime, yıllara aldırmadan eski alışkanlığım hızlı ve önden yürümekten bir türlü vaz geçemediğim için en önden gidiyordum. Döşeme taşları iyice kayganlaşmış. Çok dikkatli yürüyordum. Merdivenler oldukça dik ve yan tarafında demir parmaklık vardı. Tutunarak iniyordum. Tutunarak yürüyordum. Nasıl oldu hiç anlamadım. Öyle bir kaydım ki… O an ölebilirim korkusu şimşek gibi çaktı çaktı kafamda. Can havliyle ile parmaklığa asıldım, ama sırt üstü düşmekten kendimi kurtaramadım. Aşağı kadar yuvarlanmamak işçin parmaklığa bütün gücümle asıldım. Çok canım yanıyordu ve durabildiğimde avucumun içi demir çapağından parçalanmıştı. Kanlar süzülüyordu. Hepimiz korktuk. Önce hastane geldi aklıma. Sonra Gülcan’ın hatırlatmasıyla elimin fotoğrafını çekip oğluma attım. Tatanoz korkusunu onun sayesinde attım içimden. oğlumun tarifiyle ilk bakım ve tedavisini Gülcan hemşire becerisiyle yaptı. Biraz gezinip yukarı çıktık ve Gülcan’nın evine geldi.

Ertesi sabah gece cadısı iki uykusuz Kadriye ile erken kalkmıştık yine. Hadi bir yürüyelim, hem de taze ekmek alalım kahvaltıya diyerek evden çıktık. Ama biz Kadriye’yle yaramaz çocuklar gibiydik. Yabancı yer demez dolaşır dururduk. İşte yine sokak araları, caddeler derken fırın bulduk, market bulduk ama dönüşte bir türlü evin yolunu bulamadık. Dön Allah dön, başımız döndü dolaşmaktan. Çaresiz Gülcan’a telefon açtım, konum istedi attık. Bir okulun bahçesinde oturduk. Telefonu kapatmadan atmışım çantaya. Kadriye ile ne konuştuysak dinleye dinleye Gülcan buldu bizi gülerek; "Kalkın hadi yaramaz kaçaklar eve gidiyoruz. Yenge şu telefonu da kapat." Çok güldük. Eğlenmiştik. Kaybolmaya değerdi.. sonra biz Antalya’da kaybolmaya alışmıştık.. geçen yıl, bu yıl Lara’daki evimizi bulmakta hep zorlanıyorduk. Güya çıktığımız andan itibaren şu var bu var diye bazı yerleri aklımıza not ediyorduk. Ama dönüşte her seferinde sokak sokak arıyorduk. Bir gece Düden Parkı’ndan dönüşte saatlerce aramıştık hatta korkmaya başladık ki site görevlisini aramak geldi aklımıza onun yardımıyla eve dönmüştük.

Eve geldiğimizde aldığımız ekmeği markette unutmuş olduğumuzu farkettik. Market sahimi kızla bir sohbete daldı Kadriye, diğer aldıklarımızla çıkmışız marketten. Kadriye sohbet edecek birini bulunca kendini bile unuturdu zaten. Bayat ekmekle kahvaltıya razı olduk. Bu arada yüzümüze bakıp gülüyorlardı; "Ne oldu be ne var yüzümüzde. Gene kimin dutlarına daldınız, ağzınız yüzünüz mor lekeler içinde." Doğruydu. Yol kenarlarında karadutlar olmuş parmak gibi. Dayanılır mı? Kadriye meyve gördümü zaten göz hakkı der çeker dalı başlar yemeğe… Onu görünce peki ben dayanabilir miyim. Kendimizden geçerek yemişiz dutları. Eller ağız burun mosmor… Kimin umurunda… Şahaneydi dutlar, hemde dalından… hem de çocukça sahibi çıkar da kızar mı diye düşünmeden. Cevap hazırdı: göz hakkı…

Konser:
Akşam, giyindik, süslendik düştük yola. Bu gece Nevin’in gecesiydi. Söz yazarlığını yaptığı Müzisyen ve besteci Koro Şefi Ergül İşgüzar Bey’in bestelediği iki şarkısı okunacak ve Nevin ödül alacaktı.

Muratpaşa Belediyesi Kültür Merkezi Konser Salonu evimize yakındı, yürüdük geldik. Sanki üçümüz de ödül alacakmışız gibi mutlu ve gururluydu. Keyifle konseri izledik. Arkadaşımız çağırıldı sahneye, kutlandı, çiçeği plaketi verildi. Övücü konuşmalar yapıldı. O an biz de birer Nevin olmuştuk… Bolu mezunu başka arkadaşlar da çıktı yanına. Bizim için güzel, ve anlamlı bir geceydi… Unutulmaz anılar arasına kattık.

Bugün 01 Mayıs 2024. Gizem ve eşi Fahri, Gizem’in kardeşi Onur bizi Çakırlara Arife Hanım’ın Mutfağı denilen nostaljik bir restorana kahvaltıya götürdüler. Ahşap çardaklarda köy sofrasında doğal ürünlerden kır havası koklayarak romantik, sabahın toprak, çiçek, çimen kokan taze havasında güzel bir kahvaltı yaptık. Gezindik unutulmaz anılarla ayrıldık. Eve geldiğimizde ancak ev temizliği, valiz hazırlığı yapacak kadar zamanımız kalmıştı. Son gecemizdi Antalya’da… 

İkinci Bölüm Sonu.

***

- Birinci bölümü okumak için tıklayınız 

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi