Gabriel García Márquez - Hayatı Anlatıya Dönüştüren Adam

Serhan Poyraz

25-10-2026 09:30

Advert

Hani, “Bir kitap okudum, hayatım değişti.” deriz ya; işte benim için de buna benzer bir şey oldu.
 
Hayatım değişmedi, dünyam değişti…
 
Kırmızı Pazartesi benim için böyle bir kitaptı.
 
O ilk sayfayı açıp Santiago Nasar’ın öleceğini herkesin bildiği ama kimsenin cinayeti durduramadığı o gizemli kasabaya adım attığım anda beni sarsan şey, karşılaştığım gerçeğin bütünüyle yabancı olması değildi.
 
Tam tersine, her şey fazlasıyla tanıdıktı.
 
Modern insanın kalabalıkların içinde giderek yalnızlaşmasını, doğadan uzaklaştıkça kendisine de yabancılaşmasını, gözünün önünde olup bitenlere zamanla nasıl kayıtsız kalabildiğini biliyor, insanlığın ilerlerken geride neler bıraktığını uzun zamandır sorguluyordum.
 
Bu yüzden doğayla bağını koruyan kadim kültürlerin dünyaya bakışları beni hep etkilemiştir. Doğayı yalnızca üzerinde yaşanacak bir toprak; hayvanları yalnızca insanın yararlanacağı canlılar; geçmişi de geride bırakılması gereken bir zaman olarak görmeyen bu insanların bilgeliğinde modern insanın unuttuğu bir şeyler olduğuna inanıyorum.
 
Aslında zamanın dümdüz ilerlemediği, geçmişin bugünün içine karıştığı, rüyaların ve sezgilerin hayatın dışında bırakılmadığı, insanların yaklaşan felaketi bildikleri hâlde onu durduramadıkları bir dünyada, gerçek ile gerçeküstü arasına çektiğimiz o kesin çizgi birden anlamını kaybediyor.
 
İşte Kırmızı Pazartesi’de beni asıl yakalayan da buydu.
 
Gabriel García Márquez bana bilmediğim bir gerçeği göstermemişti; inandıklarımı başka türlü anlatmıştı ve bu kitabı okuduktan sonra “Büyülü Gerçekçilik” üzerine daha fazla düşünmeye ve araştırmaya başladım.
 
Gabriel García Márquez ve Alejo Carpentier gibi önemli isimlerin, Jorge Luis Borges gibi gerçekliğin sınırlarını başka biçimlerde zorlayan yazarların yetiştiği Latin Amerika coğrafyasının kadim zamanlarını düşündüğümde; büyülü gerçekçiliğin yalnızca nesnelerin hareket etmesi, geçmişten gelen masalların anlatıya karışması ya da gerçeğin üzerini hayal gücüyle örten edebî bir akım, bir yazım türü türü olmadığını anladım.
 
Kadim halkların acıları, bellekten silinmek istenen katliamlar, sömürgeciliğin bıraktığı yaralar, doğayla birlikte yaşamanın getirdiği inançlar ve bütün bunların modern dünyanın dayattığı değişimlerle karşılaşması, bu anlatıların gerçekliğini oluşturuyordu.
 
Olağanüstü saydığımız kimi olayların başka bir kültürün gündelik hayatında hiçbir şaşkınlık uyandırmadan kabul edilmesi, gerçekliğin görecelilikle yani onlara hangi gözle baktığımızla da ilgili olduğunu gösteriyordu.
 
Nihayetinde benim için büyülü gerçekçilik, insanın ve toplumların hafızasında yaşamaya devam eden başka türlü bir gerçekliği anlatmanın biçimi olarak anlamını buldu.
 
Bu yazarlardan; böyle büyük hayal gücü mimarlarından birinin kadim bir coğrafyanın belleğinden yola çıkarak yeryüzünün en görkemli yalnızlıklarından birini romanlarında nasıl inşa ettiğini anlamak, benim için artık kaçınılmaz bir karara dönüşmüştü.
 
Gabriel García Márquez’i anlatmalıydım…
 
Onun kendi ifadesiyle hayat, sadece insanın başından geçenlerden ibaret değildi. Aslolan hayat, geriye dönüp baktığında hatırladıkları ve onları anlatabilmek için zihninde yeniden kurduklarıydı.
 
O, bu yüzden insanın tek bir hayatı olduğuna inanmıyordu; herkesin dışarıdan görünen bir hayatı, yalnızca yakınlarının bildiği başka bir hayatı ve kimsenin bilmediği, kendi içinde sakladığı üçüncü bir hayatı olduğunu söylüyordu.
 
Gabriel García Márquez’in hayatını gerçek anlamda anlatmanın zorluğu  tam da burada başlayacaktı çünkü onu, doğduğu tarihten başlayıp çocukluğuna, gazetecilik yıllarına, yazdığı kitaplara, aldığı ödüllere ve öldüğü güne doğru ilerleyen sıradan bir biyografinin içine yerleştirmek, Macondo’yu yalnızca haritalarda bulunmayan hayali bir kasaba olarak tarif etmeye benzeyecekti. Söyleyeceklerimin hiçbiri yanlış olmayacak ama o kasabayı Macondo; o hayatı da Márquez’in hayatı yapan asıl şey eksik kalacaktı.
 
Bir insanı yalnızca yaptıklarıyla anlatamazsınız; onu çocukluğundan taşıdığı korkularla, ailesinden miras kalan hikâyelerle, yıllar geçtikçe başka anlamlara bürünen hatıralarla ve bütün bir ömür boyunca peşinden ayrılmayan hayalleriyle birlikte tanımanız gerekir.
 
Hele söz konusu kişi Gabriel García Márquez ise…
 
Bir eşyayı ya da bir insanı yalnızca adıyla tanımlamanın onun anlamını kavramaya yetmeyeceğini, yıllar önce Yüzyıllık Yalnızlık romanında Macondo’nun üzerine çöken o tuhaf unutkanlık salgınını anlatırken zaten kendisi göstermişti.
 
Kasabanın insanları hafızalarını kaybetmeye başladıklarında José Arcadio Buendía, çevresindeki nesnelerin üzerine adlarını yazmış fakat bir süre sonra sadece isimleri hatırlamanın yeterli olmayacağını fark ederek onların ne işe yaradıklarını da kaydetmeye başlamıştı.
 
Kader, Gabriel García Márquez için en acımasız ama bir o kadar da büyülü gerçekçi senaryosunu yazarın ömrünün sonuna saklamıştı.
 
Macondo halkını eşyaların üzerine etiketler yapıştırmak zorunda bırakan o meşhur unutkanlık salgını, satırların arasından sızıp onu kurgulayan adamın yaşlılığını esir aldı. Hayatının son demlerinde anıların silindiği boş bir odada yaşayan Márquez’in bu dramatik sonu, aslında modern dünyada edebiyatın gerçekle kurduğu en büyük bağdı.
 
İşte bu yüzden onun hayatını anlatırken ilk adımı atmaya hafızadan yani onun kaybından başlamalıydım.
 
Hikâyelerle örülmüş bir ömrün son perdesi, sessiz bir başkent odasında kapanıyordu.
 
Mexico City’de…
 
Yağmur bulutlarının gökyüzünü kapladığı donuk ve kurşuni bir öğleden sonraydı.
 
Şehir bütün gürültüsüyle yaşamaya devam ederken, Mexico City’deki bir evin çalışma odasında zaman dışarıdakinden farklı akıyordu.
 
Seksenli yaşlarının ortalarını çoktan geçmiş olan Gabriel García Márquez masasının başında tek başına oturuyor; önündeki eski daktilonun soğuk tuşları, beyaz kâğıtlar, birkaç kalem ve yarım bırakılmış kahve fincanı yıllardır olduğu gibi onun bir şeyler yazmasını bekliyordu.
 
Eşi ise içeride, mutfağı çekip çeviriyordu. Gabriel ona seslenmek istediğinde, uzun zamandır hayatının hemen her döneminde yanında bulunan, yokluğu varlığa dönüştürmeyi herkesten iyi bilen kadının adı zihninde belirmedi.
 
Önündeki daktilonun tuşlarına baktı. Bütün harfler her zamanki yerlerindeydi ve sanki doğru sırayla yan yana geldiklerinde ona yardım edebilirlermiş gibi bir süre onları bekledi fakat elli yılı aşkın bir zamanı birkaç heceye sığdıran o isim, zihninin karanlık bir yerinde saklanmaya devam ediyordu.
 
Tam o sırada masasının üzerindeki sarı güle gözü ilişti.
 
Onun orada bulunması tesadüf değildi çünkü yıllar boyunca yazmaya başlamadan önce masasında sarı bir gül bulunmasını istemiş, o gülü oraya koyan da hep aynı kadın olmuştu. Şimdi zihni kadının adını kendisinden esirgese de çiçeğin ne anlama geldiğini henüz unutmamıştı.
 
Gabriel elini güle doğru uzatırken yıllar önce Stockholm’de Nobel Ödülü’nü almaya hazırlandığı günlerin görüntüsü bir anlığına zihninden geçti. Eşi, kötü talihi uzak tutacağına inandığı sarı güllerin o gün de yanlarında olmasını istemişti.
 
Demek ki o kadın yalnızca hayatının içinde değildi; yazdığı kitapların, aldığı yolların, korkularının, uğurlarının ve kelimelerinin arasında da görünmeden dolaşıyordu. O anda adı yoktu ama kendisi hâlâ oradaydı.
 
Bu, hafızasının ona oynadığı büyülü bir oyun gibiydi.
 
Çocukken Aracataca’daki o büyük ve gölgeli evde, ölülerden yaşayan insanlardan söz eder gibi bahseden anneannesi Tranquilina’nın sükûnetine benzeyen bir kabullenişle karşısındaki sarı güle bakmaya devam etti.
 
Bir süre sonra kütüphanesinde duran Yüzyıllık Yalnızlık kitabına gözü takılınca; “Macondo…” diye mırıldandı.
 
Yıllar önce kendisinin yarattığı kasabanın içinden boğuk bir ses yükseldi.
 
— Hatırla!
 
Yaşlı Gabriel gözlerini kapattığında hafızasının geri çekilen sularının altından bambaşka bir zaman yükselmeye başladı.
 
Dünya henüz yeniydi…
 
O günlerde zaman, saatlerin gösterdiği kadar basit değildi. Güneşin ve ayın henüz kardeş sayıldığı, toprağın üzerinde ayak izi bulunmayan yolların uzandığı, iklimini rüzgârın belirlediği Karayipler yakınındaki Magdalena’nın yerleşim yerlerinde birçok şeyin adı yoktu; nesnelerden söz etmek isteyenlerin onları parmaklarıyla göstermesi, geçmişten bahsetmek isteyenlerin ise çocukluk hafızalarına güvenmesi gerekiyordu.
 
Sonra…
 
Dünya eskiyip modernleşme ihtiyacı hissedince güneşle ay aynı saat kadranlarına hapsedildi ve güneş ayı kovalamaya hiç bıkmadan devam etti; zaman on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla döndü.
 
Artık toprağın üzerinde betonun ayak izleri büyümüş, iklimini rüzgârların değil demiryollarının ve gelip geçen şirketlerin belirlediği günlerde adsız pek az şey kalmıştı; nesnelerden söz etmek isteyenlerin onları faturalarla kanıtlaması, geçmişten bahsetmek isteyenlerin ise kimsenin inanmadığı kendi gölgelerine güvenmesi gerekiyordu.
 
Aracataca’nın nerede bitip yıllar sonra “Macondo” adını alacak dünyanın nerede başladığının pek de anlaşılamadığı o coğrafyada, henüz hiçbir romanın sayfalarından çıkmamış sarı kelebekler açık kapılardan içeri giriyordu. Bir odanın kapısını açtığınızda havalanan bir düzine kelebeğin kanat sesi, sabah kahvesinin taşması kadar olağan karşılanıyordu.
 
Zamanın kendi üzerine katlandığı bu kasabada düz bir çizgi hâlinde ilerleyen belki de tek şey, ortasından geçen demiryoluydu ama o raylar bile insanları, yıllar sonra dönüp anlatacakları hatıralara taşıyordu.
 
Nitekim 1930’ların başlarında sıcak ve nemli bir sabah, muz ağaçlarının arasından ilerleyen tren Aracataca’ya yaklaştığında düdüğünün sesi kasabanın üzerine yayıldı.
 
Trenin penceresinden dışarıya bakan Luisa Santiaga Márquez Iguarán, kasabasına yıllar sonra yeniden dönüyordu. Ailesinin bütün itirazlarına rağmen sevdiği adamla evlenmek için geride bıraktığı ev, anne babası ve oğlu biraz sonra yeniden karşısında olacaktı.
 
O sırada büyük evin içinde de alışılmadık bir hareketlilik vardı.
 
Gabito, kadınların kendisini neden böylesine önemli bir karşılaşmaya hazırladıklarını anlamaya çalışırken trenin düdüğü bir kez daha duyuldu.
 
— Geldi, Gabito… Annen geldi. Trenin düdüğünü duyuyor musun?
 
Anne...
 
Gabito, anneannesinin ve teyzelerinin söylediği bu kelimeyi biliyordu fakat onu zihninde bir yüze dönüştüremiyordu. Annesi, onun çocuk dünyasında yaşayan bir hatıradan çok, evin büyüklerinin zaman zaman sözünü ettiği uzak birine dönüşmüştü.

Akşamın ilerleyen saatlerinde ev yeniden kendi sessizliğine çekildiğinde Gabito uyuyamadı. Trenin düdüğü, annesinin yüzü ve onu gördüğünde hissettiği yabancılık zihninde birbirine karışıyor, koridorlardan gelen ayak sesleriyle birlikte büyüyordu.
 
Yatağından kalkıp anneannesinin odasının kapısında durdu.
 
— Geceleri koridorda yürüyen, pencereleri açık bırakıp uyuyan kim, anneanne?
 
Tranquilina başını bile kaldırmadan, ölüm ile hayat arasındaki sınırın başkalarının sandığı kadar kesin olmadığına yıllar önce karar vermiş insanların rahatlığıyla cevap verdi.
 
— Gidenlerden biri, Gabito. Sadece onlardan biri… Korkma, haydi sen uykuna dön.
 
Gabito başını kaldırıp duvara baktı. Sarı kelebeklerden biri tavana yakın bir yerde kanatlarını açıp kapatıyor, ötekiler sanki geceyi kirletmemeye çalışır gibi sessizce duvarlara konuyordu.
 
— Ama duvarlar bugün sarı kelebek tozuyla terliyor anneanne. Bu sabah muz treniyle gelen kadının annem olduğunu söylüyorsunuz ama yüzünü ne kadar düşünsem de annem olarak hatırlayamıyorum.
 
Tranquilina cevap vermek yerine pencereye döndü. Magdalena’nın üzerinde biriken koyu bulutlar avluyu karartmış, biraz önce muz yapraklarını kıpırdatan rüzgâr kesilmişti.
 
İlk damla cama vurduğunda Gabito da başını çevirdi.
 
Ardından bir başkası geldi.
 
— Hay aksi, yağmur başlıyor.
 
Gabito şaşkınlıkla anneannesine baktı.
 
— Ne olmuş yağmur başladıysa?
 
Tranquilina, söyleyeceği şey dünyanın en olağan gerçeğiymiş gibi pencerenin dışına bakmaya devam etti.
 
— Öyleyse yağmur mürekkebi eritip hatırladıklarını da silmeden önce masana git ve yaz her şeyi.
 
Bir yağmur damlası cama vurdu.
 
Ardından bir tane daha…
 
Gabriel García Márquez gözlerini açtı.
 
Aracataca’nın nemli gecesi, Tranquilina’nın sesi, muz ağaçları ve çocukluğunun koridorlarında dolaşan bütün o görünmez misafirler çekilerek yerlerini Mexico City’deki çalışma odasına bırakmışlardı fakat yağmur hâlâ oradaydı.
 
Camdan aşağı ağır ağır süzülen damlaların ardında şehir birbirine karışıyor, binaların keskin çizgileri eriyor, sokak lambaları uzuyor ve dışarıdaki dünya henüz kurumamış bir suluboya resim gibi biçimini kaybediyordu.
 
Az önce çocukluğunda annesinin yüzünü bulamamış, şimdi ise hayatının büyük bölümünü birlikte geçirdiği kadının adını hatırlayamamıştı.
 
Hayatının başlangıcıyla sonunu birbirine bağlayan zaman, kuyruğunu ısıran bir yılan gibiydi.
 
Masasındaki sarı güle baktı. Sonra gözü raftaki Yüzyıllık Yalnızlık kitabına yeniden iliştiğinde kendi yarattığı insanların unutmaya karşı buldukları çare aklına geldi.
 
Yine aynı şeyi yapabilirdi.
 
Çekmecesinden birkaç küçük sarı not kâğıdı çıkardı. Kalemini eline aldığında bir süre ne yazacağını düşündü.
 
Sonra kitaplığın üzerinde duran eski aile fotoğrafına uzandı.
 
Fotoğrafın içindeki insanlar yıllardır aynı yerde, aynı yüzlerle duruyorlardı. Bazıları çoktan ölmüş, bazıları dünyanın başka köşelerine savrulmuş, bazılarıysa yalnızca onun zihninde yaşamaya devam etmişti.
 
Gabriel, parmaklarını fotoğrafın kenarında gezdirirken çocukluğunun geçtiği evin avlusunu, anneannesinin sesini ve dedesinin elini yeniden hatırladı.
 
Küçük kâğıtlardan birine tek bir kelime yazdı.
 
“Aracataca”
 
Ardından altına ekledi; “ Her Şeyin Başladığı Ev”
 
Kâğıdı fotoğrafın kenarına iliştirdiğinde zaman henüz kendisinin bile hatırlayamayacağı kadar küçük olduğu o ilk sabaha doğru ilerlemeye başladı…
 
Kolombiya’nın kuzeyinde, Magdalena bölgesinin muz ağaçlarıyla kaplı, güneşle kavrulan sokaklarından birinde, yüksek tavanları, geniş avlusu, kireç badanalı duvarları, ahşap kapıları ve tropikal iklimin nemini içine çekmiş odalarıyla, dışarıdan bakıldığında çevresindeki evlerden pek de farklı görünmeyen eski bir ev vardı.
 
Ancak bu evin kapısından içeri giren biri, dışarıda saatlerle ölçülen zamanın içeride başka türlü aktığını, geçmişin çoktan geride kalmış bir dönem değil, odalarda yaşamaya devam eden görünmez bir misafir olduğunu ve ölülerin hatıralarının duvarlara sinmiş kokular kadar doğal karşılandığını kısa sürede anlayabilirdi.
 
Evin ortasındaki avluya açılan odaların kapıları gün boyunca açık tutuluyor, tropikal güneşin altında ağırlaşan hava muz yapraklarının arasından geçerek içeri doluyor, ahşap panjurların aralıklarından süzülen ışık eski mobilyaların üzerinde yer değiştirirken duvarlarda asılı aile fotoğraflarındaki yüzler sanki bu hareketi sessizce izliyordu.
 
Avludan yükselen ıslak toprak kokusuna mutfakta hazırlanan yemeklerin, eski ahşabın ve çekmecelerde yıllardır saklanan mektupların kokusu karışıyor, açık kapılardan giren böcekler, kuş sesleri ve uzaktan duyulan tren düdükleri evin içinde yaşayan insanların konuşmalarına eşlik ediyordu.
 
Bu evde geceleri koridordan gelen bir ayak sesinin mutlaka yaşayan birine ait olması gerekmiyor, yıllar önce ölmüş bir akrabanın adının anılması kimseyi şaşırtmıyor, rüyalarla gündelik hayat arasında başka evlerde olduğu kadar kesin sınırlar bulunmuyordu; çünkü evin hanımı Tranquilina Iguarán, ölülerin varlığını açıklanması gereken olağanüstü bir olay olarak değil, aile hayatının eskiden beri süregelen doğal bir parçası olarak kabul ediyordu.
 
Evin erkeği Albay Nicolás Ricardo Márquez Mejía ise bambaşka bir geçmişin ağırlığını taşıyordu. Kolombiya’nın iç savaşlarından kalma hatıraları, silahların sustuğu yıllarda bile zihninde yaşamaya devam ediyor, evin duvarları arasında bazen bir savaşın, bazen kaybedilmiş bir arkadaşın, bazen de insanın ömrü boyunca peşinden ayrılmayan bir pişmanlığın hikâyesi dolaşıyordu.
 
Tranquilina’nın dünyasında ölüler geçmişten çıkıp bugüne gelebilirken Albay’ın dünyasında geçmiş zaten hiçbir zaman bütünüyle sona ermiyordu.
 
Evin dışında ise Aracataca, muz plantasyonlarının ve demiryolunun çevresinde nefes alan bir kasabaydı. Yabancı şirketlerin, ticaretin ve modernleşmenin getirdiği hareketlilik eski ailelerin hatıralarıyla, iç savaşların bıraktığı izlerle ve Karayip halklarının kuşaktan kuşağa aktardıkları anlatılarla aynı sokaklarda karşılaşıyordu.
 
6 Mart 1927’de de sonradan bütün dünyanın öğreneceği yeni bir anlatı başlamak üzereydi.
 
O sabah Luisa Santiaga Márquez, Gabriel Eligio García ile evliliğinden dünyaya gelecek on bir çocuğundan ilkini doğuracaktı.
 
Yağmur şiddetini arttırmıştı…
 
Sabahın dokuzuna doğru şiddetli bir sağanak kasabanın üzerine boşalırken doğumun başlamasıyla birlikte evin alışılmış düzeni değişmiş, odalar arasında gidip gelen kadınların ayak sesleri çoğalmış, içerideki telaş avluya kadar taşmıştı.
 
O sırada Francisca Teyze odanın kapısından başını uzatarak heyecanla bağırdı.
 
— Oğlan! Oğlan!
 
Bir an sonra yeniden içeri döndüğünde çığlıkları değişti.
 
— Rom! Rom!
 
Dışarıdan onu duyanlar romun doğumu kutlamak için istendiğini zannetti fakat o anda odanın içinde bulunanların kutlama yapacak zamanı yoktu. Yeni doğan bebek güçlükle nefes alıyor, göbek kordonunun yarattığı tehlike yüzünden telaş giderek büyüyordu.
 
Ebe Santos Villero’nun müdahalesi sırasında ortaya çıkan güçlüğe tam o sırada odaya giren Misia Juana de Freytes yetişmiş, Luisa’nın yataktaki konumunu düzelterek doğumun en kritik anının atlatılmasına yardımcı olmuştu.
 
Ancak bebeği canlandırmak kolay olmamış, Francisca Teyze onun öleceğinden korkarak acil durumlar için hazır bulundurulan vaftiz suyunu üzerine dökmüştü.
 
Sonunda bebeğin ilk ağlaması duyulduğunda odadaki kadınlar rahat bir nefes aldı; dışarıda yağmur hızla yağmaya devam ederken içeride henüz dünyaya gelmiş bir çocuğun sesi yükseliyordu.
 
Bebeğin yaşamından duyulan endişe nedeniyle ona hemen bir ad verildi.
 
Gabriel José García Márquez…
 
Babasının adı Gabriel’di; José adı ise mart ayının azizi San José’ye gönderme yapıyordu.
 
Misia Juana de Freytes, bebeğin dünyaya gelişinin aileler ve dostlar arasında sağladığı uzlaşmanın anısına üçüncü bir ad daha önerdi.
 
De la Concordia…
 
Ne var ki üç yıl sonra yapılacak resmî vaftiz töreninde bu üçüncü ad unutulacaktı.
 
Henüz dünyaya geleli birkaç saat olmuş bir çocuğun hayatında, unutmak böylece ilk kez kendisine verilmek istenen bir isimle ortaya çıkmıştı.
 
Gabriel José de la Concordia García Márquez…
 
Yıllar sonra bütün dünya onu Gabriel García Márquez olarak tanıyacaktı fakat o sabah Aracataca’daki evde bulunan hiç kimse, az önce ölümün kıyısından dönen bu bebeğin büyükannesinin ölülerle dolu dünyasını, dedesinin savaşlarını, muz trenlerini, kaybolmuş kasabaları ve unutulmaya terk edilmiş insanları romanlarının içine taşıyacağını bilmiyordu.
 
Minik Gabriel, kendisinden önce yaşanmış bütün o hayatların ortasında henüz hiçbir şey hatırlamadan uyuyordu ve çocukluğunun belirleyici yıllarını öz anne babasıyla ya da kendisinden sonra doğacak kardeşleriyle değil; bu büyük eski evde, dedesi, anneannesi, teyzeleri ve evin diğer kadınları arasında geçirecekti.
 
Mexico City’de yağmur hafif çiseliyordu…
 
Gabriel García Márquez, önündeki sarı kâğıtta yazılı kelimelere bakıyordu.
 
“Aracataca — Her Şeyin Başladığı Ev”
 
Dünyaya geldiği sabahı kendisine anlatan kadınların sesleri artık çok uzaklardan geliyordu ama onların anlattıklarıyla kendi gözleriyle gördükleri arasındaki sınır, yıllar içinde silinmişti.
 
Fotoğrafı eline alıp biraz daha yakından baktığında Albay Nicolás’ın yüzü, zamanın fotoğrafın üzerine bıraktığı solgunluğun içinde yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Dedesi, altın çerçeveli yuvarlak gözlüklerinin ardından ona bakıp gülümsedi. Ardından çocukluğunun bütün karmaşası içinde kendisini güvende hissettiği o tanıdık ses kulaklarında çınladı.
 
— Gabito…
 
Yaşlı Gabriel bir an için gözlerini kapattı.
 
Karşısında ne bir doğum odası vardı ne de tanıyamadığı annesinin yüzü. Küçük bir çocuğun, kendisinden çok daha büyük nasırlı bir elin içine yerleşmiş parmakları vardı.
 
İkinci sarı not kâğıdını önüne alıp üzerine yazdı.
 
“Dedemin Elinden Tuttuğum Yıllar: 1927–1937”
 
Kâğıdı Albay’ın fotoğrafının yanına iliştirdiğinde bu kez anneannesi Tranquilina’nın sesi kulaklarında çınladı.
 
— Safların safı Bakire Meryem!
 
Tranquilina bazen şarkının tam ortasında susar, evin içinde kimsenin beklemediği bir anda kadere meydan okur gibi böyle bağırırdı.
 
Gabito bu haykırışın ne anlama geldiğini uzun süre anlayamamıştı ama çok fazla da şaşırmıyordu bu duruma çünkü anneannesi zaten ilginç bir kadındı.
 
Tranquilina’ya göre sallanan bir koltuğun hareket etmesi için mutlaka üzerinde birinin oturması gerekmiyor, avluda ansızın duyulan yasemin kokusunun kaynağı her zaman çiçekler olmuyor, yere düşen bir ip parçası yaklaşan talihin işareti sayılabiliyordu.
 
Evin içinde görülen düşler de sabah uyandığınızda geride bırakılacak görüntüler değildi; Tranquilina onları dikkatle dinler, yorumlar ve kimi zaman günün nasıl geçeceğine ilişkin kararlarını bile bu yorumlara göre verirdi.
 
Gabito bir sabah anneannesini avluda düşünceli düşünceli otururken bulduğunda, onun neden bu kadar sessiz olduğunu merak ederek yanına yaklaşmıştı.
 
— Ne oldu anneanne? Neden böyle oturuyorsun?
— Gece bir rüya gördüm, Gabito. Her yer sis altındaydı.
— Kötü bir şey mi olacak yani?
 
Tranquilina derin bir nefes alıp çocuğun yüzüne baktı.
 
— Henüz ne anlama geldiğini bilmiyorum. Ben anlamını çözene kadar da ne kimse mutfağa girecek ne de bahçe kapısını açacak. Gün daha başlamadı, gel otur yanıma.
 
Gabito için şaşırtıcı şey, henüz gerçekleşmemiş bir şeyin de insanlar tarafından böylesine doğal bir biçimde bilinebileceğine olan anneannesinin sarsılmaz inancıydı.
 
Gündüzleri bu dünya ona olağanüstü geliyordu fakat güneş batıp odaların köşeleri karanlıkta kaybolduğunda, Tranquilina’nın büyük bir sakinlikle sözünü ettiği ölülerin evin içinde gerçekten dolaşabileceği düşüncesi onu korkutuyordu.
 
Ayrıca, evin yalnızca Tranquilina’dan ibaret olmayan kalabalık kadınlar dünyası onun merakını her gün başka bir yönden besliyordu.
 
Teyzeler, akrabalar, hizmetli kadınlar ve evin gündelik işlerini üstlenen diğer insanlar kendi aralarında konuşurken çoğu zaman küçük Gabito’nun yanlarında bulunduğunu unutuyor; acılarını, sevinçlerini, başkalarından sakladıkları sırları onun anlamayacağını düşünerek birbirlerine anlatıyorlardı.
 
Oysa Gabito, konuşulanların hepsini kavrayamasa da sözcüklerin ardında gizlenen duyguları sezebiliyor, kimi zaman kadınların birbirlerine söyleyemedikleri şeyleri de yüzlerinden okuyabiliyordu.
 
Bu evde insan bedenine ilişkin ilk şaşkınlıklarını da yaşadı.
 
Kendisini bildi bileli dişlerini fırçalaması konusunda ısrar eden Mina’nın geceleri kendi dişlerini çıkarıp bir bardak suya bırakması, küçük Gabito’nun aklının almadığı mucizelerden biriydi.
 
Mina’nın dişlerini çıkarabilmesi, ona göre anneannesinin anlattığı Guajira büyülerinin varlığını kanıtlayan olağanüstü bir yetenekti.
 
Bir gün merakına yenilip kadından ağzını açmasını istemiş, üst dişlerin ardında saklı olduğunu düşündüğü gözlerin ve beyninin alt kısımlarını görebileceğini ummuştu fakat karşısında sadece dişsiz bir damak görünce büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak; “Peki ötekiler nerede?” diye sormuştu.
 
Mina onun neyi aradığını anlamayınca Gabito daha da şaşırmıştı ama aklına güzel bir fikir gelince kendisinin de böyle çıkarılıp takılabilen dişlere sahip olması için diş hekimine götürülmesini istemişti. Böylece dişlerini fırçalamak zorunda kalmayacak, anneannesi ya da Mina onları bir bardak suyun içinde temizleyebilecekti. Kendi zihninde son derece mantıklı görünen bu çözümün yetişkinler tarafından neden ciddiye alınmadığını anlaması kolay olmamıştı.
 
Ancak evdeki her merakının karşılığı böyle insanı gülümseten bir hayal kırıklığı değildi, çocuk ruhunda çatlaklar açan anlar da yaşanıyordu.
 
Altı yaşlarındayken çamaşırcı Matilde Armenta’nın doğum yaptığı odaya yanlışlıkla girdiğinde kadınların telaş içinde bir yatağın çevresine toplandığını, sıcak su taşındığını, ebenin doğumu gerçekleştirmek için kan ter içinde kaldığını görmüş ve ilk kez bir insanın dünyaya gelişinin ne kadar acılı, korkutucu ve aynı zamanda şaşırtıcı bir olay olabileceğiyle karşılaşmıştı.
 
Küçük Gabito, odanın bir köşesinde olup bitenleri anlamaya çalışırken kadınlardan biri onu fark etmiş, elinden tutup dışarı çıkarmıştı.
 
— Burada ne işin var senin?
 
Gabito cevap veremeden kadın onu koridora çıkardı.
 
— Gördüklerini unutacaksın!
 
O güne kadar bebeklerin dünyaya nasıl geldiğine ilişkin anlatılan leylek hikâyesi ile kendi gözleriyle gördükleri arasında büyük bir fark bulunduğunu anlamıştı ama yine de bu farkın nedenini açıklayacak bilgiye henüz sahip değildi.
 
Üstelik yıllar geçtikçe çocukluğunda yetişkinlerin kendisinden saklamaya çalıştığı şeylerin yalnızca doğumla ilgili olmadığını; insanların bedenlerine, birbirlerine duydukları yakınlığa, aralarındaki ilişkilere ve kendilerinden bile gizledikleri isteklere kadar uzandığını fark edecekti.
 
Evde çalışan kadınlardan birinin kızı olan Trinidad’la yaşadığı ilk bedensel yakınlık da bu keşiflerden biriydi.


Gabito’nun çocukluğundan ergenliğe yaklaşan duyarlılığına uzanan yılların birinde, kendisinden birkaç yaş büyük Trinidad’ın bedeninden birkaç yaş küçük kıyafetler giydiği bir gece avluda duyulan müzik eşliğinde onu dansa kaldırması, daha önce anlamını bilmediği bir heyecanla tanışmasına neden olmuştu.
 
O anı yıllar sonra hatırladığında, müziğin kendisinden çok kızın yakınlığını, teninin dokunuşunu ve çocukluk dünyasında henüz bir adı bulunmayan o duygunun şaşkınlığını anımsayacaktı.
 
Bu büyük evin kadınları ona yalnızca gündelik hayatı öğretmekle kalmamış; insanın kendi bedenini, korkularını, meraklarını ve başkalarıyla kurduğu ilişkileri anlamaya çalışırken karşılaştığı ilk soruların da kaynağı olmuşlardı.
 
Bütün bu kadınların arasında küçük Gabriel’in kendisini bütünüyle güvende hissettiği insan ise dedesiydi.
 
Albay Nicolás Márquez…
 
Tranquilina’nın görünmez varlıklarla dolu dünyasında neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayırt edemeyen Gabito, dedesinin yanına gittiğinde ayaklarının yeniden yere bastığını hissediyordu.
 
Albay, altın çerçeveli yuvarlak gözlükleri, geniş alnında seyrelmiş kır saçları ve ağır ağır konuşma alışkanlığıyla, torununun gözünde söylediklerinden kuşku duyulmasına gerek olmayan bir insandı.
 
Evde küçük tamiratlar yapar, elindeki alet çantasıyla odaları dolaşır, arka avludaki tulumbadan fıçılara su çeker, ilerleyen yaşına rağmen birçok işi kendisi görürdü. Yalnızca botlarının bağcıklarını bağlamak için eğildiğinde nefesinin kesildiğini söyler ve bu işi küçük Gabito’ya bırakırdı.
 
Dedesinin ayaklarının dibine çömelip bağcıkları bağlarken savaşlara katılmış, silah taşımış, hayatı boyunca birçok insanın karşısına korkusuzca çıkmış bu adamın kendisinden yardım istemesini büyük bir ayrıcalık olarak görüyor, bu görevi yerine getirmekten gurur duyuyordu.
 
Albay’ın geçmişinde “Bin Gün Savaşı” vardı.
Kolombiya’yı yıllarca ikiye bölen, Liberallerle Muhafazakârları karşı karşıya getiren bu savaş sona ermişti ama hatıraları Nicolás’ın hayatından çıkmamıştı.
 
Barış zamanlarında insanlar arasında uzlaşma sağlamaya çalışan, konuşurken kelimelerini dikkatle seçen bu adamın bir zamanlar savaş meydanlarında korkulan bir düşman olması, Gabito’nun henüz kavrayamadığı insana dair çelişkilerden biriydi. Üstelik Albay’ın askeri rütbesi bir harp akademisinden değil, savaşın kendisinden geliyordu.
 
Savaş bittikten sonra devletin gazilere bağlamayı vaat ettiği emekli aylığını alabilmek için yıllarca uğraşmış, dilekçeler doldurmuş, tanıklar bulmuş, belgeler hazırlamış fakat beklediği para bir türlü gelmeyince o büyük evin içinde bu aylığın geleceğine ilişkin umut, zamanla ailenin gündelik hayatının ayrılmaz bir parçasına dönüşmüştü.
 
Anneannesi Tranquilina, maddi sıkıntılardan söz edildiğinde er geç aynı sonuca varıyordu.
 
— Tasalanmayın, emeklilik ikramiyesi bütün dertlerimize deva olacak.
 
Gabito için bu bekleyişin anlamı başlangıçta yalnızca yetişkinlerin sık sık tekrarladığı bir kelimeden ibaretti.
 
Emeklilik…
 
Ancak ileride bu kelimenin yalnızca para anlamına gelmediğini, insanın geçmişte yaptıklarıyla bugünkü hayatı arasında devletin kurmayı vaat ettiği ama bir türlü yerine getirmediği bir borç ilişkisini de anlattığını kavrayacaktı.
 
O büyük evde anlatılan hikâyelerin hepsi aileye ait değildi…
 
Kasabanın dışından, muz plantasyonlarının arasından, demiryolunun geçtiği yerleşim yerlerinden ve insanların çalışmak için geldikleri uzak bölgelerden taşınan hikâyeler de vardı.
 
Ancak anlatılanlar ne Tranquilina’nın hayaletlerine ne de Mina’nın çıkarılıp takılabilen dişlerine benziyordu. Gabito, evin dışındaki dünyada da anlaşılması güç gerçekler olduğunu öğreniyordu.
 
1928 yılının o uğursuz Aralık günlerinde, muz şirketi işçilerinin grevi Ciénaga’daki demiryolu istasyonunun çevresinde kanlı bir sona ulaştığında, Gabito henüz yirmi bir aylık bir bebekti.
 
Demiryolları o güne kadar muz şirketinin ürünlerini limanlara, işçileri plantasyonlara ve yolcuları başka şehirlere taşıyordu fakat o günlerde rayların çevresinde yıllar sonra bile üzerinde uzlaşılamayacak bir felaket yaşandı.
 
Askerler, çalışma koşullarının iyileştirilmesini isteyen işçilerin ve ailelerinin bulunduğu kalabalığın üzerine ateş açmıştı.
 
Kaç kişinin öldüğü hiçbir zaman kesin olarak belirlenemedi. Resmî açıklamalarla görgü tanıklarının anlattıkları birbirini tutmadı hatta sayıların etrafındaki tartışma, olayın kendisinden daha uzun sürdü.
 
Gabito o günleri hatırlayamayacak kadar küçüktü. Yine de büyüdükçe dedesinden dinlediği hikâyeler, hiç görmediği bir meydanı zihninde kurmasına yol açtı.
 
Bir zamanlar savaş meydanlarında bulunmuş, insanın insana kıydığına tanıklık etmiş dedesinin, silahlar sustuktan yıllar sonra bile bu olaydan söz etmek, hatırlatmak zorunda kalması, Gabito’nun anlamakta zorlandığı diğer şeylerden biriydi.
 
— Peki dede, o kadar insan öldüyse neden kimse bilmiyor?
 
Albay Nicolás torununun sorusuna hemen cevap vermedi. Yaşadığı onca şeyden sonra, insanların bildikleriyle söylemeye cesaret ettikleri arasındaki farkı anlatmanın kolay olmadığını düşünüyordu.
 
— İnsanlar bazen bildiklerini de unutmak ister, Gabito.
 
Yıllar sonra Gabriel García Márquez, dedesinden dinlediği bu katliamı Yüzyıllık Yalnızlık’ın sayfalarında yeniden kuracak; makineli tüfeklerin taradığı kalabalığı, ölülerle dolu tren vagonlarını ve ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi davranan insanları Macondo’nun tarihine yerleştirecekti.
 
Kasabada kimsenin ölmediği söylenecekti ama José Arcadio Segundo, gözleriyle gördüklerini inkâr edemeyen bir insan olarak kalacaktı…
 
Gabito büyürken, Aracataca’nın eski canlılığını kaybetmesiyle dedesinin yaşlanması birbirine karıştı. Gabito, dedesinin yaşlandığını ilk kez onun saçlarındaki beyazlardan ya da yüzündeki çizgilerden değil de birlikte yapabildikleri şeylerin azalmasından anlıyordu.
 
1935’te bir sabah Albay, mango ağacının yaprakları için kurulan ağlara takılan papağanını kurtarmak üzere merdivene çıktı ve düştü. O günden sonra bir daha eski gücüne kavuşamadı. Dedesiyle yaptığı uzun yürüyüşler biterken o güçlü adamın baston sesi koridorlarda duyulmaya başladı.
 
Gabito o dönemde, 1936’da devlet okuluna geçtiğinde Aracataca’daki büyük evin dışında başka bir dünyanın varlığını daha belirgin biçimde hissetmeye başlamıştı. Okulun duvarları arasında kendisine öğretilenlerle evde dinlediği hikâyeler her zaman birbirine benzemiyordu. Öğretmenlerin anlattığı tarih, dedesinin savaşlardan taşıdığı hatıralardan; kitaplarda yazan gerçekler, anneannesinin ölülerle konuşan dünyasından farklıydı.
 
O yıllarda evdeki eski bir sandıkta bulduğu, kapağı kaybolmuş bir kitap, karşısına başka bir dünyanın kapılarını açtı.
 
Binbir Gece Masalları…
 
Kitabın adını başlangıçta bilmiyordu. Sayfalarını çevirdikçe karşılaştığı hükümdarlar, tüccarlar, cinler, büyülü şehirler ve bir hikâyenin içinden başka bir hikâyeye açılan yollar, ona anneannesinin anlattıklarını hatırlatıyordu.
 
Onun dünyasında ölüler nasıl evin koridorlarında dolaşabiliyorsa bu kitabın dünyasında da insanlar bir gecede başka bir kadere uyanabiliyor, olağanüstü olaylar anlatıcının sesinde hiçbir şaşkınlık uyandırmadan gerçekleşiyordu.
 
Gabito, bu kitapla bir hikâyenin insanı bulunduğu yerden alıp hiç görmediği ülkelere götürebileceğini keşfetmiş, kitabın adını öğrendiğinde ise dedesinin Bin Gün Savaşı ile bu binbir gecenin arasında sadece çocukların görebileceği bir yakınlık bulmuştu: Birinde insanların birbirlerini öldürdükleri savaşlar, ötekinde insanların ölümü geciktirmek için anlattıkları hikâyeler vardı.
 
Yetişkinlerin dünyasını anlamak bir çocuk için zordu ama hayat ona sürekli büyümeyi dayatıyordu o her ne kadar çocukluğuna sımsıkı sarılmak istese de…
 
1936 yılının Aralık ayında babası Gabriel Eligio, Gabito’yu Aracataca’dan alıp Sincé’ye götürdüğünde küçük çocuk henüz bu ayrılığın hayatında ne anlama geleceğini bilmiyordu.
 
Albay Nicolás’ın 4 Mart 1937’de Santa Marta’daki ölümü, Gabito için bir dönemin değil, bizzat çocukluğun bitişiydi. O güne kadar ölüm, sadece anneannesinin dilinde yaşayan, geçmişe ait bir masaldı. Fakat o karanlık günde, en büyük sığınağı olan dedesi de o görünmezler ülkesine göç etti. Gabito için ölüm artık başkalarından dinlediği bir hikâye değil bizzat kalbine oturan amansız bir gerçeklikti. Gerçekle hayal ilk kez bu kadar sert çarpışmış ve dedesinin son nefesiyle, hayatının en güvenli limanı ellerinin arasından kayıp gitmişti.
 
Mexico City’de yaşlı Gabriel García Márquez, fotoğrafın yanındaki sarı kâğıda baktı.
 
“Dedemin Elinden Tuttuğum Yıllar: 1927–1937”
 
Ardından duvarında asılı eski haritaya baktı. Sararmış kâğıdın üzerindeki şehir adları solmuş, onları birbirine bağlayan ince çizgiler neredeyse silinmişti.
 
Yerinden kalkıp haritanın önüne geçti.
 
Kolombiya’nın kuzeyinde, Karayip Denizi kıyısındaki Magdalena bölgesinde, birbirine benzeyen küçük yerleşimlerin arasında tek bir isim öne çıkıyordu.
 
Aracataca…
 
Parmağını ismin üzerinde gezdirdi. Sonra başka bir noktaya kaydı.
 
Sincé…
 
Masasına dönüp üçüncü sarı not kâğıdını aldı.
 
“Harita”
 
Altına ekledi; “Gittiğim Yerler, Geride Bıraktıklarım”
 
Kâğıdı haritanın köşesine iliştirdiğinde yıllar önce babasının elinden tutarak Aracataca’dan ayrılan küçük Gabito’nun yolculuğu zihninde yeniden canlandı.
 
Aracataca’dan ayrıldıktan sonra hayatı, birbiri ardına değişen şehirlerin, evlerin ve okulların arasında geçmeye başlamıştı.
 
Telgrafçı babası Gabriel Eligio, ailesini geçindirebilmek için farklı yerlerde çalışıyor, bir türlü kalıcı bir düzen kuramıyordu. Sincé’den Barranquilla’ya, oradan Sucre’ye uzanan bu hayatın içinde ev değiştirmek, yeni insanlarla tanışmak ve bir süre sonra onlardan yeniden ayrılmak, Gabriel’in çocukluğunun alışılmış olaylarına dönüşmüştü.
 
Ancak dedesinin evinden ayrıldıktan sonra içinde açılan boşluk, gittiği hiçbir yerde bütünüyle kapanmadı. Onu kitaplarla doldurmaya çalışıyordu. Okudukça daha önce hiç görmediği ülkelerin sokaklarında dolaşıyor, başka insanların hayatlarına giriyor, kendisine yabancı gelen duyguların kendi içinde de bir karşılığı bulunduğunu keşfediyordu.
 
1943 yılının Ocak ayında, henüz on altı yaşına basmamışken, kazandığı devlet bursu sayesinde öğrenimini sürdürmek üzere Bogotá’ya gitmeye hazırlanıyordu.
 
Bu yolculuk, Aracataca’dan ayrıldığı günkü gibi babasının elinden tutarak çıkacağı bir yolculuk değildi. Bu kez önünde uzanan yolun nereye varacağını kendisi de bilmiyordu.
 
David Arango adlı nehir vapuruna bindiğinde, Karayipler’in sıcak ve nemli havasını geride bırakıp ülkenin içlerine doğru ilerlemeye başladı. Mojana ve San Jorge yöresinin sularından Magdalena Nehri’ne uzanan yolculuk boyunca kıyılarda beliren küçük yerleşimleri, suyun üzerinde ağır ağır ilerleyen tekneleri ve uzaklaştıkça birbirine benzeyen ağaçları seyretti.
 
Nehir, onun için yalnızca bir ulaşım yolu değildi artık. Her kıvrımında başka bir manzara ortaya çıkıyor, vapur ilerledikçe geride bıraktığı hayat biraz daha uzaklaşıyordu.
 
Yolculuk sırasında tanıştığı zarif bir adamla edebiyat üzerine konuşmaya başladı. Bu adam, Dostoyevski’nin Öteki’sini ve Alain-Fournier’nin Kayıp Şato’sunu biliyor, genç yolcusunun kitaplar hakkındaki düşüncelerini ilgiyle dinliyordu. Gabriel’in söylediği boleroları beğenip sözlerini not alması ise ikisi arasındaki mesafeyi iyice azaltmıştı.
 
Gabito, bu karşılaşmanın kaderini nasıl değiştireceğini henüz bilmiyordu.
 
Bogotá’ya ulaşıp Eğitim Bakanlığı’nın önünde burs işlemleri için bekleyen öğrencilerin oluşturduğu uzun kuyruğa girdiğinde, vapurda tanıştığı adamla yeniden karşılaştı.
 
Adolfo Gómez Támara…
 
Millî Eğitim Bakanlığı’nda burslardan sorumlu yöneticiydi. Nehir boyunca kitaplardan ve şarkılardan söz ettiği adamın, şimdi geleceğini belirleyecek işlemlerde karşısına çıkması, Gabito’ya anneannesinin anlattığı tesadüflerden birini hatırlatabilecek kadar şaşırtıcıydı.
 
Gómez Támara onu hemen tanıdı ve işlemleriyle ilgilendi. Gabito da sınavları başarıyla geçti. Ancak Bogotá’da okumayı hayal ederken kazandığı burs, onu başkentten yaklaşık elli kilometre uzakta, tuz madenleri ve bitmek bilmeyen sisiyle tanınan Zipaquirá’ya götürdü.
 
Karayip güneşinin altında büyümüş bir çocuk için bu, o zamana kadar bildiği dünyanın iklimini de geride bırakmaktı. Zipaquirá; kırmızı kiremitli çatıları, sömürge döneminden kalma balkonları, dar sokakları ve havaya sinen tuz kokusuyla Aracataca’nın tam zıddı olan başka bir dünya gibiydi.
 
Güneş burada sanki daha uzakta doğuyor, sis sabahları evlerin arasından çekilmekte isteksiz davranıyor, insanların üzerine çöken soğuk, günün ilerleyen saatlerinde bile kolay kolay dağılmıyordu.
 
Gabito’nun yerleştirildiği Ulusal Erkek Lisesi, San Luis Gonzaga’nın eski binasında eğitim veriyordu. Taş duvarlar, kemerli geçitler, uzun koridorlar ve yatakhaneler, genç öğrencinin alışık olduğu özgür hayatın yerini almıştı.
 
Sabahları erkenden çalan zil, ders saatleri, yemek vakitleri ve akşam yatakhanelerin ışıklarının söndürülmesi, günlerini birbirine benzeyen parçalara ayırıyordu.
 
Üstelik yanında getirdiği giysiler bu iklim için yeterli değildi. Babasından kalan, kolları kendisine uzun gelen eski ceketiyle soğuktan korunmaya çalışırken Karayipler’deki evlerin açık kapılarını, avlularını ve insanı bunaltacak kadar sıcak gecelerini özlüyordu.

Aracataca’da bazen kurtulmak istediği sıcaklık, şimdi uzaklarda kalmış bir mutluluğun parçasına dönüşmüştü.


Bu kasabanın ona kazandırdığı şey yalnızca soğuğa dayanmayı öğrenmek olmadı…
 
Okulda Kolombiya’nın farklı bölgelerinden gelen öğrencilerle tanıştı. Birbirinden başka aksanlarla konuşan, farklı ailelerden, farklı toplumsal koşullardan gelen bu gençler, ona ülkesinin yalnızca Karayip kıyılarından ibaret olmadığını gösteriyordu.
 
Öğretmenleri arasında liberal ve ilerici düşünceleri savunanlar vardı. Onların derslerinde edebiyat, tarih ve siyaset, yalnızca ezberlenecek bilgiler olmaktan çıkıyor; insanın içinde yaşadığı toplumla kurduğu ilişkiyi sorgulamasına yol açıyordu.
 
Gabito, dedesinin savaşlardan söz ederken kullandığı kelimelerle öğretmenlerinin anlattığı siyasi mücadeleler arasında zamanla bağlantılar kurmaya başladı.
 
Bununla birlikte okulun katı düzenine bütünüyle uyum sağladığı söylenemezdi. Derslerde bazen dalıp gidiyor, kendisine verilen ödevlerden çok kendi okumak istediği kitaplarla ilgileniyor, sınavların yaklaştığı günlerdeyse birdenbire yoğun bir çalışmaya girişiyordu.
 
Onun asıl ilgisini çeken, kütüphanenin raflarında karşılaştığı kitaplardı. Jules Verne’in maceralarından İspanyol edebiyatının klasiklerine, Mark Twain’den Freud’a kadar birbirinden çok farklı yazarları okuyor; bir kitabın ardından başka bir kitaba geçerken kendisine ait bir düşünce dünyası kuruyordu.
 
Anneannesinin anlattığı hikâyelerle büyümüş, Binbir Gece Masalları’nın sayfalarında kaybolmuş o çocuk, şimdi edebiyatın insanın kendisini ve yaşadığı toplumu anlamak için de kullanılabileceğini keşfediyordu.
 
Üstelik okumakla yetinmiyordu, şiir yazmaya da başlamıştı…
 
Başlangıçta bunlar, okuduğu şairlerin etkilerini taşıyan, kendi sesini henüz bütünüyle bulamamış gençlik denemeleriydi. Ancak Gabriel için yazmak, okulun kendisinden istediği bir görev olmaktan çok, içinde birikenleri başka türlü ifade edebilmenin yoluydu.
 
1944 yılının son gününde, Kolombiya’nın önemli gazetelerinden El Tiempo’da Javier Garcés adıyla bir şiiri yayımlandığında henüz on yedi yaşındaydı.
 
Gazetenin sayfaları arasında kendi yazdıklarını görmek, o güne kadar yalnızca başkalarının isimleriyle karşılaştığı edebiyat dünyasında kendisine de küçük bir yer açılmış olabileceğini gösteriyordu.
 
Ancak bu, geleceğini artık kesin olarak belirlediği anlamına gelmiyordu. Ailesinin ondan bekledikleriyle kendi istediği hayat arasındaki mesafe giderek büyüyordu.
 
Tatil dönemlerinde Sucre’ye döndüğünde, okulun disiplinli ve soğuk dünyasından uzaklaşıyor; kardeşleriyle, arkadaşlarıyla, müzikle ve geceleri uzayan sohbetlerle yeniden Karayip hayatının içine giriyordu.
 
1945–1946 Noel tatilinde kardeşi Luis Enrique’nin müzik grubuna katıldı. Şarkılar, danslar, içki sofraları ve gençliğin bitmek bilmeyen merakı, o günlerin birbirine karışan hatıraları arasında yer aldı.
 
Majagual’a uzanan ve ailesini endişelendiren maceraları da bu dönemin içindeydi. Annesi Luisa Santiaga, oğlunun ne istediğini anlamaya çalışıyordu ama o kendisinden beklenen geleceğin içinde nasıl yaşayacağını bilmiyordu.
 
Bu yıllarda Sucre’de, ileride hayatının neredeyse bütün dönemeçlerinde yanında bulunacak genç bir kızla yakınlaşmaya başladı. Bu kızın kendisinden emin duruşunda, konuşurken gösterdiği ölçülülükte ve başkalarının ne düşündüğünü pek umursamayan tavrında Gabriel’in ilgisini çeken bir şeyler vardı.
 
Bir toplantıda yapılan evlilik teklifi, gençliğin verdiği cesaretle söylenen sözler ve henüz ikisinin de ciddiyetini bütünüyle kavrayamadığı bir gelecek düşüncesi, Sucre’nin sokaklarında o yıllarda dolaşmaya başladı ancak önünde önce başka bir yol vardı.
 
Ailesi ısrarla onun öğrenimini tamamlamasını ve saygın bir meslek edinmesini istiyordu. Sonunda hukuk okuması konusunda uzlaşmaya varılınca Zipaquirá’daki öğrenimini tamamladıktan sonra, 25 Şubat 1947’de Bogotá’daki Kolombiya Ulusal Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu.
 
Başkentte artık bir üniversite öğrencisiydi. Ailesinin gözünde bu, yıllardır arzuladıkları güvenli geleceğe doğru atılmış önemli bir adımdı. Gabriel ise hukuk kitaplarının arasında kendisini giderek daha fazla yabancı hissediyordu. Kanun maddeleri, mahkeme kararları ve hukuk terimleriyle dolu sayfalar, ona okuduğu romanların açtığı dünyayı sunmuyordu. Derslerde anlatılanları dinlerken zihni çoğu zaman başka yerlere gidiyor, bazen bir kitabın kahramanını düşünüyor, bazen de kendi yazmak istediği hikâyelerin içinde kayboluyordu.
 
Dağınık saçları, pejmürde giysileri ve alışılmış öğrenci görüntüsünden uzak hâliyle sınıf arkadaşlarının arasında hemen fark ediliyordu. Ancak onun asıl farklılığı görünüşünde değildi; sessiz ve içine kapanıktı. Kitapların içinde karşılaştığı insanlar, kendisine üniversitenin koridorlarında rastladığı insanlardan daha yakın gelmeye başlamıştı.
 
Bir gün okuduğu bir hikâye ise edebiyatla kurduğu ilişkinin yönünü değiştirecekti…
 
Mexico City’de yaşlı Gabriel García Márquez, hâlâ duvardaki haritanın önünde duruyordu.
 
Aracataca, Sincé, Barranquilla, Sucre, Zipaquirá, Bogotá…
 
Her birinin ardında başka bir ev, başka bir yüz, başka bir hayat vardı.
 
Masasına dönüp daktilonun üzerine elini koyup bir tuşa bastığında odanın sessizliğinde metalik bir ses duyuldu.
 
Ardından bir başkasına dokundu…
 
İkinci ses birincisine karışırken yıllar önce Bogotá’da, bir öğrenci odasının loş ışığı altında kitap okuyan genç bir adamın görüntüsü belirdi.
 
Gabriel çekmecesinden dördüncü sarı not kâğıdını çıkarıp önce; “Daktilo” yazdı, sonra altına ekledi; “Yazılmayı Bekleyen Bir Gelecek”
 
Hatırlamaya başladı…
 
1947 yılıydı…
 
Bogotá’nın soğuk akşamlarından birinde, hukuk fakültesinin ders kitapları masasının üzerinde kapalı dururken o eline Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı eserini almıştı.
 
Kitabı açtığında Gregor Samsa’yı, huzursuz düşlerle geçen bir gecenin ardından uyandığında kendisini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buluyordu.
 
Gabriel ilk cümleyi okuduktan sonra durdu.
 
Onu şaşırtan yalnızca bir insanın böceğe dönüşmesi değildi. Böylesine akıl almaz bir olayın, yazar tarafından hiçbir açıklamaya ihtiyaç duyulmadan, sanki herhangi bir sabah herkesin başına gelebilecek sıradan bir durum gibi anlatılmasıydı.
 
“Oha! Anneannem de böyle anlatırdı her şeyi!” diye mırıldandı heyecanla.
 
O zamana kadar edebiyatın kendisine öğrettiği kurallar, gerçek hayatta mümkün olmayan olayların anlatılabilmesi için birtakım açıklamalara, gerekçelere ya da masallara ihtiyaç duyulduğunu düşündürüyordu. Kafka ise daha ilk cümlesinde bu kuralları bir kenara bırakmış, imkânsız görünen bir olayı açıklamadan anlatmış ve okurundan onun gerçekliğini kabul etmesini istemişti.
 
Çocukluğunda dinlediği hikâyeleri edebiyata dönüştürmek istiyorsa onların olağanüstülüğünü kanıtlamak zorunda değildi; Tranquilina’nın yaptığı gibi, gördüklerini ve duyduklarını en küçük bir şaşkınlık göstermeden anlatabilirdi.
 
Kafasında uzun zamandır dolaşan, henüz biçimini bulamamış hikâyelerin artık yazılabileceğini anlamıştı. Sonraki günlerde okuduklarını düşündü, yazdığı sayfaları değiştirdi, bazılarını yeniden yazdı ve ölümün, korkunun, insan bedeninin ve bilincinin sınırlarını araştıran ilk öykülerinden biri üzerinde çalışmaya koyuldu.
 
Üçüncü Teslimiyet…
 
Henüz yirmi yaşındaki Gabriel, bu öyküde ölümle yaşam arasındaki sınırın belirsizleştiği, insanın kendi bedenine ve varlığına yabancılaştığı tuhaf bir dünya kurmuştu.
 
Öyküsünü, El Espectador gazetesinin edebiyat sayfalarını yöneten Eduardo Zalamea Borda’ya gönderdiğinde, yazdıklarının yayımlanıp yayımlanmayacağını bilmiyordu.
 
Zalamea, Kolombiya edebiyatında yeni seslerin ortaya çıkması gerektiğini savunan bir yazardı ve genç Gabriel’in öyküsünde, henüz olgunlaşmamış olsa bile alışılmış anlatıların dışına çıkmaya çalışan bir yazarın varlığını görmüştü.
 
13 Eylül 1947 Cumartesi günü Üçüncü Teslimiyet gazetede yayımlandı.
 
Gabriel, kendi adını ve öyküsünü gazete sayfasında gördüğünde, Zipaquirá’da yayımlanan ilk şiirinin ardından ikinci kez, yazdıklarının artık yalnızca kendisine ait olmadığını hissetti. Bir insanın zihninde doğan kelimeler, matbaa makinelerinden geçerek hiç tanımadığı insanların evlerine, kahve masalarına ve ellerine ulaşabiliyordu.
 
Kısa süre sonra ikinci öyküsü Eva Kedisinin İçinde de yayımlandı.
 
Eduardo Zalamea Borda’nın genç yazara gösterdiği ilgi, Gabriel’in kendisine duyduğu güveni artırmıştı fakat bu güvenin karşısında hâlâ aynı sorun duruyordu.
 
Ailesi onun hukuk öğrenimini tamamlamasını bekliyordu. Gabriel ise bir gününü mahkeme salonlarında geçireceği düşüncesiyle, gecelerini hikâyeler yazarak geçirme isteği arasında sıkışmıştı.
 
1948 yılının Mart ayında, yirmi birinci yaş günü hediyesi olarak ailesinden gelen daktilo, onun bu iki hayat arasında yaşadığı kararsızlığa neredeyse sessiz bir cevap gibiydi. Anne ve babası, oğullarının geleceğinden hâlâ endişe duyuyorlardı fakat ona gönderdikleri bu makineyle, yazmak istediği hikâyelere de bir yer açmışlardı. Daktiloyla birlikte gelen kutlama notunda oğullarıyla gurur duyduklarını söylüyor, geleceğin onun olduğunu hatırlatıyorlardı.
 
Gabriel, geleceğinin gerçekten kendisine ait olup olmadığını henüz bilmiyordu. Üstelik doğum gününü kutlayacak parası bile yoktu. Arkadaşlarıyla birlikte daktilonun rehin bırakılmasıyla sonuçlanan o tuhaf kutlama, genç yazarın hayatındaki yoksulluğun ve edebiyat tutkusunun birbirinden kolay kolay ayrılamayacağını daha o günlerde göstermişti.
 
Ancak hangi hayatı seçeceğine karar veremeden, yaşadığı şehir onun adına başka bir karar verecekti.
 
9 Nisan 1948…
 
Bogotá’da o gün, sabah saatlerinde hayat alışılmış düzeninde devam ediyordu. İnsanlar işlerine gidiyor, tramvaylar sokaklardan geçiyor, kahvehanelerde gazeteler okunuyor ve ülkenin geleceğine ilişkin siyasi tartışmalar her zamanki gibi sürüyordu.
 
Öğleden sonra Liberal Parti’nin önde gelen liderlerinden Jorge Eliécer Gaitán’ın öldürüldüğü haberi yayıldığında ise şehir kısa sürede tanınmaz hâle geldi.
 
Gaitán, yoksul kesimlerin ve değişim isteyen geniş halk topluluklarının umut bağladığı bir siyasetçiydi. Onun öldürülmesiyle birlikte yıllardır biriken öfke sokaklara taştı. Kalabalıklar büyüdü, binalar ateşe verildi, dükkânlar yağmalandı, tramvaylar devrildi ve başkentin sokakları silah sesleriyle doldu.
 
Tarihe Bogotazo adıyla geçecek bu büyük ayaklanma sırasında Gabriel, birkaç saat önce yürüdüğü sokakların nasıl olup da bir savaş alanına dönüştüğünü anlamaya çalışıyordu.
 
Çocukken dedesinden dinlediği iç savaş hikâyeleri, şimdi kitapların ve aile hatıralarının içinden çıkarak gözlerinin önünde yaşanıyordu. Albay Nicolás’ın anlattığı Kolombiya, geçmişte kalmış bir ülke değildi. Savaşın dili değişmiş, insanlar değişmiş, şehirler büyümüş fakat ülkenin içinde yıllardır süren bölünmeler sona ermemişti.
 
Olaylar sırasında Gabriel’in kaldığı pansiyon da yangından zarar gördü; odasında bıraktığı eşyalar ve kitapları kayboldu.
 
Üniversitede öğrenim kesintiye uğrayınca Gabriel, hukuk öğrenimini sürdürmek üzere Bogota’dan Cartagena’ya geçti ve bir süre sonra El Universal gazetesinde çalışmaya başladı.
 
Bu, onun yazım hayatındaki en önemli değişimlerden biri olacaktı…
 
O güne kadar karakterlerini kitapların sayfalarında, şiirlerde ve kendi hikâyelerinde ararken gazetecilik ona insanları ve olayları doğrudan gözlemlemeyi öğretecekti.
 
Cartagena’nın sıcak sokaklarında dolaşmaya, limana gelen gemileri, pazarlarda konuşan insanları, siyasi tartışmaları, mahkemelere taşınan olayları ve gündelik hayatın küçük ayrıntılarını dikkatle izlemeye başladı.
 
Bir haber yazarken gördüklerini olduğu gibi aktarmak zorundaydı ancak gördüklerinin ardında başka hikâyelerin bulunduğunu da fark ediyordu. Bir insanın söylediği söz kadar söylemediği şeyler, bir olayın resmî açıklaması kadar ona tanıklık edenlerin hatıraları da önemliydi.
 
1950’de Barranquilla’ya geçtiğinde, artık bir hukuk öğrencisi olmaktan çok, gazete bürolarında çalışan, geceleri arkadaşlarıyla edebiyat tartışan, gündüzleri haberlerin peşinde koşan ve kendisine ait anlatı dünyasının sınırlarını genişletmeye çalışan genç bir yazardı.
 
El Heraldo gazetesinde çalışırken Barranquilla’nın edebiyat çevresiyle yakınlaştı. Álvaro Cepeda Samudio, Germán Vargas, Alfonso Fuenmayor ve Katalan kitapçı Ramón Vinyes gibi isimlerle yaptığı sohbetler onun okuma dünyasını genişletti.
 
William Faulkner, Ernest Hemingway, Virginia Woolf ve başka yazarlar üzerine konuşuyor; romanın yalnızca olayları art arda anlatan bir tür olmadığını, zamanın ve hafızanın da bir anlatının temel malzemesi olabileceğini tartışıyorlardı.
 
Özellikle Faulkner’ın hayali kasabası, Gabriel’in zihninde yıllardır taşıdığı bir düşünceye yeni bir biçim kazandırdı.
 
Kendi çocukluğunun geçtiği küçük bir kasabanın insanlarını, ailelerini, savaşlarını ve sırlarını anlatmak, bir ülkenin tarihini ve insanlığın ortak duygularını anlatmaya yetebilirdi.
 
1950 ve 1952’de annesi Luisa Santiaga ile birlikte Aracataca’ya yaptığı yolculuklar, bu düşüncenin somutlaştığı anlar oldu. Bir zamanlar ona dünyanın merkezi gibi görünen evler küçülmüş, sokaklar değişmiş, çocukluğunun büyük ve kalabalık evi eski canlılığını kaybetmişti.
 
Hatırladığı Aracataca ile karşısında bulduğu Aracataca artık aynı yer değildi. Zamanın değiştirdiği şeyleri eski hâline getiremeyeceğini ama yine de onları yazabileceğini biliyordu.
 
1955 yılında ilk romanı Yaprak Fırtınası yayımlandığında, okurlar Macondo adlı kasabanın iziyle ilk kez karşılaştılar. Bu kasaba, haritalarda bulunmayan bir yerdi ama Gabriel’in çocukluğunda tanıdığı insanların, Aracataca’nın sokaklarının, muz şirketlerinin bıraktığı izlerin ve aile hatıralarının bir araya gelmesiyle oluşmuştu.
 
Macondo henüz bütün dünyaya yayılmamıştı. Gabriel de bu kasabanın ileride edebiyat tarihinin en tanınmış yerlerinden biri olacağını bilmiyordu.
 
O sırada gazetecilik hayatı onu başka bir olayın içine sürükledi.
 
1955’te Kolombiya donanmasına ait Caldas destroyerinden denize düşen denizci Luis Alejandro Velasco, on gün boyunca bir sal üzerinde hayatta kalmayı başarmıştı. Resmi anlatılarda olay, kötü hava koşullarının neden olduğu bir deniz kazası olarak sunuluyordu. Gabriel ise Velasco’nun anlattıklarını dikkatle dinledikçe bu açıklamanın ardında başka gerçekler bulunduğunu gördü.
 
El Espectador gazetesinde yayımlanan röportaj dizisi, denizcinin yaşadıklarını anlatırken gemide taşınan kaçak yüklerin kazadaki rolünü de ortaya koydu. Bu yazılar büyük ilgi gördü ancak aynı zamanda da dönemin askeri yönetimini rahatsız etti.
 
Gazete, Gabriel’i Avrupa’ya muhabir olarak gönderdiğinde o, gerçeğin peşinden gitmenin bazen insanı kendi ülkesinden uzaklaştırabileceğini de öğrenmiş bir gazeteciydi.
 
Avrupa’ya yaptığı yolculuk, Roma’dan Paris’e uzanan başka bir hayatın başlangıcı oldu.
Ancak Paris, uzaktan bakıldığında hayal ettiği gibi yalnızca sanatın, edebiyatın ve özgürlüğün şehri değildi.
 
Gazetesinin Kolombiya’da kapatılmasıyla düzenli geliri kesildiğinde ucuz otel odalarında yaşamaya, kirasını ödemekte zorlanmaya ve kimi günler yiyecek bulabilmek için uzun saatler dolaşmaya başladı. Yabancı bir şehirde parasız kalmanın, insanın kendi dilinde konuşabileceği insanlardan uzak yaşamanın ve geleceğinin ne olacağını bilememenin ne demek olduğunu öğreniyordu fakat bütün bu güçlüklerin ortasında yazmaktan vazgeçmedi.
 
Paris’te üzerinde çalıştığı Albaya Mektup Yok, çocukluğunda dedesinin evinde yıllarca beklenen emeklilik aylığının hatırasını bir roman karakterinin hayatında başka bir biçimde yaşatıyordu. Romanda her cuma postacıyı bekleyen yaşlı albay da geçmişte verdiği mücadelelerin unutulmadığını gösteren küçücük bir işareti de bekliyor, bir zamanlar dedesinin evinde duyduğu sözler, şimdi kendi yaşadığı çaresizlikle birleşerek edebiyata dönüşüyordu.
 
Paris’ten sonra başka ülkelere gitti, gazetecilik yaptı, yazdı ve yeni hikâyeler biriktirdi.
 
1958’de, Sucre’de gençlik yıllarında tanıdığı, bir zamanlar evlenme teklif ettiği o genç kızla hayatını birleştirdi. Aradan geçen yıllar boyunca ayrı şehirlerde yaşamış, birbirlerinden uzak kalmışlardı fakat Gabriel’in gençliğinde verdiği söz, sonunda birlikte kurulacak bir hayatın başlangıcına dönüşmüştü.
 
Eşi, Gabriel’in yazarlığının henüz büyük bir başarıya ulaşmadığı, düzenli bir gelirin ve güvenli bir geleceğin her zaman mümkün olmadığı yıllarda onun yanında olacaktı. 1961’de küçük oğulları Rodrigo’yla birlikte Meksika’ya yerleştiler. İkinci oğulları Gonzalo ise ertesi yıl dünyaya geldi.
 
Mexico City’de Gabriel bir yandan gazetecilik, reklamcılık ve sinema alanlarında çalışıyor, diğer yandan yıllardır zihninde taşıdığı büyük romanı yazmanın yolunu arıyordu.
 
Aracataca’daki büyük ev, Tranquilina’nın anlattıkları, Albay Nicolás’ın savaşları, muz şirketinin işçileri, sarı kelebekler, uzun yağmurlar ve aynı isimleri kuşaklar boyunca taşıyan insanlar, zihninde birbirlerinden ayrı hikâyeler olarak yaşamaya devam ediyordu ama bunları bir araya getirecek anlatım biçimini henüz tam olarak bulamamıştı.
 
Ta ki 1965 yılında, ailesiyle birlikte Acapulco’ya doğru yola çıktığı o güne kadar…
 
Gabriel, otomobilin direksiyonundayken yıllardır yazmayı düşündüğü romanın ilk cümlesini ve onu hangi sesle anlatması gerektiğini birdenbire kavradı. O sıradışı anda Aracataca’daki çocukluk evinin dünyası, yıllardır ayrı ayrı hatırladığı bütün görüntülerle birlikte zihninde yeniden kurulunca tatil yolculuğunu yarıda bırakıp Mexico City’ye döndü ve yazmaya başladı.
 
O günden sonra evin çalışma odası, Gabriel García Márquez’in yazı yazdığı bir yer olmaktan çıkıp bir şantiyeye dönüştü: Macondo kuruluyordu.
 
Bir gün Albay Aureliano Buendía’nın çocukluğuna dönüyor, ertesi gün José Arcadio Buendía’nın hayallerini yazıyor, başka bir gün yıllarca sürecek yağmurların altında bekleyen insanların hayatlarını anlatıyordu. Daktilonun tuşları durmaksızın çalışırken dışarıda ise bambaşka bir mücadele sürüyordu.
 
Gabriel, romanını tamamlayabilmek için düzenli işlerini azaltmış, ailenin gelirini ciddi ölçüde daraltmıştı. Eşi, evin gündelik hayatını ayakta tutmaya çalışıyordu. Çocukların ihtiyaçları, kira, yiyecek, faturalar ve Gabriel’in yazmak için ihtiyaç duyduğu kâğıtlarla diğer malzemeler, her geçen gün biraz daha büyüyen bir hesabın içine giriyordu.
 
Kasapla, manavla ve ev sahibiyle yapılan konuşmalar artık yalnızca alışveriş ya da kira görüşmeleri değildi; yazılmakta olan bir romanın tamamlanabilmesi için kazanılması gereken zamana dönüşmüştü.
 
Gabriel odasında Buendía ailesinin kuşaklarını yazarken o kadın kendi ailesinin ertesi günü nasıl geçireceğini düşünüyordu.
 
İkisinin de yaptığı şey görünüşte birbirinden farklıydı. Biri bir kasaba yaratıyor, diğeri o kasabanın yaratılabilmesi için gerçek bir evi ayakta tutuyordu.
 
Yaklaşık on sekiz ay süren bu çalışma boyunca Gabriel, yazdığı sayfaları tekrar tekrar gözden geçirdi. Roman ilerledikçe Macondo büyüdü; bir zamanlar yalnızca çocukluğunun hatıralarında yaşayan insanlar, artık kendi geçmişleri, aşkları, savaşları, pişmanlıkları ve ölümleri olan roman kişilerine dönüşmüştü.
 
Sonunda Yüzyıllık Yalnızlık tamamlandı.
 
Ancak romanın yazılmış olması, onu yayınevine gönderebilecekleri anlamına gelmiyordu. Gabriel ve eşi, Buenos Aires’teki Editorial Sudamericana’ya gönderilecek daktilo edilmiş sayfaları postaneye götürdüklerinde, karşılarına son bir güçlük çıktı.
 
Gönderim ücreti 82 pesoydu, yanlarında ise yalnızca 53 peso vardı. Paraları bütün sayfaları göndermeye yetmedi. Romanın bir bölümünü göndermek, kalanını ise daha sonra yollamak zorunda kaldılar.
 
Eve döndüklerinde, geriye kalan sayfaların da Buenos Aires’e ulaşabilmesi için yeniden para bulmaları gerekiyordu.
 
Rehinciye götürülen eşyalar, aylar boyunca biriken borçlar ve evde giderek azalan imkânlar, artık yalnızca yoksulluğun değil; tamamlanmış bir romanın okuruna ulaşabilmesi için verilen mücadelenin parçalarıydı.
 
1967 yılının Mayıs ayında Yüzyıllık Yalnızlık Buenos Aires’te yayımlandığında, Gabriel García Márquez henüz bütün dünyayı değiştirecek bir kitap yazdığını düşünmüyordu fakat bu roman, çok geçmeden yazarının hayatından çıkarak başka insanların hayatlarına karışmaya başladı. Buenos Aires’ten Bogotá’ya, Mexico City’den Madrid’e uzanan okuma masalarında, birbirlerini hiç tanımayan insanlar Buendía ailesinin aynı isimleri tekrar tekrar taşıyan kuşaklarıyla karşılaşıyor, Macondo’nun yağmurlarında kendi çocukluklarını, iç savaşlarında ülkelerinin geçmişini, unutkanlık salgınında ise kaybetmekten korktukları hatıralarını buluyorlardı.
 
Gabriel’in yıllar boyunca yalnızca kendisine ait sandığı Aracataca, şimdi dünyanın başka yerlerinde yaşayan insanların da hatırlayabilecekleri bir kasabaya dönüşüyordu.
 
Mexico City’deki çalışma odasında yaşlı Gabriel García Márquez, ellerini daktilonun üzerinden çekti.
 
Yıllar önce Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazdığı o on sekiz ayın görüntüleri zihninde yeniden canlanmıştı. Çalışma odasının kapalı kapısını, biriken borçları, Buenos Aires’e gönderilen sayfaları ve bütün bunların arasında evlerini ayakta tutmaya çalışan kadını hatırlıyordu. Yüzünü gözlerinin önüne getirebiliyor, sesini duyabiliyor, çocuklarıyla birlikte geçirdikleri günleri anımsayabiliyordu fakat adı sanki bütün bu hatıraların dışında bırakılmış gibiydi.
 
Masasının en alt çekmecesini açtığında kapağının kenarları paslanmış, boyası yer yer dökülmüş küçük siyah bir metal kutuyu gördü. Kutuyu alıp açtığında, yıllardır saklanan fotoğraflar, sararmış mektuplar, eski makbuzlar ve artık hangi günlerden kaldıklarını hatırlayamadığı birkaç küçük eşya ortaya çıktı.
 
Kâğıtlardan birini eline aldı. Üzerinde silik bir tarih, birkaç rakam ve bir isim vardı.
 
Mercedes…
 
Gabriel, bu kelimeyi önce bir kez daha okudu. Ardından, sanki bu kelimeyi sesli okursa yeniden kaybolmayacağından emin olacakmış gibi yavaşça mırıldandı.
 
— Mercedes…
 
Sucre’de tanıdığı genç kız, yıllar sonra evlendikleri gün, Rodrigo ile Gonzalo’nun doğumu, Mexico City’de birlikte kurdukları hayat ve romanını tamamlayabilmesi için göze aldıkları bütün o güçlükler, birbiri ardına zihninde belirdi.
 
Mercedes Barcha…
 
Hatırlamaya çalıştığı isim buydu.
 
Gabriel, hemen yeni bir not kâğıdının üzerine “Kara Kutu” yazdı.
 
Altına ekledi.
 
“Birlikte Yaşanmış Bir Hayatın Tanığı”
 
Makbuzu dikkatle katlayıp kutunun içine yerleştirdi. Sonra kapağını kapatmadan önce bir kez daha açtı ve kâğıdın üzerindeki isme baktı.
 
Mercedes.
 
Artık hatırlıyordu…
 
Kişisel hafızasının kuytu köşelerindeki o amansız yalnızlık, Mercedes’in ismiyle biraz olsun dağılmıştı ama Gabriel’in aslında hatırladığı şey sadece bir kadının adı değildi; o adın arkasında saklanan, kelimelerle inşa edilmiş koca bir dünya ve başka yüzlerdi.
 
Yüzyıllık Yalnızlık’ın yayımlanması Gabriel García Márquez’in hayatını kökten değiştirmişti fakat onun anlatmak istediği dünya henüz tamamlanmamıştı. Hayatın ve şöhretin getirdiği o büyük gürültüden sıyrılıp yeniden yazma arzusuna sığındı. 1975’te yayımlanan Başkan Babamızın Sonbaharı’nda, bu kez iktidarın çevresinde ördüğü yalnızlığı, kendisini bütün insanların üzerinde gören bir hükümdarın giderek kendi yarattığı dünyanın tutsağına dönüşmesini anlatmıştı.

1981’de Kırmızı Pazartesi yayımlandığında, yıllar önce Sucre’de yaşanmış bir cinayetin hatırasına döndü. Cinayetin kim tarafından işlendiğini daha ilk sayfalarda açıklamıştı çünkü bu kez asıl merak ettiği şey katilin kimliği değil, herkesin bildiği bir ölümün neden engellenemediğiydi. Bir kasabanın meydanında işlenen cinayet, insanların birbirlerinin hayatına karşı taşıdıkları sorumluluğun da hikâyesine dönüşmüştü.
 
1982 yılının Ekim ayında, Mexico City’deki evine gelen bir haber hayatını bir kez daha değiştirdi.
 
İsveç Akademisi, Nobel Edebiyat Ödülü’nü Gabriel García Márquez’e vermişti.
 
Yaşlı Gabriel, masasındaki sarı güle uzandı. Parmakları çiçeğin yapraklarına dokunduğunda, yıllar önce Stockholm’de geçirdiği Aralık günleri zihninde belirmeye başladı.
 
Önüne yeni bir sarı not kâğıdı alıp üzerine; “Sarı Gül” yazdı.
 
Hemen altına ise; “Kötü Talihe Rağmen İyi Bir Gelecek İçin” diye ekledi.
 
Kâğıdı çiçeğin yanına bıraktığında Mexico City’deki çalışma odasının duvarları uzaklaşıp dışarıdaki yağmurun yerini Stockholm’ün kış sessizliği aldı.
 
Aracataca’nın kavurucu sıcağında doğmuş, çocukluğunu Karayip rüzgârlarının dolaştığı avlularda, gençliğini ve orta yaşlarını yoksulluk içinde ve uzak diyarlarda geçirmiş bir adam, şimdi de Kuzey Avrupa’nın soğuğunda, hayatının en önemli günlerinden birine hazırlanıyordu.
 
Gabriel, otel odasındaki aynanın karşısında üzerinde liquiliqui kıyafeti ve elinde sarı bir gül ile duruyordu…
 
Eşinin yola çıkarken eline tutuşturduğu sarı gül onun uğur inancını taşıyordu. Gabriel içinse o çiçek eşi Mercedes demekti. Bu yüzden o akşamki Nobel ödül törenine giderken bu çiçeği de götürecek ve ödül töreni için geleneksel hale gelmiş frak giymeyi de reddedip İsveç Kralı’nın karşısına Karayipler’in beyaz liquiliqui giysisiyle çıkacaktı.
 
Zaten iki gün önce 8 Aralık 1982’de Nobel konferansında yaptığı Latin Amerika’nın Yalnızlığı başlıklı konuşmada, kendisine bu ödülü kazandıran edebiyatın beslendiği coğrafyanın tarihini anlatmıştı.
 
Avrupa’nın çoğu zaman inanılması güç, hatta gerçeküstü bulduğu olayların, Latin Amerika halkları için yaşanmış tarih olduğunu hatırlatarak; kıtanın darbelerini, diktatörlüklerini, katliamlarını ve unutulmuş insanlarını, dışarıdan bakanların ölçüleriyle açıklamanın yetersizliğini göstermişti.
 
Onun çocukluğundan beri bildiği gerçeklik buydu.
 
Latin Amerika’nın insanları için tarih, çoğu zaman hayal gücünün yetişmekte zorlanacağı kadar acımasız ve şaşırtıcıydı.
 
Konuşmasının sonunda William Faulkner’ın insanlığın yok oluşunu kabullenmeyi reddeden düşüncesine atıfta bulunarak artık böylesi bir felaketin bilimsel olarak mümkün olduğu bir çağda yaşandığını kabul etmiş fakat yazarların, bütün bu yıkım ihtimallerine rağmen, insanların birbirlerinin ölümüne karar vermediği, sevginin gerçek, mutluluğun mümkün olduğu başka bir dünyayı düşleyebileceklerini savunmuştu.
 
Ütopik görünse de yüz yıllık yalnızlığa mahkûm edilmiş kuşakların yeryüzünde ikinci bir şansa kavuşabileceği bir dünyayı…
 
Gerek 8 Aralık gerekse 10 Aralık 1982’de Stockholm’de yükselen alkışlar arasında, Aracataca’daki eski evden başlayıp dünyanın dört bir yanına ulaşan yolculuğunun bütün izleri vardı.
 
Hayat, ödül töreninden sonra da devam etti…
 
1985’te Kolera Günlerinde Aşk yayımlandı. Anne ve babasının aşk hikâyesinden beslenen roman, bekleyişi, yaşlanmayı ve sevgiyi başka bir zamana taşıdı. Gabriel’in dünyasında kayıpların yanında sevmenin inadı da vardı.
 
1989’da Labirentindeki General’de Simón Bolívar’ın son yolculuğuna döndü. Heykelin altında hastalanan, yorulan ve hayalleri kırılan bir insan vardı. Magdalena Nehri boyunca ilerleyen generalin yanında, kurulamamış bir gelecek de onunla beraberdi.
 
Bolívar’ın labirenti bitmişti belki ama Gabriel için iktidarın, gücün ve dostluğun labirenti hâlâ zihninin koridorlarındaydı.
 
Mexico City’deki çalışma odasında hayatının farklı dönemlerini taşıyan not kâğıtları duruyordu.
 
Başını çevirip masanın yanındaki duvarda asılı boy aynasında kendi yüzünü seçmeye çalışırken, zihni onu bir kez daha mutlak gücün o korkunç yalnızlığına götürdü.
 
Yeni bir not kâğıdı aldı ve yazdı.
 
“Ayna”
 
Hemen altına ise; “Bir İnsan Kendi Yüzünde Kimi Görür?" 

Ayağa kalkıp kâğıdı kenarına iliştirdikten sonra bir süre aynaya baktı. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, saçları ağarmış, yıllar boyunca tanıdığı insanlar birer birer hayatından ayrılmıştı.


Aynada kendine bakan yaşlı gözleri, bir an için o notun hemen yanında, Karayipler’in tütün kokulu sisleri arasından sıyrılan tanıdık bir silüet gördü. Yeşil askeri üniforması, elindeki hiç sönmeyen purosu ve o meydan okuyan bakışıyla Fidel karşısındaydı. Elinde Başkan Babamızın Sonbaharı vardı. 
 
Fidel kitabın sayfalarını çevirirken konuşmaya başladı.
 
— Yine aynaya bakıyorsun Gabriel. İnsan kendi yüzünde bu kadar uzun süre ne arar?
 
Gabriel gülümsedi.
 
— Bazen yüzümü değil, arkamda kalanları görmeye çalışıyorum. Yıllar geçtikçe insanın aynasında kendi yüzünden başka şeyler de beliriyor.
— Mesela?
— Yazdığım insanlar. Bazılarını çocukken tanıdım bazılarını kendim yarattım. Artık hangisinin gerçekten yaşadığını hangisinin benim yüzümden yaşamaya başladığını ayırt etmek kolay değil.
 
Fidel kitabı kapattı.
 
— Peki, bir insanın yarattığı kahramanlar bir gün onun karşısına çıkarsa ne olur?
 
Gabriel dikkatli bir şekilde Fidel’in gözlerinin içine baktı. 
 
— Belki de asıl mesele budur Fidel. İnsan yarattığı kahramanlarla karşılaşmaktan korkmaz. Onların kendisine benzediğini görmekten korkar.
 
Fidel, kitabı yeniden açtı.
 
— Senin generalin de kendisine benzeyen insanlardan korkuyordu galiba.
— Hayır. O, kendisinden başka kimsenin var olabileceğine inanmadığı için korkuyordu.
— İktidarın insanı yalnızlaştırdığını mı düşünüyorsun?
 
Gabriel bir süre cevap vermedi. Açık pencereden gelen rüzgâr masanın üzerindeki birkaç sayfayı kıpırdattı.
 
— İnsan bazen çevresinde ne kadar çok insan bulunursa bulunsun yalnız kalabilir Fidel. Hele herkes ona yalnızca duymak istediklerini söylüyorsa, bir süre sonra kendi sesinden başka ses duymaz olur.
 
Fidel başını kaldırdı.
 
— Peki sen? Sen de yıllardır dünyanın her yerinde insanların dinlediği bir yazarsın. Herkes senin ne söyleyeceğini merak ediyor. Senin çevrende de sana yalnızca duymak istediklerini söyleyenler yok mu?
 
Gabriel gülümsedi.
 
— Var elbette. Ama benim bir avantajım var.
— Neymiş o?
— Benim kahramanlarım bana itaat etmiyor.
 
Fidel güldü.
 
— O kadar da emin olma.
 
Gabriel Fidel’in elindeki kitaba baktı.
 
— Sana bir şey soracağım Fidel ama bu kez bir devlet başkanı gibi değil, yıllardır tanıdığım o meraklı okur gibi cevap vermeni istiyorum.
— Sor bakalım. Yine romanlarından birinin sonunu mu değiştireceğiz?
— Hayır. Bu kez sonunu nasıl bitirmemiz gerektiğini değil, kahramanını merak ediyorum.
 
Fidel kitabı kapatıp bütün dikkatini arkadaşına verdi. Gabriel, sorusunu sormadan önce kitaba sonra arkadaşının gözlerinin içine baktı. 
 
— Başkan Babamızın Sonbaharı’nı okurken hiç kendinle karşılaştın mı?
 
Fidel, hemen cevap vermedi. Elindeki kitabın kapağına baktı. Ardından başını kaldırıp Gabriel’in yüzünü inceledi.
 
— Bir romanı okurken insanın kendisiyle karşılaşması için yazarın onu anlatmış olması mı gerekir?
— Hayır. Bazen bir yazar, hiç tanımadığı bir insanın hayatını anlatırken de okuruna ayna tutabilir.
— Öyleyse neden özellikle bana soruyorsun?
 
Gabriel, Fidel ardında aynada beliren açık pencereden dışarı doğru baktı. Denizin karanlık yüzeyinde uzak gemilerin ışıkları görünüyordu.
 
— Çünkü sen yıllardır tarihin içinde yaşıyorsun Fidel. Ben ise tarihi anlamaya çalışan insanların hikâyelerini yazıyorum. Senin elinde gerçek bir ülke var, benim elimdeyse kâğıttan yapılmış bir kasaba. İkimizin de yarattığı dünyalarda insanlar yaşıyor ve bazen onların hayatları, bizim düşündüğümüz gibi ilerlemiyor.
 
Fidel hafifçe gülümsedi.
 
— Senin Macondo’nun insanları, kendi kaderlerini değiştirmeyi pek başaramadılar.
— Aynı hataları tekrar edip durdular. Geçmişlerini hatırladıklarını sandılar ama ondan bir şey öğrenemediler.
— Peki sen kendi geçmişinden öğrendin mi Gabriel?
 
Gabriel cevap vermeden önce masanın üzerindeki kahve fincanını eline aldı. Kahve soğumuştu ama bir yudum aldıktan sonra tekrar aynadaki Fidel’in silüetine döndü. 
 
— Öğrendiğimi sanıyordum. Sonra bir gün, yıllardır yazdığım bütün o insanların adlarını hatırlayabildiğim hâlde, kendi hayatımdaki bazı şeyleri unutabileceğimi düşündüm.
— Neyi unutmak seni en çok korkuturdu?
 
Gabriel’in gözleri bulutlandı.
 
— Bir insanın yüzünü.
 
Fidel, arkadaşının sesindeki değişikliği fark etti.
 
— Kimin yüzünü?
— Bilmiyorum. Belki çocukken beni büyüten anneannemin, belki dedemin, belki de hayatım boyunca yanımda olmuş birinin… İnsan bir yüzü unuttuğunda, onunla yaşadığı bütün günleri de kaybetmiş olur mu, bunu merak ediyorum.
 
Fidel kitabı masaya bıraktı.
 
— Senin için unutmak bu kadar korkunçsa neden bütün romanların geçmişe dönüyor?
— Çünkü çocukluğumda yaşadığım bazı olayları gerçekten hatırlıyor muyum, yoksa bana defalarca anlatıldıkları için onları kendi hatıralarım mı sanıyorum, artık bilmiyorum.
— Belki de bu yüzden yazıyorsun.
 
Gabriel başını salladı.
 
— Belki. İnsan, kaybetmekten korktuğu şeyleri kelimelerin içine yerleştirirse onların orada kalacağını düşünüyor.
 
Fidel arkasındaki pencereye doğru döndü ve Karayip rüzgârı yüzüne vururken bir süre denizi seyretti.
 
— Ama kitaplar da kaybolabilir Gabriel. Kütüphaneler yanabilir, ülkeler yıkılabilir, insanlar bir zamanlar inandıkları şeylerden vazgeçebilir.
— Doğru. Fakat bir hikâyeyi okuyan insan onu başka birine anlattığında, o hikâye artık yalnızca kitabın içinde yaşamaz.
 
Fidel tekrar Gabriel’e doğru döndü.
 
— Senin Macondo’nun başına gelen de bu mu?
 
Gabriel gülümsedi.
 
— Evet. Macondo artık benim değil. Onu okuyan herkes oraya kendi hayatından bir şey götürüyor. Belki de bir yazarın başına gelebilecek en tuhaf şey budur; kendi yarattığı dünyayı bir gün başkalarının hatıraları arasında bulmak.
 
Fidel yeniden elindeki kitaba baktı.
 
— Öyleyse senin generalinle aramdaki farkı söyle bana.
 
Gabriel bir süre düşündü.
— Ben sana onunla arandaki farkı söyleyemem Fidel. Bunu ancak sen bilebilirsin ama onun en büyük korkusunu söyleyebilirim.
— Neymiş?
— Bir gün kimsenin kendisini hatırlamayacağını öğrenmek.
 
Fidel güldü.
— Beni unutacaklarını pek sanmıyorum.
 
Gabriel de gülümsedi.
— Hatırlanmakla anlaşılmak aynı şey değil.
 
Kısa bir sessizlik oldu. Fidel’in arkasındaki pencereden görünen Karayip Denizi, karanlığın içinde kıyıya vurmaya devam ediyordu fakat bir süre sonra önce Fidel’in silüeti kayboldu, ardından bu manzara yavaş yavaş değişmeye başladı.
 
Aynada, Aracataca’daki büyük evin koridorları belirdi. Tranquilina açık bir kapının önünde duruyor, biraz gerisinde Albay Nicolás, altın çerçeveli gözlüklerinin ardından torununa bakıyordu. Küçük Gabito, dedesinin elinden tutmuştu.
 
Uzaklardan gelen bir tren düdüğü kulaklarında çınlayınca Gabriel mırıldandı.
 
— Şimdi gitmeliyim. Anneannem bekliyor.
 
Cama vuran yağmur sesiyle irkildi. Masadan son bir not kâğıdı alıp üzerine “Gabito” yazdı ama altına başka bir şey yazmadı. 
 
Son not kâğıdını da iliştirmek için elini aynanın kenarına koyduğunda son bir kez kendine baktı. Aynada gördüğü solgun yüzü yerini ansızın odayı dolduran sessiz bir öksürük krizine bıraktı. Ciğerlerini zorlayan zatürre, bu karasal, denizsiz başkentin acımasız yüksekliğini ona hatırlatır gibiydi. Aynaya yapıştırdığı o son not, parmaklarının arasından kayıp yere düştü.


Takvimler 17 Nisan 2014’ü gösterdiğinde, zihnindeki o büyük demans sisi nihayet odanın duvarlarını tamamen kapladı. Dışarıda sicim gibi yağan Meksika yağmurunun sesine anneannesinin sesi karıştı. 
 
— Geç kaldın Gabito.
— Yazıyordum anneanne.
— Biliyorum. Haydi, içeride yerin hazır.
 
Gabito, başucunda bekleyen Mercedes’in elini belli belirsiz bir şekilde son kez sıktı. 
 
Karayipler'in tuzlu rüzgârı, o gün Mexico City'deki bu sessiz odaya sızmış ve tarihin en büyük hafızasını asil bir sonsuzluğa doğru uğurlamıştı.
 
Yazıyı tamamladığımda açık olan penceremden gelen rüzgarla masamın üzerindeki Gabriel García Márquez yazan küçük bir sarı kâğıt yere düştü.
 
Kâğıdı alıp günün anısı olarak Kırmızı Pazartesi’nin sayfalarının arasına koydum. 
 
Bir an için pencerenin önünde sarı bir kelebeğin kanat çırptığını gördüm. Belki gerçekten oradaydı belki de saatlerdir anlattığım hikâyenin içinden çıkıp gelmişti ama artık bunun bir önemi yoktu. 
 
Hayatım değişmemişti belki ama dünyaya baktığım yer artık eskisiyle aynı değildi. 
 
Yatağıma uzanıp tavana baktığımda başımın üzerinde her yerde sarı kelebekler uçuşuyordu.

DİĞER YAZILARI Kırmızı Pazartesi / Gabrıel Garcıa Marquez 01-01-1970 03:00 Gündoğumu / Joan Baez 01-01-1970 03:00 Yeşil Mürekkep / Osman Balcıgil 01-01-1970 03:00 Kadınlar / Charles Bukowski 01-01-1970 03:00 1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante 01-01-1970 03:00 Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood 01-01-1970 03:00 Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman 01-01-1970 03:00 Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan 01-01-1970 03:00 Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway 01-01-1970 03:00 Goriot Baba / Honore de Balzac 01-01-1970 03:00 Bit Palas / Elif Şafak 01-01-1970 03:00 Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  01-01-1970 03:00 Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Abdülmecit / Hıfzı Topuz 01-01-1970 03:00 Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar 01-01-1970 03:00 Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt 01-01-1970 03:00 Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut 01-01-1970 03:00 Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin 01-01-1970 03:00 Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen 01-01-1970 03:00 Vezir Gambiti / Walter Tevis 01-01-1970 03:00 Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal 01-01-1970 03:00 Açlık / Knut Hamsun 01-01-1970 03:00 Roma Mermer Şehir / Jona Lendering 01-01-1970 03:00 Mahşer / Stephen King 01-01-1970 03:00 Lysistrata / Aristophanes 01-01-1970 03:00 Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban Ördeği / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad 01-01-1970 03:00 Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın 01-01-1970 03:00 Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter 01-01-1970 03:00 Hayaletler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Hedda Gabler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald 01-01-1970 03:00 Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe 01-01-1970 03:00 Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova 01-01-1970 03:00 Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu 01-01-1970 03:00 Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres 01-01-1970 03:00 Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi 01-01-1970 03:00 Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi 01-01-1970 03:00 Hayvan Mezarlığı / Stephen King 01-01-1970 03:00 Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Graziella / Alphonse de Lamartine 01-01-1970 03:00 Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa 01-01-1970 03:00 Othello / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım 01-01-1970 03:00 Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl 01-01-1970 03:00 Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit 01-01-1970 03:00 Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Ketum / Ümit Polat 01-01-1970 03:00 Macbeth / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan 01-01-1970 03:00 Oyalı Kase / Ayfer Güney 01-01-1970 03:00 Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 Roma’nın Batısı / John Fante 01-01-1970 03:00 Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles 01-01-1970 03:00 Hamlet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün 01-01-1970 03:00 Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Kral Oidipus / Sophokles 01-01-1970 03:00 Kürklü Kişi / May Sarton 01-01-1970 03:00 Leyla ile Mecnun / Fuzuli 01-01-1970 03:00 Paul Verlaine / Stefan Zweig 01-01-1970 03:00 Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness 01-01-1970 03:00 Gılgamış Destanı 01-01-1970 03:00 Toza Sor / John Fante 01-01-1970 03:00 Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski 01-01-1970 03:00 Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie 01-01-1970 03:00 Romeo ve Juliet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Sesleri 01-01-1970 03:00 Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes 01-01-1970 03:00 Selvi Boylum Al Yazmalım 01-01-1970 03:00 Elveda Saraybosna 01-01-1970 03:00 Amin Maalouf’un “Semerkant”ı 01-01-1970 03:00 Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Ivo Andriç / Drina Köprüsü 01-01-1970 03:00