Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar

Serhan Poyraz

04-06-2024 18:02

Advert

sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen,
sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen,
sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen,
sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen,
sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen,
sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen, sen,

Aslında, yukarıdaki “sen” kelimelerinin hiçbirisini okumadın!

Bu yüzden aralarından birinin “ben” olduğunu fark etmedin.

Şimdi aradaki “ben” kelimesini arıyorsun ve hepsinin “sen” olduğunu yeni anladın.

Sen zaten hiçbir zaman beni anlamadın!

İlişkilerin içinde sıklıkla yer alan diyaloglardan biri; “Sen zaten hiçbir zaman beni anlamadın/ anlamıyorsun.” Öyle değil mi? 

Affınıza sığınarak, bu cümlenin; “ben-sen” ilişkisindeki gelişimine dikkat çekmek için böyle bir giriş yaptım. Sakın kızmayın bana, ilişkileriniz hakkında ahkam kesmek haddime değil ama maalesef çoğu ilişki böyle. Zaten, büyük ihtimalle, ilişkilerinizde bu cümleyi duymuşsunuzdur veya söylemişsinizdir. Eğer duymadıysanız veya söylemediyseniz, ne mutlu size. 

İstisnalar kaideyi bozmasa da, birbirini anlamamak özelinde çok bilinmeyenli bir denklem gibidir, kadın-erkek ilişkileri… Belki de bu yüzden üzerinde çok konuşulmuş ve hep de konuşulacak bir konudur.

Gerçekten de, insanlık var olduğundan beri, süregelen tarih içerisindeki yazılı kaynaklara baktığımızda, toplumun içindeki kadın-erkek ilişkisini hep önemli bir olgu olarak görürüz. Okuduklarımdan anladığım; kadın-erkek ilişkileri bir toplumun geleceğinin sağlıklı olup olmayacağını belirliyor.

Kadın-erkek ilişkileri çekirdek ailede başlıyor aslında… Anne, baba ve çocuk arasında… Çocuk; anne ve babasının ilişkisinden öğrendiği davranış kalıplarını heybesine koyarak başlıyor, hayat yolculuğuna… Anneanne, babaanne, dedeler ve bunların anne ve babasının ilişkileri üzerindeki etkisinin getirdiği yargılar ve yaşanılan çevrenin kadın-erkek ilişkilerine bakışı, bir diğer ifade ile mahalle baskısı da var tabii… Yani, toplumun getirdiği cinsiyet kalıpları da eklenince, iyice ağırlaşıyor kadın ve erkeğin heybesindeki yükler…

Kadın-erkek ilişkilerinde; aileden, kişilikten, toplumdan ve kültürden gelen farklılıkların yarattığı sorun çıkarmaya müsait bu haller olsa da, yaratılış gereği olan farklılıkların yarattığı sorun çıkarmaya müsait biyolojik gerçeklikler, her şeyden önemlisi belki de…

Cem Yılmaz, şovunda ne de güzel anlatmıştı bu durumu esprili bir dille;

“Erkek, çok ilginç bir tasarımdır. Bütün yaratılış hikayelerinde kadın sonradan yaratılmıştır. Bir taslak gibi düşün. Yaradan önce erkeği yaratmış, sonra düşünmüş ben bunun daha iyisini yaparım diye…. Ve yeni modelde, eski modelde sorun çıkaran parçaları kullanmamış.

Erkek basit bir cihazdır ve iki modu vardır; “on/off”. Yani, normal mod ve öküz modu.

Erkek analog, kadın dijitaldir. Erkek analogdur, daha dayanıklıdır. Kurma kolu, düğmeleri vardır. Kadın dijitaldir, daha narindir. Kadınların her ay “update” edilmeleri o yüzden; her ay yenileniyorlar”

Gerçekten çok komik ve bir o kadar da doğru değil mi?

Kadın ve erkek yaratılış gereği oldukça farklı… Biyolojik temelli kadın-erkek farklılığının, psikolojik farklılığa da yansımaları olduğu kesin. Ve psikolojik farklılığın yansımaları da toplumsal ilişkilere, kadın ve erkeğin toplum içinde konumlanmasına yansıyor ve tabii ki oradan da ekonomik ilişkilere… Yani, kadın ve erkeğin kendi içlerinde dinamikleri, farklılıkları var; biyolojik, psikolojik ve sosyolojik… Cinsiyet ayırt etmeksizin insanoğlu sosyal bir varlık olduğu için iletişim olmazsa olmaz bir olgu ve bu farklılıkların hepsi de iç içe geçmiş çözümü çok zor bir sarmal gibi…

Mesela bilinen bir gerçek: kadının konuşmaya önem verirken, erkeğin eyleme önem vermesi... İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre; kadının bir günde kullandığı ortalama kelime sayısı yirmi üç, yirmi dört bin iken, erkeğin bir günde kullandığı ortalama kelime sayısı on iki, on üç bin imiş.

Aynı evin içinde bir kadın ve bir erkek düşünün ve o gün kadın bir sorun yaşamış olsun. Akşam, bu sorun hakkında konuştuklarını hayal edin. Nasıl bir diyalog ortaya çıkacağını aşağı yukarı tahmin etmez misiniz? Kadın olayı bütün detayları ile anlatırken erkek muhakkak bir yerde “Peki sen ne yaptın?” ya da “Niye şöyle yapmadın?” diye sormaz mı? İşte çözüm arayan bir erkek ve derdini sadece paylaşıp rahatlamaya çalışan, aslında çözümün peşinde olmayan bir kadın…

Şimdi aynı olayın tam tersini düşünün ve erkek o gün bir sorun yaşamış olsun. Kadın bir bakışta anlayacaktır erkeğin bir sorunu olduğunu ve soracaktır; “Neyin var?” diye. Erkeğin cevabının ise “Hiç, hiçbir şeyim yok.” olması kuvvetle muhtemel değil midir? Çünkü erkeklerin neredeyse tamamı, yaşadığı bir sorunun çözümünü kendi içinde bulmadan o sorunu konuşma veya söyleme eğiliminde değildir. Erkek anlatmadıkça, kadın ısrar ettikçe o gün yaşanan sorunun evin içinde başka bir soruna evrilmesi de kuvvetle muhtemeldir.

Yani kadın anlatırken erkek; “Bunu niye böyle yapmadın?” diyerek hemen çözüm arayan sorularına devam ederse, kadının sonunda; “Ya sana bir daha bir şey anlatmayacağım” demesi ve ilişkide kopmaların başlaması muhtemeldir. Kadın bir sorununu anlattığında erkek kendi kendine; “Kapa çeneni” deyip fikir yürütmeden dinlemeli, çünkü o konuşmada kadının sadece başka bir kulağa ve göze ihtiyacı vardır belki de…  Aynı şekilde, kadın erkeğin derdi olduğunu anladığında ona çayını verip  yalnız bırakmalı; “Konuşmak istersen dinlemeye hazırım” demeli belki de. Ne dersiniz?

Elbetteki, her iki durumda da istisnalar kaideyi bozmaz. O yüzden bu söylediklerimi özelden çok genel anlamda düşünmek gerekir. Ama büyük çoğunlukla bahsettiğim diyaloglara benzer diyalogları hepimiz yaşamışızdır, hayatımızın içindeki ilişkilerimizin herhangi bir anında…

Yıllar önce John Gray’in; “Kadınlar Venüs’ten Erkekler Mars’tan” kitabını okumuştum. Kitabın girişindeki o hikayeyi unutmam ne mümkün... Bakın ne diyordu o hikayede John Gray;

“Erkeklerin Mars'tan, kadınların Venüs'ten geldiklerini hayal edin. Yıllar önce bir gün, Marslılar teleskoplarından bakarak Venüslüleri keşfettiler. Venüslüleri şöyle bir görmek bile, içlerinde daha önce hiç bilmedikleri duygular uyandırdı. Aşık olup çabucak uzay gemileri yaptılar ve Venüs'e uçtular. Venüslüler, Marslıları çok iyi karşıladılar. Onlar da içgüdüsel olarak bu günün geleceğini biliyorlardı. Yüreklerini daha önceden hiç tanımadıkları bir sevgiye açtılar.

Venüslülerle Marslılar arasındaki aşk, sihirli bir aşktı. Birlikte olmaktan, birlikte bir şeyler yapmaktan ve paylaşmaktan zevk alıyorlardı. Ayrı gezegenlerden olsalar da, bu farklılıklarını seviyorlardı. Aylar boyu birbirlerini tanıdılar; farklı gereksinimlerini, tercihlerini, davranış biçimlerini inceleyip takdir ettiler. Yıllar boyu sevgi ve huzur içinde bir arada yaşadılar. Sonra birlikte dünyaya uçmaya karar verdiler.

İlk başlarda her şey çok güzeldi. Ancak, dünya atmosferi yavaş yavaş etkisini göstermeye başladı ve bir sabah herkes çok garip bir bellek kaybıyla uyandı."

Yani kadın karşısındakinin erkek olduğunu, erkek karşısındakinin kadın olduğunu unuttu, diyor John Gray…

Her ne kadar John Gray’ın sembolik olarak ifade ettiği şekilde kadın ve erkek farklı gezegenlerden gelmiş gibi görünseler yani biyolojik, psikolojik ve sosyolojik farklılıkları olsa da, bu durum birinin diğerine üstün olduğu anlamına gelmiyor elbette... Kadın da, erkek de insan… Bunu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor.

Ve insan insana yaşayabilmek için, kadın-erkek ilişkilerinde; “Ateş, ateştir ve su sudur” gibi iki farklı gerçekliği de en baştan kabul etmemiz gerekiyor. İlla ki ateş ve su diye farklı olgu düşünmenize gerek yok, birbirinden farklı iki obje olarak da düşünebilirsiniz. Ben ateş ve su tercih ettim; çünkü su yanıp yok olarak ateşi söndürür yeterli derecede güçlüyse, ateş suyu yakarak söner ya da su yeterli değilse ateş her şeyi yakıp kül eder. Kadın-erkek ilişkilerine benziyor.

Birbirimizi yok etmemek gerekiyor belki de… Boşanmalar bu yüzden artmıyor mu? Öte yandan, kadın-erkek ilişkileri bozuldukça aile yapılarında müthiş dengesizlikler ve acılar yaşanıyor.

Oysa, yaşamın bir doğası var ve hayat; “Sende durmam” diyor. Her nefeste son gelebiliyor. Yani, her şey bir ana ait sadece…

İster Venüs’ten isterse Mars’tan gelsin, yeryüzünde boşluğa düşüyor insanlar... Derinlere inip boğulanlar da var, mücadele edip çıkan da… Ama bir şekilde hep başladığın yere geri dönüyorsun ve ne yaparsan yap, sana ait bir beden de yok aslında… Hayat bir hatıra, içindeki bir anı unuttuğun an ölüyorsun.

Öte yandan, ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz için de, sonu olmayan bir yolculuk gibi hayat... Hal böyle olunca, insan vücudunun en bitkin parçası sürekli yolda olan ruh... Bu, hem de bu öyle bir yolculuk ki, yol asla bitmiyor; çünkü nereye gidersek gidelim, mutluluk hep başka bir yerde. Hep bir arayış, hep bir bekleyiş hali…

Peki bu yolculukta, ya yolun yanlış tarafında olursan… İşte o zaman her yer karanlık... Sonrası da soğuk bir sessizlik… Yani, zemheri soğuğu gibi bir yalnızlık…

Sonuç? Gözde su; gözyaşı…

Yani su; bir yakıcı, bir yanıcı…

“Ateş ateştir, su sudur” olmalıydı... Öyle olduğunu kabul edebilseydik eğer, yalnızlığın karanlığında solmak yerine, mutluluğun aydınlığında renklenecekti; gönlünüzdeki güzellikler…

Aşk… Ayaklarınızı yerden kesen o sımsıcak duygu… Enerjilerin, frekansların yön verdiği dünyamızda kalbimizin ritmini değiştiren, içimizde kelebekler uçuşturan en güzel enerji… Aşık olmak bizi duygusal olarak etkilediği kadar fiziksel olarak da etkilemez mi?

Yapılan araştırmalar, fiziksel bir acısı olan kişilerin sevdiği kişilerin resmine baktığı zaman orta dereceli acılarının yüzde 40, ciddi dereceli acılarının ise yüzde 15 oranında azaldığını ortaya koymuş. Ancak elbette olumlu etkileri, duyguların karşılıklı olduğu, hem sevip hem sevildiğimiz mutlu bir beraberlikte gösterir. Aşk acısının kalbimizi kırdığı; hatta bazı durumlarda sağlığımızı olumsuz etkilediği de bir gerçek…

O halde aşkı, sevgiyi en saf halinde yaşamak, yaşatmak ve bunu devamlı kılmak en güzeli, en doğrusu….

Kadın ve erkek, birbirlerinin yol arkadaşı, beraber yürümeliler bu yolda, insan insana… Bu farkındalığa bir şekilde mutlaka erişmek gerekiyor.

Şiir, edebiyat ve müzik duyguların dışa vurumu... “Zemheri Sıcağı” Hüseyin Uyar’ın romanı… Bu konuda farkındalık yaratması açısından mutlaka okunması gereken romanlardan biri… Çünkü, bu romanı diğerlerinden ayıran farklı bir özelliği var. Roman, kadın erkek ilişkilerini anlatıyor ve erkeğin hissettiklerini yazar Hüseyin Uyar dile getiriyorken, kadının hissettiklerini ve düşündüklerini ise ismi yazarda saklı bir kadın dile getiriyor.

“Düet” sözlük anlamıyla; “bir şarkıyı iki kişinin karşılıklı söylemesidir ve müzikte kullanılan bir terimdir ama bu roman da, ilişkiler üzerine edebi bir düet gibi…

Romanda düet…

Romanda düet, daha önce denenmiş bir kavram mı diye düşündüğümde, aklıma sadece Franz Kafka’nın “Milena’ya Mektuplar” kitabı geliyor. Bu kitabı okuyanlarınız bilirler. Kafka'nın Milena'ya 1920 Nisan'ında, yağmurlu bir günden söz ederek başlattığı bu yazışmalar, yazarın ölümünden kısa bir süre öncesine kadar sürerken; ümitsizliğin, çaresizliğin ve tıkanışın anlatımına dönüşür. Mektuplarla örülmüş bir aşk hikayesidir.

Ancak, Hüseyin Uyar’ın “Zemheri Sıcağı” romanı, Franz Kafka’nın “Milena’ya Mektuplar”ından biraz daha farklı... Mektuplarla örülmüş bir aşk hikayesi olmaktan ziyade, bir arada aynı evin içinde kadın ve erkeğin yaşanmışlıklarla dolu aşklarının hikayesi… Kendinize ait pek çok şey bulacaksınız satır aralarında…

Bakın, bir yazar kitabını yazarken, hissettikleri ve düşündükleri dile gelir kelimeleriyle ve beyaz sayfalar dolmaya başlar. Tek başına yazmaktadır ve bana göre bu yalnızlığının adı; üretim yalnızlığıdır.

Bir okuyucu, yazarın duyguları ve düşündükleri ile doldurduğu beyaz sayfalardaki kelimeleri, cümleleri okuyarak tüketir ve kitabı bitirir. Okuyucu kitabı tek başına okumaktadır ve bana göre bu yalnızlığın adı da; tüketim yalnızlığıdır. 

Ve kitabı okurken bu üretim yalnızlığı ile tüketim yalnızlığı arasında bir ilişki başlar ki, bu da kitabı sevip sevmeyeceğinizi belirler.

Evet, sizi temin ediyorum; Hüseyin Uyar’ın “Zemheri Sıcağı” kitabını çok seveceksiniz. Çünkü bu romanın içindeki diyaloglar ve yaşanan olaylar karşısındaki kadın-erkek davranışları yaşadığımız veya yaşayabileceğimiz türden…Üstelik kadının duygu ve düşüncelerini bir kadın, erkeğinkileri bir erkek dile getiriyor. Dolayısıyla ister erkek ister kadın olun, romanda anlatılanların birçoğunu kendi hayatınızdaki olaylar ve diyaloglarla eşleştireceksiniz. Hatta bazen; “Aa! Sahiden kadınlar böyle mi düşünür?” veya “Demek erkek böyle hissediyor.” gibi tepkileriniz olacak. Ve en en ilginci ne olacak biliyor musunuz? İlişkilerinizdeki anlaşmazlıkları ve kavgaları çok basit bir diyalog ile çözebileceğinizi fark edeceksiniz.

Biyolojik, psikolojik ve sosyolojik farklılıklar yüzünden zemheri soğuğuna yakalanan kadın-erkek ilişkileri içinde bildiğiniz tüm kavramları alt üst edip her şeyi yeni baştan yazmanızı tetikleyebilecek bir roman “Zemheri Sıcağı”…

O zaman ilk soru şu; “İnsan mı romanı, roman mı insanı yazar?”

Duyar gibiyim cevaplarınızı.

Peki o zaman ikinci soru şu; “Gerçek anlamda yaşanan aşk hikayeleri sadece kitaplarda ve filmlerde? Neden biz bu hikayeleri, romanları okuyup, filmleri izleyip duygulanıyoruz?”

Yine duyar gibiyim cevaplarınızı.

O zaman en önemli soruyu soruyorum; “Cesaretiniz var mı aşka?”

Cevabınız her ne olursa olsun, Hüseyin Uyar’ın “Zemheri Sıcağı” romanını okuyun yine de… 

İşin içinde yanmak da var, donmak da…

DİĞER YAZILARI 1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante 01-01-1970 03:00 Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood 01-01-1970 03:00 Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman 01-01-1970 03:00 Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan 01-01-1970 03:00 Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway 01-01-1970 03:00 Goriot Baba / Honore de Balzac 01-01-1970 03:00 Bit Palas / Elif Şafak 01-01-1970 03:00 Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  01-01-1970 03:00 Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Abdülmecit / Hıfzı Topuz 01-01-1970 03:00 Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar 01-01-1970 03:00 Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt 01-01-1970 03:00 Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut 01-01-1970 03:00 Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin 01-01-1970 03:00 Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen 01-01-1970 03:00 Vezir Gambiti / Walter Tevis 01-01-1970 03:00 Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal 01-01-1970 03:00 Açlık / Knut Hamsun 01-01-1970 03:00 Roma Mermer Şehir / Jona Lendering 01-01-1970 03:00 Mahşer / Stephen King 01-01-1970 03:00 Lysistrata / Aristophanes 01-01-1970 03:00 Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban Ördeği / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad 01-01-1970 03:00 Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın 01-01-1970 03:00 Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter 01-01-1970 03:00 Hayaletler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Hedda Gabler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald 01-01-1970 03:00 Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe 01-01-1970 03:00 Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova 01-01-1970 03:00 Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu 01-01-1970 03:00 Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres 01-01-1970 03:00 Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi 01-01-1970 03:00 Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi 01-01-1970 03:00 Hayvan Mezarlığı / Stephen King 01-01-1970 03:00 Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Graziella / Alphonse de Lamartine 01-01-1970 03:00 Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa 01-01-1970 03:00 Othello / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım 01-01-1970 03:00 Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl 01-01-1970 03:00 Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit 01-01-1970 03:00 Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Ketum / Ümit Polat 01-01-1970 03:00 Macbeth / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan 01-01-1970 03:00 Oyalı Kase / Ayfer Güney 01-01-1970 03:00 Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 Roma’nın Batısı / John Fante 01-01-1970 03:00 Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles 01-01-1970 03:00 Hamlet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün 01-01-1970 03:00 Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Kral Oidipus / Sophokles 01-01-1970 03:00 Kürklü Kişi / May Sarton 01-01-1970 03:00 Leyla ile Mecnun / Fuzuli 01-01-1970 03:00 Paul Verlaine / Stefan Zweig 01-01-1970 03:00 Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness 01-01-1970 03:00 Gılgamış Destanı 01-01-1970 03:00 Toza Sor / John Fante 01-01-1970 03:00 Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski 01-01-1970 03:00 Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie 01-01-1970 03:00 Geronimo 01-01-1970 03:00 Romeo ve Juliet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Sesleri 01-01-1970 03:00 Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes 01-01-1970 03:00 Selvi Boylum Al Yazmalım 01-01-1970 03:00 Elveda Saraybosna 01-01-1970 03:00 Amin Maalouf’un “Semerkant”ı 01-01-1970 03:00 Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Ivo Andriç / Drina Köprüsü 01-01-1970 03:00