“Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez.”
Sorgulama kavramına başka bir anlam mı yüklemekteyiz, bilemiyorum. Çok soğuk karşılıyoruz, nedense. İsyan gibi, olmamalıydı, kabul etmiyorum…
Bazen dostlarla karşılaşırız. Sanki meteoroloji kanalı. Gördüğümüzü söylerler. Nasıl tepki vereceğimizi şaşırırız. Malum olanı ilan etmenin bir amacı olmalı. Yağmur yağıyor, kar, soğuk, sıcak, güneş… Her birisini yeterince sorguladığımızda üzüldüğümüze sevinebiliriz, sevindiğimize üzülür. Bilmiyor değiliz aslında. Üç-beş gün yağmur yağmadığında kurak kurak düşünceler sarar zihnimizi. Güneşli bir günde adımlarken sokakları, kendimizi gölgede buluveririz, istemsiz. Aslında yaşanan her şeyde bir hayır olduğunu farkındalık düzeyimizi artırarak görebiliriz. Bilmek ile yetinmeyip sorguladığımızda bildiklerimizi karakterimiz haline getirmemiz mümkün olabilir. Bilmenin ötesi, olmak, huzur bulmak. Mutlu mesut yaşanılası baharlar, kışlar…
“Ne pahasına olursa olsun- iyi bir eş bulursanız mutlu olursunuz; eğer kötü bir taneye sahip olursanız filozof olursunuz.”
Böyle bir sözden filozofun eşinden şikayet ettiği anlamını çıkarmak filozofluğu anlamamak olur. Kaldı ki, derin düşünen birisinin garip hallerine katlanabilmek kolay olmamalı. Eşi de en az onun kadar değerlidir, denebilir yani.
İnsanlığımızın bir realitesi… İhtiyaç hissetmeden aramıyoruz. Zoru görmeden çözüm üretmiyoruz. Küçücük problemlerimizin çözülemez büyüklükte karşımıza dikilmesi kaçınılmaz son. Bilmek ile yetinmeden, iyi gördüklerimizi kopyalamalı, kötü dediklerimizin kaynağını kurutmalı. Gerektiğinde kendimize rağmen. Kimseyi üzmeden, kırmadan, dökmeden, özgürce… Aksi, bedeli olur. İyileri es geçmenin, kötüleri sadece bilmek ile yetinmenin. Her ne ise yaşanan, kendimiz için bir öğreti çıkarmamanın…
“Önce dünyayı yerinden oynatacak olan kişi, kendisini hareket ettirsin.”
Çünkü herkes neyin daha iyi olacağını bilmekte. Ama toplumun karşısına çıkmak bedel istemekte. Belki kınanmak… Ta ki, kötülük gelip kendimize dokunana kadar. Bir takım insanlara göre daha fazla hak sahibi olmanın aldanmışlığı ile girilen yolun sonunda bizi bekleyen sığlığın, çürümüşlüğün girdabında bulana kadar kendimizi.
İşte böyle bir anda bile bazılarımız öne çıkmak konusunda tereddüt yaşayabilir. Bu sözüm düşünce dünyamdan işaretler taşıyabilir, beni anlatır.
Çünkü mahrumiyet sözkonusu olabilir. Belki de hayatın sonlanması, şehadet… Her ne kadar şahsi menfaatlerimin peşinde olmamaya gayret etsem de toplum için fedakarlığı sindirebildiğimi söyleyemem. Aslında kim, neyi, niçin yapar, bilinmez. Yaşanmışlıklardan herhangi bir çıkarım yapmak anlamlı gelmiyor bu nedenle. Veya, önde giden mi daha fazla risk taşır, arkada kalan mı? Her halükarda daima birileri önde olacak. Önde olanların inanmışlığı arkadakileri harekete geçirecek. Böylece bazıları kurtulacak, refaha erecek. Aksi, dışarıda düşman aramak beyhude, sonuçsuz. Biz, bize yeteriz, kendi mezarımızı kazmaya, özgürce…
“Ölüm, insanlara verilmiş nimetlerin en büyüğü olabilir.”
Pek çok düşünür ölüm korkusundan bahseder. Onların hepsinin ölüm korkusu taşıdıklarını düşünmüyorum. Ancak insanlığımızın en temel gerçeklerinden, motivasyon kaynaklarından birisi bu, ölüm ve korkumuz…
Bu duygumuzun ne kadar da gereksiz olduğunu ispat etmem mümkün değil. Hiçbir süpheye yer bırakmayacak netlikte argümanlar koysam ortaya, yine de nafile. Çünkü herkes kendi gerçeğini kendisi keşfedecek.
Dostum bir tanıdığını anlatır. Dalyan gibi bir genç, der. Düzenli bir hayatı varmış. Aklı, fikri, mesleği… Ta ki, annesi vefat edene kadar. Sonrasında toparlayamamış kendisini. Alkolik olmuş.
Ölüm nedir bilmiyoruz. İnanıyoruz ki, sonrasında bir hayat var. Buna rağmen yine de korkuyoruz. Belki de cevaplarımızı hayatın içinde aramalı. Mesela, ölümsüz olmak nasıl bir şey olurdu?
