Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar

Serhan Poyraz

23-02-2025 17:10

Advert

Öyle bir an gelir ki, bir mucize olsun diye beklersin...

Bazen o andaki çaresizliğine bir çıkış yolu bulmak bazen de kaybolmuş bir umudu yeniden canlandırmak istersin...

Cinsiyet fark etmeksizin, çocukluktan başlayarak, hayatımızın herhangi bir ânında yaşayabileceğimiz bir andır bu.

Hayatın sürprizlerle dolu olması, umutsuzluk bataklığının içinde bir anda umudun filizlenmesi, beklenmedik güzelliklerin ortaya çıkması gibi mucize olarak nitelendirilebilecek durumlar, insanı yaşama daha sıkı bağlar.

Mucize…

Yüksek sesle kendinize söylediğinizde bile, ilk anda içinizde heyecan uyandıran bir kelime değil midir, 
olmasını istediğiniz, beklediğiniz şeyleri hatırlatarak…

“Mucize” kelimesi sözlük anlamıyla her ne kadar insanın sınırlarını aşan, akıl ve bilimle açıklanması zor olan, beklenmedik ve doğa üstü olayları ifade etse de, insan için mucize sadece böylesine büyük olaylarda değil, günlük yaşamın içindeki küçük detaylarda da saklı olabilir bu yüzden.

Mesela, öyle bir an gelir ki hayatlarımızın içinde; gün doğumundaki renk çeşitliliği, bir bebeğin gülüşü, doğanın eşsiz uyumu, dostluk ya da aşk gibi bizi derinden etkileyen duygular da birer mucize haline dönüşüverir.

Belki de yaşamın kendisi, her ânıyla bir mucize... Ne dersiniz?  

Nefes aldıkça her an, yeni bir yaşanmışlığın içinde yeni bir olasılıkla karşılaşmak demek değil midir hayat?

O zaman mucize, insana kendi yaşamının büyüsünü hatırlatan ve onu keşfetmeye davet eden bir deneyimdir de diyebiliriz.

İşte hayatı yeni keşfetmeye başlayan bir genç…

Niyazi…

Günümüzden otuz beş, kırk yıl önceki zamanların lise son sınıf öğrencisi. Aklının yettiği her şeye çare bulmaya çalışan, memleket meselelerine çare arayan idealist bir genç. İşçi ve köylü sınıfına sempati duyuyor ve onların ülkeyi yönetmesini istiyor. Bir de, kendisi gibi bir sınıf arkadaşı var Niyazi’nin. Dostu, yediği içtikleri ayrı gitmeyen biri. O da işçi ve köylü sınıfına sempati duyuyor elbette ki. Hatta, birbirlerine “yoldaş” diyorlar. Ama kafaları da karışık bu iki gencin; onlar işçi ve köylüleri bu kadar sevmelerine rağmen bir türlü anlamlandıramıyorlar işçi ve köylülerin onları aynı şekilde sevmemesini.

18 yaşlarında iki genç olunca konu, haliyle aşk meseleleri de kaçınılmaz tabii. Devrimciler de âşık olur elbet. Niyazi de bir kıza âşık. Kızın adı Sibel ama daha aşkını açıklayamadan, babasının tayini ile Sibel başka şehire gitmiş. Bir hayli dertli anlayacağınız. Arkadaşı ona bu konuda da yoldaş. Platonik aşık ikisi de. O da Özlem’e aşık.

Niyazi bir mucize olsun diye gizli gizli yakındaki türbeye gidip dualar ederken, arkadaşı ise Özlem’i gördüğünde kalp atışları hızlanan, utancından yüzü kızaran ve mezun olduktan sonra aşkının karşısına geçip; “Devrimi ve seni çok seviyorum, sarı papatya!” diyeceği günlerin umuduna sarılmış bir durumda.

Niyazi ve arkadaşının hayalleri, umutları, isyanları ama neye isyan ettiklerini bilmemeleri ve gülümseten diyalogları oldukça tanıdık bir durum, şimdilerde benim gibi orta yaşlarında olanlar için…

Maden işçilerinin, yaşamın kömür karası yüzüyle burun buruna yaşaması da oldukça tanıdık bir durum...

Güneşin parlamasını gölgeleyen kara bulutlar kaplar madenci köylerinin üzerini şayet maden ocaklarında göçük olmuşsa. Haber ilk duyulduğunda yürekleri dağlamaya başlar, kimin sağ çıkacağına dair o çıldırtıcı bekleyiş.

İşte, hayatı maden ocaklarında geçmiş, şimdilerin emeklisi bir adam…

Yadigâr Dede…

Bir madenci köyünde yaşamakta ve oğlu da bir maden işçisi. Oğlunun gece vardiyasında çalıştığını bildiği bir gecenin sabahında, cami avlusunda öğrenir madende göçük olduğunu. Oğlu yerine kendisinin göçük altında olmasını diler, ağlayarak evinin yolunu tuttuğunda. Dünyası başına yıkılmıştır. İlk önce Gerdan Gelin öğrenir haberi gözü yaşlı Yadigâr Dede’den. Gerdan Gelin, feryat figan soluğu kayınvalidesinin yanında alır, köy meydanına gittiğini ve evde çocuğunu bıraktığını söyleyerek telaş içinde.. Henüz kundaktaki bebeği de sırtındadır Gerdan Gelin’in.

Meydanda toplanmıştır köylüler, madenden gelecek haberi beklemektedirler. Bekleyiş acı vericidir ama “Merak etmeyin biz ne göçükler gördük, Allah’ın izni ile kurtulacaklar” diyen emekli madenciler teselli verir az da olsa, için için yanmakta olan yüreklere. Saatlerce, bazen günlerce mucizeyi bekler gözü yaşlı anneler, eşler ve çocuklar…

Bazen mucize kendini gösterir ama yine de buruk olur sevinçleri sağ kurtulanların… Toprağa verilir çıkarıldıkça cansız bedenler. Geride sadece anıları kalır. Göçüp giden, geride kalanların anılarında yaşarken; onlara sevginin, acının ve kayıpların ne anlama geldiğini öğretir zaman olanca hızıyla akarken.

Duvarda asılı duran saat ilerlemeye devam etse de, bazen geçmişten gelen bir esinti kaplayınca ruhumuzu, kimi zaman yüzümüzde tebessüm, kimi zaman da içimizde bir sızı belirir. Öyle ya, insan hayatının derinliğidir bugünü yaşarken geçmişin kişi, mekân ve olayları arasında gidip gelmek.

İşte, kırk yıl öncesinden bildiği bir çeşmenin önünde oturmuş türkü söyleyerek çocukluğunu geri çağıran bir adam…

Çeşme hâlâ sağlam ama değişmeyen iki şey, çeşmeden akan suyun sesi ve çeşmenin üzerindeki yosunlar…

Çocukluğunun büyük umutlarla beslediği hayalleri seslenir, geçmişinden bugünkü hâline adamın. Geçmişinin ve bugününün o anki şahididir o çeşme.

Peki ama değişen çeşme midir yoksa modern yaşamın içine hapsolmuş adam mı?

Enseyi karartmamak lazım. Hayat akarken, bazen ters yönden gelen bir esinti ile geçmişin gölgesinde kaybolmamak için onları değerli bir hazine gibi yanımızda taşımayı bilmeliyiz ama yolculuğumuza da devam etmeliyiz. Doğru. Hayat anılarla anlamlıdır ama asıl güzellik, her gün yeni anılar biriktirmeye devam edebilmektir o an yaşadığımız topraklar üzerinde.

Hayat insanı bir yerden başka bir yere  savunurken, farklı insanların anılarına farklı mekânlar arka fon oluşturur. Yani mekanlar, farklı insanların farklı anılarının zenginliğini içlerinde barındırırlar. Üzerinde yaşadığımız Anadolu da neredeyse insanlık tarihinin en başından itibaren insanoğluna mekân olmuştur. Milyarlarca anı ve yaşanmışlıkla yoğrulmuştur toprakları…

İşte, uzun yıllar önce, bugünkü Ankara’nın bulunduğu Galatya bölgesindeki antik şehir Ancyra’da yaşayan bir kabile…

Tectosage Kabilesi… Bu kabileden bir grup, kutsal Dikili Taş’ı aramak için ellerinde bir harita ile yola çıkarlar. Kafileye Kral Amairgen’in yasak aşkından doğan oğlu Demma’nın üçüncü kuşak torunu liderlik ederken yanında bir druid de vardır ki, druid; şifa, astronomi, tanrılar, kutsadıkları doğa dahil önemli konularda bilge kişi olan adamlara denirdi.

Yani anlayacağınız üzere, bu grubun beklediği mucize yalnızca fiziksel dünyaya değil, biraz da manevi dünyaya yönelikti. Lider, atalarından kalan bir haritada yer alan Dikili Taş’ı bulup orada bir yerleşke kurma hayaliyle yola çıkmıştı. Bu, onun atalarından gelen bir misyonuydu.

Ancak lider ve druid dışında kafiledeki diğer kişiler, neden Dikili Taş’ı aradıklarını ve bu taşı bulduktan sonra ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Sadece liderlerine inanmış ve onun peşinden bu maceraya sürüklenmişlerdi.

Önce uzun süre bir nehir boyu ilerleyen bu kafilenin destansı yolculuğu daha sonra gündoğumunu takip etmeleri ile tam yirmi yedi gün sürdükten sonra Dikili Taş’ı bulmaları ile sonuçlandı ancak tam da o sırada kafileyi takip eden bir kartalın yaptığı alçalma ve yükselme hareketlerini druid tanrılardan gelen bir işaret olarak yorumlayınca yerleşkelerini Dikili Taş’ın etrafına değil de yakınındaki bir platoya kurmaya karar verdi liderleri.

Mucizenin şifrelerinin doğada olduğuna tanık olursun bazen. Bir nehrin kıvrımları, bir gündoğumu ya da bir kuşun kanat çırpışı seni atalarının söylediği yere değil ama aradığın mucizeye götürebilir.

Gerçekten de, doğa kendi içinde mucizevi bir uyuma sahiptir. Güneş doğacağı ve batacağı yeri bilir. Evrendeki her şey görevleri konusunda hiç tereddüt göstermezken, insanoğlu hep bir kaos içindedir.

İşte tamamen farklı düşünen iki insan…

Bir şey istemeden dua etmenin saçma olduğunu düşünen bir asker ve  dua ederek bir şey istemenin tamamen çıkarcı bir şey olduğunu söyleyen bir keşiş...

“Asker ve keşiş” bir görev icabı bir araya gelmişlerdi. Asker, kralın emri ile sandık ve heybeden oluşan yükü, ormanın derinliklerinde inzivada yaşayan “Efendi”ye teslim etme görevi almıştı. Ve gidilecek yolu çok iyi bilen bir keşiş, kılavuz olarak yanına verilmişti.

Sandığın içinde ne olduğu asker için önemli değildi. Sandık sadece yerine teslim edilmesi gereken bir görevdi. O bir emir eriydi. Keşiş içinse sandıkta dünyanın sırrını yazan bir papirüs olmadıktan sonra hiçbir önemi yoktu.

Sandık ve heybeyi götürdükleri “Efendi” ise gökyüzü hesaplayıcısıydı. Yani, göklerden mesaj alıp H Yıldızı’nın geçiş zamanını hesaplamak için görevlendirilmiş biriydi. Kral, Efendi’ye H Yıldızı’nın geçiş zamanını soruyordu çünkü büyük bir sefere çıkacaktı. Efendi geçiş zamanını bir beze yazdı ve krala iletilmek üzere asker ve keşişe verdi.

Asker ve keşiş için dönüş yolculuğu başladı ancak bir günde her şey değişmişti ve artık görevlerinin hangi amaca hizmet ettiğini bilmekteydiler.

Yaşadığımız ânın anlamını, hangi amaca hizmet ettiğini bilmek önemli bir farkındalıktır insanoğlu için. Hayatın en önemli mucizevi sırlarından biri burada saklıdır. İçinde olduğumuz ânı bir görev gibi yaşamak değildir önemli olan. Bizim için ne anlama geldiğini bilmek ve anı heybemizde güzellik olarak biriktirmek gerekir.

Kaygı, endişe, üzüntü ve pişmanlık ile yaşadığımız ânı ıskaladığımızda da, çoğu zaman geçmişin anlarını bilinçaltımıza hapsederiz. Yani, bugün yaşadığımız ânın içine geçmişin kötü izlerini taşırız, bir gün bir yerde ansızın ortaya serilmek üzere…

İşte bir gün arkadaşı Esma ile konuşurken, içinde sebebini bilmediği bir boşluk olduğundan bahseden bir adam…

On beş yıl önce, o zamanki sevgilisinden gelen “hamileyim” mesajıyla ruhunda kopan fırtınanın soğuk esintisi, o günlerin kaygı ve endişesi bugününü sinsice zehirlemektedir. On beş yıl önce bu olaya çözümü, olumsuz tepki göstermekte ve durumu kabullenmemekte bulmuştu. Kız arkadaşını ikna edip bebeği aldırdıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamış ve bir süre sonra ayrılmışlardı.

Bugün, arkadaşı birlikte geçmişine gidip bu olayı irdelediklerinde, Esma’nın tespiti ve tavsiyesi ise ilginç olur; “Zamanında doğumuna müsaade etmediğin bebeğinin vebali üzerinde olabilir. O kadıncağızı bulup konuşmalısın. Ayrıca doğmamış çocuğunuzdan af dilemelisin” der.

Esma ile biraz daha konuştuklarında eğer doğmuş olsaydı bebeğin adını “Ozan” koymuş olacağını söyler adam. Bu fikir daha önce hiç düşünmediği bir şeydir ve o anda kendiliğinden dile gelmiştir.

Tüm bu konuşmalardan sonraki gecelerden birinde bir rüya görür adam. Aslında bu bir rüyadan ziyade bir mucizedir. Rüyasında, olağanüstü olaylar ve canlılar onu Ozan’a götürür. Rüya bile olsa, doğmamış çocuğuyla karşılaşmış olmak onun için oldukça etkileyicidir ve uzun süre etkisinden çıkamaz bu rüyanın.

Birgün, hep yaptığı gibi dolaşmaya çıkar ve her zaman gittiği parka gelir. Bir kız görür bankta oturan, yanı boştur. Yorulduğu için banka oturur ve bir süre sonra kızla sohbete başlar. Astroloji ile ilgilenmektedir kız. Sohbetin sonuna doğru doğum tarihini verince adam, kız onun astroloji haritasına bakar, hesaplamalar yapıp bir şeyler yazar çizer ve; “Biri var; ‘Sarı Papatyam’ diyorsun ve bir çocuğun olsun istiyorsun” der.

Adam, hiçbir şey söylemeden istemsiz bir şekilde banktan kalkar ve oradan uzaklaşır. Neler olduğunu anlayamaz; önce rüya, şimdi de bu ilginç olay. Sadece kendisi mi yaşıyordur bu tuhaflıkları? Ya da herkes yaşıyordu da, kimsenin kendisinden başkasına söyleyemediği sırlar olabilir miydi?

Bir süre düşündüğünde bir aydınlanma hissetti içinde. Gökyüzüne, güneşe doğru baktı gözlerini kısarak ve; “Evet, mucizeyi bekliyorum” diye geçirdi içinden.

Evet, yalnızlığın ağırlığı üzerine çöktüğünden belki, hayatı sıradanlaşmıştı ve olağan dışı güzel şeyler olsun istiyordu adam ve bazen; “Tanrım bana bir işaret ver!” dediği bile oluyordu. Şimdi mesajı almıştı. Aslında yalnız değildi…

Ve işte başka bir yerde ve başka bir zamanda, İnceburun yakınlarındaki sahil kenarında bir genç…

Bisikletle dolaşırken; “Piiişştt bana gel ama yalnız gelme” diye bir fısıltı duydu. Bu sesi duymuş muydu gerçekten? Ya da bu bir illüzyon muydu beyninin ona oynadığı?

Bir kez daha duyunca aynı fısıltıyı, sağa sola bakındı ama etrafta kimse yoktu. Telaşla uzaklaştı oradan ama aynı fısıltı yalnız bırakmıyordu onu.

Rüzgârın getirdiği karşı adadaki çiçeklerin fısıltısı mıydı duydukları?

Rüyasında çiçeklerin kendisi ile konuştuğunu hiç kimseye anlatamayacak olmasının bir önemi var mıydı? Hayır yoktu, çiçeklerin var olması ve rengârenk açmasıydı önemli olan. Yaşadığı rüya değildi, gerçekti. Onların sesini duyabilmek de onun mucizesiydi.

Ve işte, başka bir yerde, başka bir zamanda başka bir adam…

Reddedilmişti ve olanlara mantıklı bir açıklama bulamıyordu. Bu olsa olsa hissettiği kötü bir illüzyon olabilirdi ancak. Yenilgi ile yüzleşemezdi. O hiç yenilemezdi ki nasıl yüzleşsin? Haliyle; “Biliyorum, sen zihnimin bir oyunusun ama yine de sevdim seni!” döküldü dudaklarından.

Kunti ve Arjuna adında iki köpeği vardı ve onlarla dolaşmaya çıkar, bazen de onlarla dertleşirdi hayvanların hissiyatları kuvvetli diye. Bazen köpekleri onlarla oynamak istediğinde kaçışan insanları gördükçe, insanların hayvanları anlamadığını düşünürdü. Zarar vermek değildi ki köpeklerinin amacı!

“Bu kadar boş insanla acaba Tanrı ne yapıyor?” diye düşünmekten de kendini alamadı. Hiç kimse ona bilmediği, daha önce duymadığı bir şey söylemiyordu. Dar bir döngü içinde deviniyordu insanlar. Ya Tanrı ne yapıyordu acaba? Espri yapar mıydı? Ne tür müzik dinlerdi? Anlayacağınız Tanrı’ya ve insanlara kafa tutmanın en depresif hâli içindeydi ama bir gün yolda yürürken kara bir köpeğin büyük bir hışımla kendine doğru koştuğunu gördüğünde her şey değişecekti…

Tüm bu karakterler, Hüseyin Uyar’ın “Mucizeyi Beklerken” kitabının içindeki; “Sol Yumruğumuz”, “Göçük”, “Öylesine Bir Esinti”, “Dikili Taş”, “Asker ve Keşiş”, “Mucizeyi Beklerken”, “Ada Fısıltısı” ve “Acemi Bir Narsist Güncesi” öykülerinin karakterleri…

Gerçekten de, insan var olduğundan beridir türlü zamanların türlü mekânlarında yaşanan insan hikâyeleri böyle sürüp gider. İnsanların umut dolu düşleri, hayalleri ve onların gerçekleşeceğine dair olan inançları istedikleri mucizeleri hayatlarına davet eder.

Diğer bir ifade ile, her an mucizelerin olduğu bir evrende yaşayan insanın sadece kendisi bile mucizedir aslında. Doğal olarak, insan yaşamı da kendine özgü mucizeleri içinde barındırır. Sadece inanmak ve fark etmek yeterlidir…

Herkesin hayatına davet etmek istediği bir mucizesi varsa eğer, ki vardır, bir kitap bile bu farkındalığı sağlayabilir. “Hadi canım” ya da “keşke” demeyiniz lütfen. Böyle bir modda olmak, mucize olmayacağına inanmaktır, mucizenin önünü kendi kendine kesmektir.

Baştan söyleyeyim, bu kitabı okuduktan sonra, bir mucize isteyip bakalım olacak mı, olmayacak mı diye bir kenara çekilip beklemek de mucizeye olan inançsızlıktır. Lütfen kendimizi kandırmayalım.

"Mucize; enerjinizi endişelerinize, kaygılarınıza ve korkularınıza değil, hayallerinize ve rüyalarınıza verdiğiniz zaman başlar" diyen bu kitabı okurken; hem zihninizi, hem de gönlünüzü güzelliklere çevirin ve şimdiki zamanınız, geçmişiniz ve hayallerinizle duygusal bir bütünsellik yaratarak gezinin sayfalarda.

Yazanın üretim yalnızlığının, okuyanın tüketim yalnızlığının buluşmasıyla oluşan o eşsiz duygular mutlaka bir öyküde, bir karakterde yakalayacak sizi bir yerden ve kendi mucizenizin ya da yaşamın bir mucize olduğunun farkına varacaksınız.

“Mucize olsun” diye beklediğiniz anların duygusal ve düşünsel ışığı “Mucizeyi Beklerken” kitabı…

Hüseyin Uyar’ın samimi, içinize dokunacak anlatımıyla…

***

- Yazıyı sesli dinlemek için görsele tıklayın...

 

DİĞER YAZILARI 1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante 01-01-1970 03:00 Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood 01-01-1970 03:00 Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman 01-01-1970 03:00 Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan 01-01-1970 03:00 Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway 01-01-1970 03:00 Goriot Baba / Honore de Balzac 01-01-1970 03:00 Bit Palas / Elif Şafak 01-01-1970 03:00 Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  01-01-1970 03:00 Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Abdülmecit / Hıfzı Topuz 01-01-1970 03:00 Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar 01-01-1970 03:00 Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt 01-01-1970 03:00 Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut 01-01-1970 03:00 Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin 01-01-1970 03:00 Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen 01-01-1970 03:00 Vezir Gambiti / Walter Tevis 01-01-1970 03:00 Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal 01-01-1970 03:00 Açlık / Knut Hamsun 01-01-1970 03:00 Roma Mermer Şehir / Jona Lendering 01-01-1970 03:00 Mahşer / Stephen King 01-01-1970 03:00 Lysistrata / Aristophanes 01-01-1970 03:00 Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban Ördeği / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad 01-01-1970 03:00 Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın 01-01-1970 03:00 Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter 01-01-1970 03:00 Hayaletler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Hedda Gabler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald 01-01-1970 03:00 Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe 01-01-1970 03:00 Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova 01-01-1970 03:00 Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu 01-01-1970 03:00 Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres 01-01-1970 03:00 Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi 01-01-1970 03:00 Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi 01-01-1970 03:00 Hayvan Mezarlığı / Stephen King 01-01-1970 03:00 Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Graziella / Alphonse de Lamartine 01-01-1970 03:00 Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa 01-01-1970 03:00 Othello / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım 01-01-1970 03:00 Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl 01-01-1970 03:00 Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit 01-01-1970 03:00 Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Ketum / Ümit Polat 01-01-1970 03:00 Macbeth / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan 01-01-1970 03:00 Oyalı Kase / Ayfer Güney 01-01-1970 03:00 Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 Roma’nın Batısı / John Fante 01-01-1970 03:00 Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles 01-01-1970 03:00 Hamlet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün 01-01-1970 03:00 Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Kral Oidipus / Sophokles 01-01-1970 03:00 Kürklü Kişi / May Sarton 01-01-1970 03:00 Leyla ile Mecnun / Fuzuli 01-01-1970 03:00 Paul Verlaine / Stefan Zweig 01-01-1970 03:00 Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness 01-01-1970 03:00 Gılgamış Destanı 01-01-1970 03:00 Toza Sor / John Fante 01-01-1970 03:00 Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski 01-01-1970 03:00 Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie 01-01-1970 03:00 Geronimo 01-01-1970 03:00 Romeo ve Juliet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Sesleri 01-01-1970 03:00 Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes 01-01-1970 03:00 Selvi Boylum Al Yazmalım 01-01-1970 03:00 Elveda Saraybosna 01-01-1970 03:00 Amin Maalouf’un “Semerkant”ı 01-01-1970 03:00 Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Ivo Andriç / Drina Köprüsü 01-01-1970 03:00