Kadınlar / Charles Bukowski

Serhan Poyraz

31-05-2026 16:12

Advert

Los Angeles, 1978

Gecenin bir vakti Los Angeles’ın neonları kirli bir şehvetle göz kırparken Sunset Bulvarı’nın arkasına gizlenmiş karanlık sokaklarından birinde, “Ashtray Hearts (Küllükten Kalpler)” adında bir bar, girişindeki paslı metal tabelada bazı harflerin tam olarak yanmaması ve kırmızı neon ışığının aralıklarla sönüp yeniden titreyerek yanmaya çalışmasıyla dikkat çekiyordu.

Barın hemen önündeki kaldırımın kenarında birikmiş su birikintileri, o ışığı kırık bir aynadaki görüntü gibi yansıtıyordu.

Barın itilerek açılan kapısı oldukça ağırdı. Eski masif ahşap kapı belli ki defalarca boyanmıştı ama sonra o boyalar yıllar içinde kabarıp dökülmüştü. Tutma yerindeki pirinç metal ise matlaşıp kararmıştı. Kapıyı ittirerek açanlar, kendi elleriyle ya bir kadının ya da o gecenin izini bırakıyordu ki kapının yüzeyinde avuç içlerinden kalmış koyu yağ lekeleri ve çizikler vardı. Kapı açıldığındaysa menteşelerden inilti gibi tiz bir ses duyuluyordu.

Hâl böyle olunca bardan içeri girildiğinde ilk hissedilen şey ne alkol ne de müzikti; geceler boyunca birikmiş boğucu bir hüzündü yüze çarpan. İçeride sigara dumanı tavana yakın tabaka halinde asılı duruyor, tavandaki eski vantilatör onu sadece bir köşeden diğerine sürüklüyordu. Ayrıca alkol, ucuz parfüm ve yanmış tütün kokusu da birbirine karışmıştı. Sanki aşk acılarının ya da türlü sorunların sigara dumanına saklanıp anbean kalplerin içinde bir izmarit gibi ezildiği, ismiyle müsemma bir yerdi orası.

Tavan panelleri lekeli ve sarkıktı. Bazı yerler su almış, izleri kahverengi halkalar bırakmış, birkaç panel de köşesinden aşağı doğru eğilmişti. Lambaların üzerlerindeki cam fanuslar tozdan matlaştığı için ışık tam yayılmıyor, masalara solgun bir parlaklık olarak vuruyordu. Sigara dumanından sararmış duvarlar çiziklerle, sürtünme izleriyle ve yılların kir tabakasıyla doluydu.

Barın sol yanında, iki basamakla çıkılan, diz hizasını ancak geçen yükseklikte bir platformdan oluşan küçük bir sahne vardı. Mikrofon sehpası hafif yana eğikti. Hoparlörlerden biri köşesinden yırtılmıştı. Haftanın bazı geceleri burada “country” grupları, bazen “blues” gitaristleri, bazen de ücretini içkiyle alan yalnız adamlar çalardı.

Ancak nedense o gece sahne boştu…

Ayakta durmakta zorlanan bir sarhoş, köşedeki müzik kutusuna bozuk paralarını sokuşturmaya çalışıyordu; bir “Johnny Cash” parçası daha çalabilmek için. Hemen yanındaki, kendisinden daha beter sarhoş arkadaşı ise iki büklüm olmuş kusmaya çalışıyordu; belki içkiden belki de hatırlamaktan. O sırada barmenlerden biri de bir bez parçasını omzuna atmış, henüz müdahale etmeye değip değmeyeceğine karar vermeye çalışıyor gibiydi.

Barın zemininde, bu sarhoş adamlar gibi eğri büğrü ve beyazlığını çoktan kaybetmiş çizgiler uzanıyordu. Bir zamanlar siyah-beyaz karo desenli olan yer döşemesi artık griye dönmüş, bazı taşlar çatlamış, aralarındaki derzler koyulaşmıştı.

Bar tezgâhı ise uzun, koyu renkli meşeden yapılmıştı ama gelin görün ki cilası çoktan silinmişti. Tezgâhın kenarları yıllarca yaslanmaktan yuvarlanmış, dirseklerin sürtünmesiyle pürüzsüzleşmişti. Üzerinde bardak altlıkarının bıraktığı dairesel izler, sigara yanıkları, dökülmüş içkiden kalmış yapışkan lekeler vardı. Birkaç damla gözyaşının da içine sızmış olması muhtemel görünüyordu.

Tezgâhın arkasındaki raflarda dizili ucuz “bourbonlar”, cinler, votkalar, birkaç iyi marka saklanmış viski ve toz tutmuş likörler oldukça gösterişsizdi.

Tezgâhın dip köşesindeki, diğerlerinden biraz daha eski, biraz daha fazla gıcırdayan taburenin üzerindeyse o gece Henry Chinaski adında biri oturuyordu. Önünde yarı dolu bir “bourbon” şişesi, yanında kalın tabanlı kısa bir bardak, sağ elinde sönmeye yüz tutmuş bir “Camel” sigara vardı.

Sol dirseğini bar tezgâhının loş kısmına dayamıştı. Başını hafifçe o yana doğru eğmişti. Yüzünün bir yarısına sarı ışık vururken diğer yarısı gölgede kalıyordu; tıpkı kendi hayatının anlatılmış ve anlatılmamış tarafları gibi. Göz çukurlarına uykusuzluğun morluğu çökmüştü.

Henry Chinaski sigarasından derin bir nefes çektikten sonra yavaşça bıraktı. Duman önce düz bir çizgi halinde yükseldi, sonra tavana varmadan dağılıp kıvrılarak havadaki hüzne karıştı. Ardından bir yudum viski aldı. O an, müzik kutusundan Johnny Cash’in sesi yeniden duyuldu.

“Hurt…”

Henry Chinaski anlamsızca boşluğa bakıyordu ama nedense müziğin ritminde kendisinden gitmiş kadınların topuk seslerini duyar gibi oldu. Sigarası bitmek üzereyken yenisini yaktı. Kibritin alevi yüzünü sadece bir anlığına tamamen görünür kıldı.

Sonra mırıldandı.

“Bana bunları niye yaşattın?”

***

Los Angeles, 1977

“Bunu da yazmalıyım…” diye mırıldandı kendi kendine.

“Kimse inanmayacak belki ama ben bunları gerçekten yaşadım. Kadınlar beni mahvetti ama aynı zamanda da ilham perilerim oldular.”

Bir süredir yazdığı “Kadınlar” romanının sayfaları, önünde birikmeye başlamıştı. Her bir sayfada bir çığlık, bir kahkaha ya da bir tokat gizliydi. Bazı sayfalarda yalnızca öfke vardı bazılarında ise sabaha karşı insanın içine çöken o anlamsız boşluk.

O gece odasındaki yazı masasında oturuyordu. Aslında eski bir yemek masasıydı bu. Muhtemelen yıllar önce başka bir evde aile yemekleri için alınmış, elden ele dolaştıktan sonra yolu onun odasına düşmüştü. Ahşap yüzeyi çiziklerle, kahve halkalarıyla, sigara yanıklarıyla ve kalem darbeleriyle doluydu.

Gözü yan yana duran “Jim Beam”, “Jack Daniel’s” ve markasız boş bir votka şişesine ilişti. Cam yüzeylerinde parmak izleri, ağız kısımlarında kurumuş damlaların izi vardı. Bazıları birkaç gündür oradaydı, bazıları daha eskiydi. Masanın üzerindeki bu şişeler, kadınlardan artakalanlar gibiydi onun için; başlangıçta parlak ve cezbedici, sonrasında boş ve en sonunda ise yalnızca yer kaplayan sessiz hatıralar…

Harf tuşlarının çoğu silinmeye yüz tutmuş Olympia marka daktilosu da masanın üzerindeydi. Tuşların arasına kül kaçmıştı. Bazı harfler diğerlerinden sert basıyor, bazılarıysa kâğıda yarım çıkıyordu. Şerit tükenmeye yüz tutmuş; koyu siyah yerine gri vuruyordu artık. Daktilonun metal gövdesi kir ve tozla matlaşmıştı. Buna rağmen odadaki en canlı şey oydu. Her tuşa basıldığında çıkan ses, bu sessiz odada atan bir nabız gibi duyuluyordu.

Masa lambası yana eğilmişti. İnce boynu gevşemiş, başı aşağı sarkmıştı. Verdiği ışık güçlü değildi; daha çok odanın karanlığını yer yer deliyor, nesneleri netleştirmekten çok gölgeleri büyütüyordu.

Odası geniş değildi. Ucuz kiralı apartman dairelerinden birinin dar bir odasıydı. Tavan alçak sayılırdı. Duvarlarda eski boya yer yer kabarmış, birkaç noktada çatlayıp dökülmüştü. Nikotin yıllar içinde beyazı sarıya, sarıyı kahverengiye çevirmişti. Pencerenin tahta çerçevesinin kenarında küf lekeleri vardı.

Bu arada sadece masada değil, rastgele yerlere bırakılmış içki şişeleri ve bira kutuları vardı odada. Bazıları pencere önünde, bazıları yatağın altında, bazıları duvar dibinde duruyordu. Birkaç kutu ezilmişti. Başlanmış ama tam tüketilmemiş ilişkilerle dolu hayatı gibi bazıları tamamen boş ve devrilmişti, bazıları ise yarımdı.

Örtüsüz ve çarşafı buruş buruş olmuş yatağı duvar kenarındaydı. Metal karyolanın bir yayı hareket ettikçe ses çıkarıyordu. Yatağın üstüne gelişigüzel atılmış bir pantolon, yanında kirli çorapları duruyordu. Yastığın kenarında ise kime ait olduğunu bilmediği uzun bir kadın saç teli vardı.

O gece de üzerinde sadece ince bir atlet, altında da yıpranmış bir eşofman vardı. Atletin omuz kısmı gevşemiş, kumaşı incelmişti. Göğüs hizasında sigarayla açılmış küçük bir delik bulunuyordu. Eşofmanın dizleri çıkmış, paçaları hafif sökülmüştü. Gözü, saatler önce çıkarıp yere attığı gömleğine ilişti. Gömleği bir hayvandan arta kalmış bir deri parçası gibi kıvrılmış bir halde duruyordu.

Saçları darmadağınıktı ve alnı yağlanmıştı. Gözleri yarı kısık, kırmızı damarlarla doluydu. Göz çukurlarına uykusuzluğun mor kuşakları çökmüştü. Elleri kemikli ve lekeli görünüyordu; sağ elinin işaret ve orta parmağı sigaradan sararmıştı.

Yanında kalın camdan bir küllük duruyordu. İçinde sayısını unuttuğu “Camel” marka sigara izmaritleri birikmişti. Küllüğün kenarında hâlâ yanan bir tanesi unutulmuş halde tütüyordu. İnce bir duman çizgisi tavana yükseliyor, sonra görünmeden dağılıyordu.

Anlayacağınız bu oda, onun için yalnızlığın kâğıda döküldüğü bir mağara gibiydi. İçinde biriktirdiği, sustuğu her şeyi haykırdığı yerdi burası. Yazdığı her sayfada, bir kadınla geçirdiği geceyi, bir kahkahayı, bir tokadı ya da bir terk edilişi yeniden yaşardı. Bazı cümlelerde durup sigara yakar, bazen de bir süre camdan dışarı bakardı. Sokaktaki kimsenin onu fark etmediğini bilerek bakardı. Sonra geri döner, yeniden daktilonun başına otururdu.

Yine öyle yapmıştı.

Masanın kenarında biriken sayfalar çoğalıyordu ama onun aklı masada değil, odanın duvarlarındaki çatlaklardan sızan geçmişindeydi. Birden durdu. Ellerini dizlerine koydu. Gözlerini kapatıp ağır ağır soludu. İçki, tütün ve ter kokusu ciğerlerine doldu.

Kadınlarını ve yaşanmışlıklarını düşündü.

Sonra bir isim, diğerlerinin arasından öne çıktı.

Lydia…

Aslında bu isim, zihninde bir küfür gibi belirmişti. Sessizce onu düşündüğünde bile canı acıyordu. Lydia’nın adı bile dudaklarının iç tarafını kesen kırık cam parçası gibiydi.

Lydia hem özgürlükçü hem de kontrolcü hem tutkulu hem de yıkıcıydı. Kendi kararlarını vermek isteyen, kimseye ait olmak istemeyen bir yanı vardı ama aynı anda sevdiği adamın gözünün başka yere kaymasına bile tahammül edemeyen sahiplenici bir yanı da. Kıskanç, hatta şiddete eğilimli ve oldukça manipülatifti. Kimi zaman da kırılgan, sevecen ve duygusal olarak tamamen açıktı. Bir gün kahkahalarla odayı doldurabiliyor, ertesi gün aynı odada sessizce oturup hiçbir şey söylemeden ağlayabiliyordu.

Aslında bu çok garip bir durum değildi...

O yılların Amerika’sında kadınlar bir yandan özgürleşiyor, kendi bedenleri ve hayatları üzerinde söz sahibi olmaya çalışıyor, diğer yandan çocukluklarından beri öğretilmiş aşk masallarını içlerinden söküp atamıyordu.

Lydia işte bu dönemin canlı bir örneğiydi. Hem bağımsız olmak hem de tutkuyla bağlanmak istiyordu. Bir erkeğe ihtiyaç duymak istemiyor, ama sevildiğinden de emin olmak istiyordu. Kendi başına ayakta durabiliyor, ama gecenin bir saatinde kapıya dayanıp “Neredesin?” diye bağırabiliyordu. Ruhundaki “feminen” özgürlükle duygusal bağlılık arasındaki gerilim yüzünden Chinaski, onun yeni güne hangi Lydia olarak uyanacağını hiçbir zaman bilemezdi.

Belki de Henry Chinaski için onu bağımlılık haline getiren şey, sevdiği kadını yanında bulmak değil, onun bir sonraki hâlini beklemekti. Bu çelişkiler onu sıradan olmaktan çıkarıyor, yaşaması zor ama unutulması imkânsız bir kadına dönüştürüyordu. Bu yüzden de Lydia, onun hayatındaki en uzun soluklu, en çalkantılı ve en travmatik ilişki olmuştu. Diğer kadınlar gelip gitmişti. Bazıları yalnızca birkaç hafta, bazıları birkaç gece sürmüştü ama Lydia gitse de hayali kalıyordu.

Belki de aralarındaki tensel çekim, duygusal istikrarsızlıkla birlikte ivmeleniyordu. Birbirlerine iyi gelmiyorlardı belki ama güç veriyorlardı. Kavga ettikleri gecelerin sabahında birbirlerine yeniden sarılıyor, sarıldıkları gecelerin sabahında yeniden kavga ediyorlardı. Aşk ile savaş arasındaki sınır onların ilişkisinde sık sık kayboluyordu.

Lydia’yı düşündüğünde ilk aklına gelenler, bir sabah kahvaltısında fincan fırlatışı, gecenin bir yarısı gözyaşlarına karışan kahkahaları, kapıyı çarpıp gidişi ve en çok da geri dönüşüydü.

Daktilonun başında otururken bir an belirdi zihninde…

Lydia: Beni gerçekten sevmedin, değil mi Henry?
Chinaski: Sevdim ama benim sevgim, kırık bir bardaktan içmek gibiydi. Her yudumda biraz kan karıştı içine.
Lydia: Sen hep kanı içmeyi seçtin Henry.
Chinaski: Çünkü o bardak sendin.

Bu konuşma belki hiç yaşanmamıştı. Belki birebir böyle söylenmemişti ama hafızası geçmişi olduğu gibi değil, taşıyabildiğini hatırlıyordu.

Uzun lafın kısası, Lydia Tanrı işi bir tür yangın gibiydi ve onu yakmadan geçememişti. Saçlarıyla, öfkesiyle, bedeninin ani sıcaklığıyla, bir anda kararıp sonra yeniden parlayan ruhuyla yürüyen bir alevdi. Nedense o da her seferinde elinde su değil, benzinle Lydia’ya koşmuştu. Huzuru değil, felaketi arzulamıştı o zamanlar.

Bir sigara daha yaktı. Şimdi daha iyi anlıyordu...

Bir kadının ne kadar çok delirebileceğini görmek istemişti belki de. Ya da asıl görmek istediği şey kendi sınırlarıydı. Lydia’nın öfkesiyle değil, kendi karanlığıyla oynuyordu. Lydia yalnızca aynaydı.

Sigarayı yer gibi içtikten sonra bir tane daha yaktı. Kibriti sallayarak söndürdü.

Sigarasından derin bir nefes çekerek üflediği duman yükselirken mırıldandı; “Bazı kadınlar seni terketse bile içinde yaşamaya devam ediyormuş...”

Dee Dee: Seninle eğlenmeye geldim, Henry. Aşık olmaya değil.
Chinaski: Ben de seninle sarhoş olmaya geldim, Dee Dee. Ayık kalmaya değil.
Dee Dee: Hep gülüyorduk… Hatırlıyor musun?
Chinaski: Evet ama gülüşlerin hep biraz gözyaşıyla ıslanmıştı.
Dee Dee: Seninle hayat eğlenceli ama asla güvenli değil.
Chinaski: Güvenli hayatlar leş gibi kokar, Dee Dee.

Dee Dee…

Bu isim, zihninde Lydia gibi şimşekler çaktırmadı. Yağmur ilk başladığında insan evi değil de onu o an yağmurdan koruyacak bir saçak arar ya işte Dee Dee onun için biraz öyleydi. Lydia’dan sonra onu tensel bir sığınak olarak görmüştü.

Dee Dee gençti, hareketliydi ve geldiği her ortama enerji getiriyordu. Saçlarını savurarak güler, müziği duyunca yerinde duramaz, en sıradan geceyi bile geçici bir kutlamaya çevirebilirdi. Kendi cazibesini bilen, onu utanmadan kullanan ama duygusal yük taşımak istemeyen bir kadındı.  

O yılların Los Angeles’ın da büyük idealler çökmüş, sistem sorgulanmış, gelecek duygusu zayıflamıştı. Bunların yerine anlık hazlar, hızlı ilişkiler, müzik, uyuşukluk ve ertelenmiş anlamlar gelmişti. Dee Dee de bu “Şimdiyi yaşa, yarını sonra düşünürüz.” kültürünün canlı bir ifadesiydi.

Dee Dee ile arasında gerçek bir duygusal bağ kurmanın mümkün olmadığını biliyordu. Onunla her konuda konuşabiliyordu ama Dee Dee konuşurken bazen aslında onun hiç konuşmadığını düşünürdü. Hava durumu, müzik, partiler, birinin ne giydiği, kimin kimi aldattığı gibi basit konular hakkında konuşurken bile her şey yüzeyde kalırdı. İç dünyası sanki kilitli bir oda gibiydi ve Dee Dee o kapının önüne hiç gelmiyordu.

Henry aralarındaki yaş farkını her an hissediyordu. O, geçmişini sırtında taşıyan bir adamdı; Dee Dee ise yalnızca o gecenin içinde yaşıyordu. O, kaybettiklerini düşünüyordu; Dee Dee henüz neyi kaybettiğini bilmiyordu. Bu fark, yatağın içinde kapanıyor gibi görünse de sabah olduğunda yeniden açılıyordu.

Gözleri, küllükte duran ve halen için için yanmakta olan sigarasına takıldı. Bir süre hiçbir şey düşünmeden sigarasının küllenişini izledi ve ardından derin bir nefes çekti sigarasından, ateşini canlı tutmak için.

Sonra başka bir isim yükseldi zihninden.

Tammie…

“Ah Tanrım… Tammie.” diye mırıldandı.

Tammie bir kadın değil, başlı başına bir olaydı. Odaya girince hava değişir, sokakta yürüyünce insanlar dönüp bakar, sessiz bir gecede bile gürültü çıkarırdı. Sokak lambalarının titrek ışığında içinden geldiğince dans eden, müzik yokken bile ritim bulan, öfkesini de neşesini de saklamayan biriydi. Onu düşündüğünde hâlâ içinde eski bir alarm çalıyordu.

Bu kez bu ilişkiyi o başlatmamıştı...

O yorgundu, Tammie açtı. O geri çekilmişti, Tammie üstüne gelmişti. Sonra bir gece, içinde uzun zamandır uyuyan o hayvani taraf uyanmış ve sonrasında yakınlıkları çatışmaya, çatışmaları yeniden yakınlığa karışmıştı. Birbirlerine iyi gelmiyorlar ama birbirlerinden vazgeçemiyorlardı.

Tammie hem çok açıktı hem de oldukça karmaşıktı. Geçmişinde istismarlar, kırık ilişkiler, aşağılanmalar ve kendi bedenini başkalarının bakışında arama alışkanlığı vardı. Sürekli içki içmesi, ilgi istemesi, taşkın davranışları çoğu zaman eğlence değil, yardım çağrısıydı ama kimse bunu anlamıyordu.

Tammie: Sen beni mahvettin, Henry.
Chinaski: Sen zaten yıkıktın, ben sadece kalıntıların üzerine işedim.
Tammie: Beni hiç gerçekten sevmedin, değil mi?
Chinaski: Sevgi mi? Tammie… Biz birbirimizi bedenlerimizle boğduk. Ne sevgisi, ne aşkı?
Tammie: O zaman neden gitmedin?
Chinaski: Çünkü senin tükenişini izlemek, kendi tükenmişliğimi unutturuyordu.

Anlayacağınız, Tammie de bir bakıma Dee Dee’ye benziyordu ama onun daha karanlık bir versiyonuydu. Dee Dee yüzeyseldi; Tammie derin yaralarını yüzeye taşıyordu. Dee Dee kaçıyordu, Tammie ise kora kor çarpışıyordu.

Henry için Tammie ile ilişki, yaşlanma korkusu, erkeklik takıntısı ve arzunun artık zafer değil, alışkanlık haline gelişini gösteren bir dönemeçti. Lydia ile ilişkisinde “tutku ve trajedi” vardı. Dee Dee ile “geçicilik ve boşluk”. Tammie ile ise bambaşka bir şey; “bedensel yıpranma ve psikolojik tükenmişlik” sahneye çıkmıştı.

Daktilonun başında ellerini masaya koydu. Bir süre derin derin nefes aldı.

Sonra daha yumuşak bir isim belirdi zihninde.

Laura…

Karşılaştığı kadınlar içinde en silik ve geçici olanlardandı. Laura geldiğinde büyük bir gürültü yaratmamış, gittiğinde de ortada büyük bir enkaz bırakmamıştı.  

Onunla tanıştığı geceyi hatırladı…

Los Angeles’ın batı yakasında, sahile yakın bir barda karşılaşmışlardı. Laura’nın üzerinde sade siyah bir elbise vardı. Saçlarını özenle yapmamıştı ama bu dağınıklık ona yakışmıştı.

Henry onun ilk bakışta güzel olduğunu düşünmemişti ama ikinci bakışta ilginç, üçüncü bakışta tehlikeli derecede rahatlatıcı bulmuştu.

Laura, duygusal anlamda hiçbir beklentiye girmediği, tamamen bedensel ve geçici bir bağ kurduğu kadınlardan biriydi. Bunu baştan ikisi de biliyordu. Ne geleceğe dair sözler vardı, ne kıskançlık, ne hesap sorma, ne sabah kahvaltısına anlam yükleme. Hiçbir şey yoktu. Birbirlerine ait değillerdi. Sadece kısa süreliğine birbirlerinin yalnızlığına eşlik ediyorlardı.

Laura: Seninle birlikteyken kendimi sessiz bir odada gibi hissediyorum.
Chinaski: Ve o odada duvarlar hâlâ için için ağlıyor.
Laura: En azından bağırmıyorlar!
Chinaski: Sen iyiydin, Laura. Ben ise geç kalmış bir adamdım.
Laura: Yolculuklarımız aynıydı. Biz sadece birbirimizin dinlenme molasıydık, değil mi Henry?

Doğruydu. Onunla yalnızca bir boşluğu doldurmuştu geçici olarak…

Laura, 1970’lerin “tek gecelik ilişki” kültürüne ait bir kadın gibi görünse de bundan biraz daha fazlasıydı. O dönemin pek çok insanı gibi yakınlık istiyor ama bağlanmaktan korkuyordu. İnsanlara dokunuyor ama hayatlarına yerleşmiyordu.

Bir sigara daha yaktı. Duman yükselirken başka bir isim belirdi zihninde…

Inez…

Artık yaşlandığını ve “yerleşik hayat” arayışının kıyısına geldiğini ona ima eden bir kadındı. Inez, Henry’nin hayatına yatak odasından değil, mutfaktan girmişti. Evlerde dolaşan, pencereleri açan, çamaşırları ayıran, buzdolabını düzenleyen kadınlardandı. Onun varlığı, bir adamın dağınıklığını suçlamadan ortaya çıkaran ve yüzüne çarpan türdendi.

İlk kez evine geldiğinde boş bira kutularını poşete toplamış, sonra hiçbir şey demeden perdeleri açmıştı. Odaya uzun zaman sonra gün ışığı girmişti.

Inez ona bir ev ve aynı saatte yemek, temiz çarşaf, ödenmiş faturalarla bir düzen, bir tekrar duygusu sunmaya çalışmıştı. Doğal olarak aynı zamanda onu kısıtlamış, alkolizmini sorgulamış ve tembelliğini değiştirmeye çalışmıştı. Henry ona belli belirsiz bir sadakat duymuştu ama yine de kendi dağınıklığını terk etmeye tahammül edememişti.

Inez: Sen beni sadece canın sıkıldığında arıyordun, Henry.
Chinaski: Çünkü sessizlikte en çok senin sesini özlüyordum.
Inez: Romantik bir boktanlık bu. Sen yalnızlıktan korkmuyorsun, onunla evlisin zaten.
Chinaski: Ve sen misafir olarak geldin ama kalmaya çalıştın değil mi?
Inez: Çünkü ben seni düzeltmeye çalıştım.
Chinaski: Doğru ama ben bozuk kalmak istedim.

Inez, 1970’lerin kadın hareketlerinin ardından ortaya çıkan “modern ama hâlâ duygusal bağlara yatırım yapan” kadın tipiydi. Ne geleneksel bir ev kadınıydı ne de özgür cinsel bir devrimci. O bir denge arıyordu. Çalışan, seven, bağımsız ama yakın olabilen bir hayat istiyordu. Yanlış yaptığı tek şey, bu dengeyi Henry’de aramak olmuştu.

Birasından bir yudum aldı ve kutuyu masaya bıraktı…

“Düzenin içinde boğulduğum günlerdi.” diye düşünürken zihninde bu kez başka bir kadın belirdi…

Mercedes…

İsmi bile gösterişliydi. Geldiği zamanlarda odaya önce parfümü girer, kendisi sonra görünürdü.  

Mercedes cinsel fantezilerle yaşayan, bunları doğrudan ve agresif biçimde uygulamak isteyen bir kadındı.

1970’lerin Amerikan toplumunda cinselliğin özgürleşmesi yalnızca duygusal yakınlığı değil, aynı zamanda daha önce kapalı kapılar ardında kalan sapmaları da görünür kılmıştı.

Mercedes, bu dönemin “post-cinsel devrim” insanı, arzuyu hissetmek yetmeyen, onu sürekli büyütmek zorunda kalan biriydi.

Mercedes: Bu gece beni zincirle bağla. Sonra da bir köpek gibi havlamamı iste. Gözlerime bakma. Sadece yap.
Chinaski: Ben artık bir kadının içindeki çocuğu sevmek istiyorum, pitbullunu değil.
Mercedes: Duygu yoksa cinsellik daha gerçek olur. Acıtır çünkü ve acıtırsa hatırlanır.
Chinaski: Benim yaşımdaki adamlar unutmak için sevişir, Mercedes. Hatırlamak için değil.

“Ne tuhaf bir adamım!” diye düşündü…

Gerçekten de öyleydi…

Tanya, Sara, Cecile, Rochelle, Katherine ve diğerlerini, isimlerin pek bir önemi olmadan sonraki gecelerde  kadınları yazmaya devam etti sayfalarca.

Aslında yazdıkları, kırılgan bir adamın varoluşsal boşlukta çırpınışını, aşk ile sefalet arasında gidip gelen ruhsal çürümeyi anlatan bir itiraf metniydi.

Başka bir gecede yazmayı bırakarak daktilosunu kenara itti...

Yeni açtığı kutu birayı dikti başına ama hepsini bitirmeden masaya bıraktı. Sesli bir şekilde geğirdikten sonra; “Kadınlar da içki gibiydi. Kimi ucuzdu kimi sarhoş edici kimi de sabah mide bulandırırdı.” diye mırıldandı kendi kendine.

Yatağına uzandı ve uykuya daldığında annesini gördü rüyasında...

Kendisi çocuktu ve annesi ona bakıyordu. Yüzü kanlıydı ama yine de gülümsüyordu.

“Gülümse Henry…” dedi ve bir anda kayboldu.

Henry Chinaski uyandığında terliydi, biraz da çakırkeyif ama boğazında yumruk gibi düğümlenmişti annesi ile ilgili gördükleri.

Yataktan kalkıp mutfağa gitti ve bir bira açtı. Daha sabah olmamıştı. Hâlâ birkaç saat vardı. Açık kalmış radyoda bir kadın şarkı söylüyordu, sesi hüzünlüydü ama ağlamıyordu.

Tam o sırada kapı çaldı…

“Tak tak tak.”

Kapıyı açtığında gördüğü, bir zamanlar önce dünyayı sonra da onu yıkan o kadındı…

Lydia...

Uzun zaman sonra Lydia yine o odadan içeri giriyordu. Üstünde dar bir tişört, elinde yarı dolu bir şarap şişesi vardı. Gözleri biraz bulanıktı, sarhoş gibiydi.

Lydia: Uyandırdım mı seni, şairim?
Chinaski: Rüyadaydım. Uyandım mı emin değilim.

Gülümsedi Lydia…

Henry Chinaski o gülümsemenin içinde, yüzünde kanla karışık umudu taşıyan annesini gördü. Çocukluğunun o tanıdık, kederli gülümsemesiydi bu.

Lydia koltuğa oturdu ve ayaklarını masaya, yukarı doğru uzattı. Sonra cebinden çıkardığı sigarasını yaktı.

Lydia: Hâlâ yazıyor musun?
Chinaski: Bazen ama şu aralar evet… Biliyor musun, az önce rüyamda annemi gördüm. Ben bir çocuk gibiydim ama gülümseyemeyen bir çocuk.
Lydia : Sen hep gülümserdin. İçten içe ağlayan ama yine de dudağının kenarını yukarı kaldırabilenlerdendin.
Henry Chinaski: Hayır. O annemdi.

Lydia birşey söylemedi ve sonra sigarasından derin bir nefes çekip yukarı doğru üfledi. Gözleri donuktu.

Henry Chinaski buzdolabından açılmamış bir bira kutusu aldı. Oldukça gergin gözüküyordu. Kutuyu açmaya çalışırken kanca koptu ve yere düştü. İrkildi ve içinden bir şey kopmuş gibi hissetti.

O an küçükken kırdığı biblolar gelince gözünün önüne; “Bir ‘anne anısı’ daha…” diye geçti aklından..

“Annem senin gibi yalan söylemeyi bile beceremezdi. O sadece katlanırdı. Sen direnmeyi seviyorsun.” dedi Lydia’ya bakarak.

Lydia ayağa kalktı ve ona doğru yaklaştı. Göz göze geldiklerinde aralarındaki boşluk alev aldı ama bu kez seks arzusu değil, geçmişin çekimiydi o sıcaklık...

“Belki ben senin annenim, Henry. Sadece daha az mazlum ve daha çok alkollü…” dedi gözlerinin içine bakarak.

Lydia o gece orada kaldı ama sabah Henry uyanmadan erkenden gitmişti. Kâğıda yazılı bir not bırakmamıştı ama Henry, banyoya girdiğinde aynada kırmızı rujla yazılmış o cümleyi gördü…

“Neden hiç gülmüyorsun, Henry?”

Odaya döndü ve sandalyesine oturdu. Aynadaki o tanıdık cümle zihninde birkaç kez tekrarlandı. Arkasına yaslanarak gözlerini kapattı ve çocukluk günlerini düşünerek içindeki sesleri dinlemeye başladı...

Okuyucusuna ulaşmak isteyen cümleler halinde düşünceler birbiri ardına gelmeye başladı.  

“Babam hep aynı lafı söylerdi: “Erken yat, erken kalk… Sağlıklı, güçlü, akıllı olursun.”

Çocukken, evde her akşam sekizde lambalar kapanırdı…

Katı disiplin…

Her gece aynı mezar sessizliği…

Sabahlarıysa evin içinde, sahanda yumurta, yanmış jambon ve kahve kokusu olurdu…

İç karartıcı bir huzur, mide bulandırıcı bir düzen vardı. Babam bu düzenin içine doğmuştu ve orada da genç yaşta kalp krizi geçirerek ölmüştü.

Güçlü müydü derseniz?

Hayır.

Sağlıklı mı?

Hiç sanmam.

Akıllı mıydı?

Tanrım…

Hiç sormayın…

Sonra babamın tavsiyesini tersine çevirdim: “Geç yat, geç kalk.”

Dünyayı kurtarmadım ama sabah trafiğinden ve düzenli hayatın sıkıcılığından kurtuldum.  Gecenin o tuhaf saatlerinde karşıma öyle insanlar çıktı ki… Çoğu yaralıydı, bazıları deliydi, kimisi sadece susamıştı ama hepsi en gerçek hallerindeydiler.

O insanların arasında, babamın hiç tanımadığı bir “ben” vardı. Beni ben yapan, o geç saatlerin suskunluğu, kül tablasındaki sigaraların külü ve bar tezgâhında bırakılmış, unutulmuş bir bakıştı belki de.

Ve ben, o adamı yani “kendimi” babama göstermek istemedim çünkü o, bunu hak etmiyordu…

Annemse başka bir hikâyeydi…

Her hafta birkaç kez dayak yerdi babamdan. Bile isteye değil belki ama sessizce kabul ederek. Yine de bana dönüp, yüzünde kanla karışık bir umutla; “Henry, gülümse… Neden hiç gülmüyorsun?” derdi.

Sonra kendi gülümserdi kederli bir şekilde…

Bu dünyada gördüğüm en trajik ifade oydu. Bir annenin değil, bir yenilmişin, bir hayal kırıklığının yüzüydü ve ben o yüzü hiç unutmadım. Çok içime işlemişti.

Yazdığım her kadında, içtiğim her şişede, her gecede o gülümseme vardı...

Her kahkahanın arkasında annemin o sahte umudu…”

Daktilosunu önüne çekti ve son sayfayı yazmayı bitirdiğinde sigarası sönmüş, içkisi yarım kalmıştı.

Kadınları ise çoktan gitmişti…

***

Los Angeles, Ashtray Hearts, 1978

“Bana bunları niye yaşattın?”

Tek başına oturuyordu ve kimse söylediğine itibar etmemişti…

O sırada yanındaki tabure gıcırdadı. Yüzünde yılların yorgunluğu olan bir adam oturdu. Gözlerinde hem merhamet hem alay taşıyan o tuhaf bir parıltı vardı. Dudak kenarında, dünyayı ciddiye almaktan vazgeçmiş adamlara özgü yarım bir gülümseme asılıydı.

Hayal ile gerçeğin birbirine sürtündüğü bir ândı ama adamı hemen tanıdı.

O, Charles Bukowski’ydi.

Cebinden bir Camel çıkarıp yaktı ve dumanını yavaşça yukarı doğru üfledikten sonra Henry’e baktı ve; “Şikâyet etmeye hakkın yok, Hank.” dedi.

Henry gözünü bardaktan ayırmadan, “Onlar beni mahvetti.” diye mırıldandı.

Charles Bukowski, barmenin önüne koyduğu viskiyi eline aldı. Bardağa uzun süre baktı; sanki içinde geçmiş yılları görüyordu. Sonra tek yudumda bitirdi.

“Hayır” dedi, “Onlar seni bana yazdırdı.”

Henry sustu.

Müzik kutusundan yükselen Billie Holiday sustu.

Bar sustu.

Tavandaki duman hareketsiz kaldı…

Sonra müzik kutusundan trompet sesi yükseldi…  
Chet Baker’dan “Almost Blue.”

Şarkının sözü yoktu belki ama müzik; “Üzgünsen direnme. İçine gir. Karanlıktan kaçma. Dibine kadar in ve hâlâ nefes aldığını fark et. İşte o an, aslında yalnız olmadığını ve yalnızlıkla ilk kez gerçekten tanıştığını anlayacaksın.” diyordu sanki...

Charles Bukowski ayağa kalktı ve ceketini düzeltti.

“Kadınlar gider. İçki biter. Gençlik çürür ama rezalet iyi yazıldıysa kalır.” dedi.

Henry başını kaldırdı.

“Peki ya aşk?”

Charles Bukowski güldü. Kuru, kısa, çatlak bir kahkahaydı bu.

“Aşk mı? O, adama kitap yazdırır.” dedi.

Sonra yürüyüp barın karanlık tarafına geçti. Sanki orada hiç olmamış gibi karanlığın içinde kayboldu.

Henry bardakta kalan son yudumu içti ve sonrasında önündeki küllüğe baktı.

Kendi kalbine benziyordu.

Kirli…

Dolu...

Hâlâ sıcak…

O anda sanki geçmişteki bütün kadınlar aynı anda iç çekti; Lydia öfkeyle, Dee Dee kahkahayla, Tammie kırık bir şişe sesiyle, Inez yorgun bir sessizlikle…

Hepsi de barın hüzünlü havasına karıştı.

Henry yeni bir sigara yaktı…

Tam o sırada barın ağır kapısı açılınca dışarıdaki neon ışığı belli belirsiz bir ân için içeri süzüldü. Soğuk gece havası dumanı yararak geldi.

Kapıda bir kadın duruyordu…

Üzerinde uzun bir pardösü vardı. Saçları omzuna dökülüyordu. Yüzü yarı gölgede kaldığından tam seçilmiyordu. Kadın içerideki kalabalığa bakmak yerine doğrudan Henry’nin bulunduğu köşeye doğru baktı ve oraya doğru yürümeye başladı. Gözlerini Henry’den ayırmamıştı. Bakışlarında yeni bir felaketin sakinliği, yürüyüşünde de tanıdık bir meydan okuma vardı.

O ân, Henry sigarasını dudağından indirdi. Kalbi bir an duracak gibi oldu…

Kadının arkasından onlara doğru bakan ve kapının yanında, dışarı çıkmak üzere durmuş olan Charles Bukowski’yi gördü. Elini cebine sokmuştu. Dudak kenarında aynı alaycı gülümseme vardı ve Henry’ye bakıyordu.

Sonra dışarı çıktı ve gecenin karanlığına karıştı…

Kadın ise Henry’ye doğru yürümeye devam ediyordu.

Küllük hâlâ sıcaktı…

Gece yeni başlıyordu…

DİĞER YAZILARI 1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante 01-01-1970 03:00 Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood 01-01-1970 03:00 Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman 01-01-1970 03:00 Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan 01-01-1970 03:00 Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway 01-01-1970 03:00 Goriot Baba / Honore de Balzac 01-01-1970 03:00 Bit Palas / Elif Şafak 01-01-1970 03:00 Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  01-01-1970 03:00 Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Abdülmecit / Hıfzı Topuz 01-01-1970 03:00 Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar 01-01-1970 03:00 Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt 01-01-1970 03:00 Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut 01-01-1970 03:00 Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin 01-01-1970 03:00 Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen 01-01-1970 03:00 Vezir Gambiti / Walter Tevis 01-01-1970 03:00 Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal 01-01-1970 03:00 Açlık / Knut Hamsun 01-01-1970 03:00 Roma Mermer Şehir / Jona Lendering 01-01-1970 03:00 Mahşer / Stephen King 01-01-1970 03:00 Lysistrata / Aristophanes 01-01-1970 03:00 Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban Ördeği / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad 01-01-1970 03:00 Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın 01-01-1970 03:00 Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter 01-01-1970 03:00 Hayaletler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Hedda Gabler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald 01-01-1970 03:00 Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe 01-01-1970 03:00 Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova 01-01-1970 03:00 Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu 01-01-1970 03:00 Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres 01-01-1970 03:00 Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi 01-01-1970 03:00 Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi 01-01-1970 03:00 Hayvan Mezarlığı / Stephen King 01-01-1970 03:00 Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Graziella / Alphonse de Lamartine 01-01-1970 03:00 Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa 01-01-1970 03:00 Othello / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım 01-01-1970 03:00 Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl 01-01-1970 03:00 Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit 01-01-1970 03:00 Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Ketum / Ümit Polat 01-01-1970 03:00 Macbeth / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan 01-01-1970 03:00 Oyalı Kase / Ayfer Güney 01-01-1970 03:00 Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 Roma’nın Batısı / John Fante 01-01-1970 03:00 Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles 01-01-1970 03:00 Hamlet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün 01-01-1970 03:00 Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Kral Oidipus / Sophokles 01-01-1970 03:00 Kürklü Kişi / May Sarton 01-01-1970 03:00 Leyla ile Mecnun / Fuzuli 01-01-1970 03:00 Paul Verlaine / Stefan Zweig 01-01-1970 03:00 Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness 01-01-1970 03:00 Gılgamış Destanı 01-01-1970 03:00 Toza Sor / John Fante 01-01-1970 03:00 Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski 01-01-1970 03:00 Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie 01-01-1970 03:00 Geronimo 01-01-1970 03:00 Romeo ve Juliet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Sesleri 01-01-1970 03:00 Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes 01-01-1970 03:00 Selvi Boylum Al Yazmalım 01-01-1970 03:00 Elveda Saraybosna 01-01-1970 03:00 Amin Maalouf’un “Semerkant”ı 01-01-1970 03:00 Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Ivo Andriç / Drina Köprüsü 01-01-1970 03:00