Altına hücum!!
Bazen bir hikâye, bir altın tanesinin toprağın içinde parlamasıyla bazen de görünmeyen ama kokusuyla varlığını hissettiren bir çürümenin ortasında başlar.
O sabahki yoğun sis, Sacramento Nehri’nin üzerini ince bir buhar tabakası gibi kaplamıştı. Kıyıda yaşlı bir Kızılderili adam, tüylerle süslenmiş deriden yapılmış başlığını düzeltti. Elinde pürüzlü bir sopa, yorgun gözleri ise uzak dağlardaydı. Bölgeye yeni geldiği her hâlinden belli olan genç bir altın arayıcısı yanına yaklaştı.
Genç adam: Söylesene yaşlı adam, bu topraklarda altın var mı gerçekten?
Yaşlı Kızılderili: Altın hep vardı. Suyun altında, taşın içinde, rüzgârın hikâyesinde ama biz onu uyandırmazdık.
Genç adam: Aman Tanrım! Neden? Bulan zengin olurdu işte.
Yaşlı Kızılderili: Altını uyandırırsan ruhları da uyandırırsın ancak bazı ruhlar yerin altında kalmak ister.
Genç adam: O zaman hiç kazmamak mı gerekir?
Yaşlı Kızılderili: Senin gibi beyaz adam için kazmak kaçınılmaz ama evlat sadece neyi çıkarmaya niyetlendiğini bil. Altın mı arıyorsun yoksa kendi felaketini mi?
Genç adam, bu sözleri pek de anlamadan omzundaki kazmayı kavradığında hafif bir rüzgâr suyun yüzeyinde halkalar oluştururken güneşin ilk ışıkları bu halkalarda altın gibi titreşti. O anda hem kendi hem de toprağın hafızasında yeni bir yarık açılmak üzereydi aslında.
1848 yılı…
Amerika Birleşik Devletleri bir yandan Sanayi Devrimi’nin ivmesini yakalamış bir yandan da batıdaki bakir topraklarıyla hâlâ “keşfedilecek” bir ülke gibiydi. Bu topraklar binlerce yıldır kendi efsanelerini gökyüzünden, dağlardan, nehirlerden alan yerli kabilelerin yurduydu. Onlar için toprak, ataların ruhlarının dolaştığı ve ilahi hikâyelerin kök saldığı canlı bir varlıktı.
Tam da o yıl, Sacramento Vadisi’nde kereste işçisi olarak çalışan James W. Marshall, Sutter’s Mill yakınlarında nehir kıyısında güneşin ışığını kırarak parlayan küçük bir metal parçası gördü. Bu minik altın parçası çok kısa sürede kıtanın dört bir yanında ateşli bir söylentiye dönüşerek gazetelerde, liman kahvehanelerinde, tren istasyonlarında hep aynı kelimelerle yankılanmaya başladı.
Altına hücum!!
Yaklaşık 300.000 kişi kimisi yaya kimisi at sırtında kimisi de yelkenlilerle aylar süren yolculuklara çıktı. Aralarında çiftçiler, işsizler, maceraperestler, şansını kumarda denemiş kaybedenler vardı. Her biri bir kürek toprakla servet sahibi olabileceğine inanıyordu.
Fakat bu hücumun bedeli ağır oldu. Kaliforniya’nın doğal dengesi altüst edildi. Nehirler cıva ve kimyasal atıklarla kirlendi, ormanlar yakıldı, hayvan türleri yok oldu.
Yerli halk için bu durum tam bir travmaydı. Kutsal bildikleri topraklarının ruhu paramparça edilmişti. Bir zamanlar rüzgârın melodisine, suyun şırıltısına karışan yaşam yerini kazma seslerine, çığlıklara ve silah patlamalarına bırakmıştı.
Tarihçiler, 1848 ile 1873 arasında göçmenlerin 9.000 ila 16.000 yerliyi öldürdüğünü tahmin ediyor. Bunun yanında aç bırakma, zorla çalıştırma, çocukları ailelerinden koparma vakaları o kadar sık yaşandı ki bunları sayabilmek pek mümkün değildi. Bazı yetkililer bu zulmü görmezden geldi bazıları ise canice teşvik etti.
General Philip Sheridan: En iyi Kızılderili ölü Kızılderilidir.
Altına hücum, beyaz adamın doymak bilmez iştahının, hırsının ve yıkım gücünün sembolüydü ve bu sembol yüzyıllar sonra bambaşka bir kıtada kendine yer bulacaktı.
Her şehrin hafızasında bir söz vardır. İstanbul’unkini herkes bilir.
“İstanbul’un taşı toprağı altın.”
Bu cümle özellikle 20. yüzyılın ortalarında Anadolu’dan İstanbul’a göç edenlerin dilinde yaygınlaştı. Kırsalın kıt kanaat geçiminden bunalan, tarımda makineleşmeyle işsiz kalan binler için İstanbul bir umut kapısıydı. Buraya gelen ne olursa olsun aç kalmazdı. Hamallık da olsa çıraklık da olsa mutlaka bir ekmek kapısı bulunurdu.
Oysa bu söz hem bir vaadi hem de bir yanılgıyı içinde taşıyordu. “Şehir emeğini veren herkese karşılığını sunar” vaadindeki karşılık herkes için eşit ve adil değildir.
Ancak bir gün bu söz neredeyse kelimesi kelimesine doğrulanmış gibi göründü. 5 Aralık 1970 tarihinde Hürriyet Gazetesi manşetine bir haber taşıdı.
“LONDRADAKİ ÜNLÜ TAHLİL LABORATUARI RAPOR VERDİ: İSTANBUL'UN TOPRAĞINDA ALTIN VAR”
Haber, Fatih’teki bir inşaattan alınan birkaç avuç toprağı Londra’ya tahlil için götüren bir iş adamının hikâyesiydi. Rapor, toprakta altın partikülleri bulunduğunu söylüyordu. Bu haberin doğru olup olmadığını o gün pek az kişi sorguladı çünkü kuşaktan kuşağa dolaşan bir söz somut bir karşılık bulmuş gibiydi.
Kahvehanelerde, mahalle sohbetlerinde, memlekete yazılan mektuplarda bu manşet konuşuldu. “Gördün mü, boşuna dememişler, İstanbul’un taşı toprağı altın diye.” dedi birçoğu.
Altının gerçekte var olup olmaması önemli değildi. Asıl değer, insanların zihinlerindeki o ışıltılı imajdı.
Nasıl ki Kaliforniya’da altının bedelini doğa ve yerliler ödemişti şimdi de İstanbul’un “altını” da hızla artan nüfus, yok edilen yeşil alanlar ve betonun altında kaybolan tarih ile ödenecekti.
Tıpkı Kaliforniya’da olduğu gibi bu da bir tür hücumdu. Hem de yalnızca kazma kürekle değil, göç dalgalarıyla, inşaatlarla, yollarla gelen bir hücum.
Oysa 1970’lerin başında İstanbul hâlâ nefes alabilen bir şehirdi. Nüfusu iki milyon civarındaydı. Boğaz’ın yamaçlarına yayılmış ahşap konaklar, bahçeli evler, birkaç katlı apartmanlar vardı ama Anadolu’dan gelen göç dalgalarıyla birlikte, şehrin ritmi değişmeye başladı. Yeni gelenler barınacak yer, iş ve gelecek umuduyla geliyordu. İstanbul onlara bir şeyler verirken bedelini sessizliğinden, yeşilinden ve hafızasından vererek ödüyordu.
Kentsel planlama her zaman olduğu gibi o yıllarda da estetik ya da kültürel miras hassasiyeti yerine pratik ihtiyaçlarla yönetiliyordu. Yol yapılacaksa veya bina dikilecekse önlerindeki engeller kaldırılırdı. Bu engel bazen bir ağacın kökü bazen de yüzlerce yıllık bir mezarlık olabiliyordu.
Bir rivayete göre, Bonbon Palas diye bir apartmanın bulunduğu semtte eskiden biri Müslümanlara diğeri Ortodoks Ermenilere ait yan yana iki mezarlık vardı. Yıllar içinde, şehrin ortasında sıkışmış bu alanlar planlamacılar için “boş” görünen parseller hâline geldi ve tabii ki yeni yollar için gözler bu mezarlıklara çevrildi.
Yeşil parmaklıklarla çevrili, sağlam kaideli ve üzerinde devasa sarık biçimli taşlar bulunan sandukalar bulunan iki mezar hariç tüm mezar taşları söküldü, sandukalar parçalandı ve kimi taşlar yok pahasına satıldı. O iki mezara dokunulmamıştı çünkü mezarların yanlarında paslı tabelada tanıdık bir yazı vardı.
“Burada Ebu Hafs-i Haddad ordusunda çarpışarak İslam fütühatı için büyük kahramanlıklar yapan lakin İstanbul’un alındığını göremeden Hakk’ın rahmetine kavuşan Kalktıgöçeyledi Dede yatmaktadır.”
Yine o yıllardan gelen bir rivayete göre, 1949 yılında bu mezarları yıkmak için getirilen buldozer operatörleri daha işe başlamadan fenalaşınca bu mezarlara kimse dokunmak istememiş. Sonunda “Üç Ahbap Danışmanlar” denilen yerel bir grup devreye girmiş. Biri mezarların etrafından kıvrılan bir yol önermiş diğeri yolu dil peyniri gibi ikiye ayırmayı hayal etmiş ama sonunda en “pratik” görünene karar verilmiş. Her iki mezar da kazılmış kazılmasına ama içlerinden hiçbir şey çıkmamış.
O an, bu topraklardan binlerce kilometre ötedeki Sacramento Nehri kıyısında yaşlı bir Kızılderili’nin uzun bir süre önce söylediği sözleri hatırlatacak bir sessizlik çökmüştü.
“Altını uyandırırsan ruhları da uyandırırsın ama bazı ruhlar yerin altında kalmak ister.”
İstanbul’un taşları, o gün altın değil, huzursuzluk çıkarmıştı yerin altından ve bu boş mezarlar sessiz ama güçlü bir soruyu geride bırakmıştı.
“Bu taşlar birer mezar mıydı yoksa yalnızca mezar kılığına girmiş anıtlar mı?”
Bu sorunun cevabı bulunamamış ama hikâyesi şehrin hafızasına sinmişti. O hafıza yıllar sonra bir apartman sakininden bir sokak kokusuna kadar her şeye bulaşacaktı.
Mezarlıkların üzerine açılan yolun kenarında, zamanla yeni binalar yükseldi. Sokaklar binalara göre, binalar sokaklara göre şekillendi. Şehir, tıpkı Kaliforniya’da altın madenleri uğruna yatağı değiştirilen nehirler gibi kendi akışını yeniden düzenliyordu ama bu düzenleme geçmişin izlerini de siliyordu.
Elif Şafak’ın “Bit Palas” romanının hikâyesi tam da buradan şekilleniyor. Ancak bu romanın anlatıcısı, hikâyeye girerken klasik bir başlangıç sunmuyor ve onun yerine; “Başlangıcı bulma sevdasına düşmedikçe herhangi bir yerinden dalabilirsiniz çembere” diyor.
Hayat onun gözünde düz bir çizgi değil, bir çember ve doğru ile yanlış, mantıklı ile saçma, geçmiş ile şimdi bu çemberin üzerinde dönüyor.
Bu çemberin belki de en ilginç halkası Haksızlık Öztürk. Bir metre kırk buçuk boyunda, orantısız yüz hatları, büyük kulakları, talihsiz saç rengiyle dikkat çeken bu adam, Gökkuşağı Böcek İlaçlama Servisi’nde çalışmaktadır. 1 Mayıs 2002’de Taksim Meydanı’ndaki kalabalığın içine arabasıyla dalar. Bu ilk bakışta bir eylem sanılır ama aslında şansız bir kazadır.
Anlatıcı, bu adamın neden “Haksızlık” adını taşıdığını merak eder ve cevap da 1949’daki mezarlık kaldırma olayına uzanır. O dönemde görev yapan genç bir mezarlık bekçisi haksız yere işten alınmıştır. Bu adam, öfkesini unutmasın diye doğacak çocuğuna “Haksızlık” adını verir. Bir bireyin kırgınlığı bir isme ve o isim ise onlarca yıl sonra bambaşka bir hikâyeye karışır.
Saçmalık çemberi işte tam da budur…
Bir mezarlık ilgili kararın neticesi onlarca yıl sonra Taksim’de yanlışlıkla meydana gelen bir olaya bağlanır. Arada görünmez, mantıksız gibi duran ama bir şekilde de işleyen bir bağ vardır. Haksızlık Öztürk, bu zincirin somutlaşmış hâlidir.
Şehir aslında bu görünmez bağlarla örülüdür. Bir karar hiç tanımadığınız insanların hayatını etkileyebilir. Bir ismin ardında şehrin silinmiş bir parçası saklı olabilir ve bazen bu parçalar ancak absürt tesadüflerle gün yüzüne çıkar.
Bonbon Palas apartmanının hikâyesi 2002 yılındaki olaylardan çok önce 20. yüzyılın çalkantılı yıllarına uzanır. 1917’deki Bolşevik Devrimi hem Rusya’nın hem de tüm dünyanın dengelerini değiştirmişti. Çarlık yıkıldığında, eski rejimin askerleri, aristokratları ve onların aileleri yeni düzenin düşmanı ilan edilince canını kurtarmak isteyen ülkesini terk etmişti.
O göçmenlerden ikisi, Agripina Fyodorovna Antipova ve general eşi Pavel Pavloviç Antipov idi. Bu çift, çöken bir imparatorluktan ayrılıp çökmek üzere olan bir başka imparatorluğun başkentine, İstanbul’a geldiler. Bu ironik karşılaşma aslında şehrin tarihine hiç yabancı değildi. İstanbul yüzyıllar boyunca yıkılan düzenlerin, kaçanların ve sığınanların kavşağı olmuştu.
Agripina o zaman hamileydi. Sisli bir sabah şehre ayak bastığında İstanbul’un o günkü renklerini saklayan hâlini bir küstahlık olarak algılamıştı. Pavel ise tersine bu şehre hemen ısınmıştı fakat hayat, onların da beklentilerini sarsacaktı. Bebekleri yedi aylık doğdu ve kısa süre sonra öldü. Agripina, Tanrı’nın kendisini artık terk ettiğine inandı.
Yıllar geçti, çift Fransa’ya taşındı. Pavel yeniden askerlik yaptı, Agripina giderek daha içine kapandı. Pavel, başka bir kadından çocuk sahibi oldu ama bu gerçeği karısından sakladı. Agripina hastalandığında bir gün yanına tepsiyle bonbon şekerleri getirdi. O an kadının gözlerindeki İstanbul özlemini gördü. Belki de suçlulukla belki de içgüdüsel bir vedayla onu yeniden İstanbul’a götürdü.
Pavel, İstanbul’da yarım kalmış bir inşaatı satın aldı, tamamladı ve adını Bonbon Palas koydu. İsim hem tatlı bir hatırayı hem de hayatın tuhaf cilvelerini yansıtıyordu. Pavel ve Agripina öldükten sonra bina, Pavel’in Fransa’daki kızı Valerie’e kaldı. Valerie ilgisizdi. Bina zamanla farklı kökenlerden ve karakterlerden insanların yuvasına dönüştü.
1 numarada kapıcı dairesinde Musa, Meryem ve oğulları Muhammet; 2 numarada Sidar ve köpeği Gaba; 3 numarada kuaför ikizler Cemal ve Celal; 4 numarada Ateşmizacoğulları ailesi; 5 numarada Hacı Hacı ve ailesi; 6 numarada Metin Çetin ve eşi Nadya; 7 numarada anlatıcı; 8 numarada Mavi Metres; 9 numarada Hijyen Tijen ve kızı Su; 10 numarada Madam Teyze…
Bir apartman; küçük bir İstanbul…
Hepsinin ortak derdi ise o kaynağı belirsiz kokuydu. Bahçe kapısındaki çöplerden mi geliyordu yoksa binanın derinliklerinden mi, kimse bilmiyordu.
Bu koku romanda hem somut hem de simgesel bir unsurdur. Bastırılmış sırların, çözülemeyen geçmişin, şehrin sindiremediği artıkların kokusu.
Tıpkı İstanbul’un kendisi gibi…
Üst katmanlarda gösterişli bir hayat, alt katmanlarda ise görünmeyen ama kaçınılmaz şekilde hissedilen çürüme…
1848’de Kaliforniya’da başlayan altına hücum, insanların umutları kadar doğanın dengesini de kazıya kazıya yok etmişti ya, işte İstanbul’un “taşı toprağı altın” söylemi de aynı arzunun başka bir kıtadaki yansımasıydı.
Kaliforniya’da altın vardı ama ulaşmak zordu. İstanbul’da altın yoktu ama hayali bile insanları çekmeye yetiyordu. Her iki durumda da bedeli çoğu zaman umut eden değil, o umudu barındıran toprak ve hafıza ödedi.
Mezarlıkların kaldırılıp yolların açılması, apartmanların yükselmesi ve geçmişin sessizce yerinden sökülmesi yalnızca fiziki değişimler değildi. Şehrin hafızasına vurulan darbelerdi. Bu darbelerin yankısı yıllar sonra bir apartman kokusunda, bir karakterin isminde, bir roman sayfasında karşımıza çıkıyordu.
Bonbon Palas ve sakinleri, bu büyük hikâyenin küçük bir yansımasıdır. Haksızlık Öztürk’ün adı, mezarlıklardan 1 Mayıs Meydanı’na uzanan görünmez bir çizgiyi birleştirir. Bu çizgi, mantıksal olarak açıklanamayacak kadar karmaşık, hayat kadar saçmadır.
Belki de mesele, altını bulmak değil, ararken neleri kaybettiğimizi fark etmektir, tıpkı yaşlı Kızılderili'nin dediği gibi.
Bu çemberden çıkmak mümkün değildir ancak nerede durduğumuzu nereye baktığımızı değiştirebiliriz ve belki de asıl zenginlik, tam da o bakış açısındadır.
Bir akşam…
İstanbul’un eski semtlerinden birinde dar bir sokak gün batımının turuncu ışığında yanıyor. Bonbon Palas’ın ön cephesi, solmuş renkleri ve dökülen sıvalarıyla geçmişin sessiz tanığı…
Kapının önünde iki kişi var. Saçları kırlaşmış, gözlerinde yorgun bir bilgelik taşıyan bir adam ve merakla etrafa bakan genç bir kadın.
Adam cebinden buruşturulmuş bir sigara çıkarır, yakar. Duman yavaşça havaya karışırken binanın gölgesi kaldırıma düşer.
Kadın: Peki, sence biz şimdi çemberin neresindeyiz?
Adam: Hep aynı yerde… Başlangıçla sonun birbirine değdiği o noktada.
Kadın: Oradan çıkmak mümkün mü?
Adam: Hayır ama hangi izleri takip edeceğini seçebilirsin. Bazıları altının peşinden gider, bazıları kokunun… Ben ise hikâyenin peşinden gidiyorum.
Kadın: Çünkü?
Adam: Çünkü altın bir gün kararır ama hikâye onu görebilenin zihninde hep parlar.
Kadın, binanın çoğunluğu camdan olan giriş kapısına bakar. Adam sigarasını yere atar, ayağıyla ezer. Kapıyı iter, gıcırtısı tüm sokağa yayılır. Kadın da arkasından girer. İçeriden, rutubet ve eski taşların arasına sinmiş, nereden geldiği belli olmayan o koku dışarı yayılır.
Uzaklarda bir vapur düdüğü duyulur, kaldırımda bir kedi sessizce yürür. Sonra sokak tekrar sessizleşir.
Çember tamamlanmıştır.
Soyağaçları İstanbul’da kök salıp dal budak vermediği halde, ömürlerinin bir safhasında yolu bu şehre düşenler için sadece iki seçenek vardır; İstanbul’a ya bir şeylerden kaçarak varılır ya da gün gelir ondan kaçılır.
Gelin görün ki, İstanbul’dan kaçıldığında bile şehir ardınızdan usul usul yürür. Onun sokakları, rutubet kokusu, vapur düdükleri ve denizden gelen tuzlu rüzgârı peşinize düşer. Ve mutlaka bir hikâye, valizinize gizlenmiş bir gölge gibi sizinle gelir.
O yüzden çemberin döngüsü hiç bozulmaz. Kaçtığınızı sandığınız yerde bir gün bir kapı aralanır, bir koridorun loşluğunda ayak sesleri duyulur ve birileri o çemberin içine ansızın giriverir.
Altın toprağı aşındırır, söz şehri bozar. Oysa hikâyeler hem toprağın hem şehrin en kalıcı mirasıdır.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
