Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal

Serhan Poyraz

24-08-2024 17:47

Advert

“Etkisi hala süren efsanevi bir aşk hikayesi var mı?” dedi biri…
“Yok, öldürdük hepsini” dedi diğeri…

Birbirinden bu kadar farklı, tuşlu, yaylı, vurmalı, üflemeli çalgıların bu kadar harmonik ezgilerini duydukça kulaklarında, tüm duyguları ayaklanmıştı. Söze gerek yoktu; orgun, gitarın, davulun, sazın ve kavalın tınıları yetmişti. Aşk, özlem, sevginin her türlüsü ve hüzün… Hepsi de kabarmaktaydı içinde, ulu bir dağ gibi...

Moğollar’ın “Ağrı Dağı Efsanesi” idi, kulaklarında çınlamakta olan…

Yaşar Kemal… “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık” demişti ya, işte öyle şeylerdi zihninden o anda ilk geçenler…

Hüzünlüydü, özlüyordu yitirdiklerini… Annesini, babasını, yakınlarını ve genç yaşta göçüp giden dostlarını…

Sevgilileri… Sevgilileri de olmuştu, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az… Az ama öz… Her biri kendinden çok şey alan ve karşılığında da mutlaka önemli bir şey veren...

Gözyaşları ve kahkahalarla ruhunu arındırmıştı bir şekilde; bilinçaltına, bilinç dışına, hayatına dokunanlar… İçindeki zindana mutluluk ışığı süzülmekteydi, gökyüzünden…

Gözlerinden birer damla yaş süzüldü yanaklarına. Ağlıyordu işte… Ağlıyordu; mutluluktan mı, özlemden, hüzünden mi bilmeden…

Nerede olduğunun bir önemi var mıydı? Yoktu ama anlamı vardı. Doğru… İnsan evrende yüreği kadar yer kaplıyordu. Haklıydı bunu dile getiren Yaşar Kemal…

İşte, yürüyordu deniz kıyısındaki ıssız yolda, dolunay olanca güzelliği parıldamaktayken gecenin karanlığında…

Ay ve onun içinde kadim büyüyü saklayan efsunlu gümüşi ışığı… Denizin üzerinde oynaşan yakamozlar…

Hafızasında canlandı yalnız ama ay ışığıyla dolu geceler… Tatlı bir his yayıldı içine, sıcacık… Kim olduğunu bilmediği ama var olduğunu bildiği; çok sevilip çok seveceği bir sevdanın mitiydi yüreğinde, her yalnız hissettiğinde sığındığı… Öyle ya, o şimdi nasıl görüyorsa dolunayı gökyüzünde, sevdiği de her nerede olursa olsun görüyordu onunla aynı anda belki de… İşte, ay ışığının büyüsü de onun aşk efsanesinin muştusu gibiydi…

Mitler ve efsaneler sadece tarih öncesine ait değiller, modern dünyada da insan sıkıştığında, içine düştüğü bu açmazdan kurtulabilmek için yeni mitler ve efsaneler yaratıyorlar ki, Carl Gustav Jung bu durumu; “Kozmik bir bağlantı arayışı ve kutsal, ilahi bir deneyimleme, kendin olmanın temel gereksinimidir. Bunu inkar etmek, ruhsal bir parçalanmaya yol açar; fakat onu kucaklarsak eğer, anlama kavuşan ruh aydınlanır.” diyerek açıklamış.

Carl Gustav Jung, dinleri, mitolojileri, doğu felsefesini ve simyayı her açıdan inceleyerek; “analitik psikoloji kuramı”nı oluşturan, psikoloji alanındaki en önemli düşünürlerden biri... Bilinç, kişisel bilinçdışı, kompleksler, kollektif bilinç dışı ve arketipler Jung’un oluşturduğu analitik psikoloji kuramının merkezinde yer alan kavramlar.

Carl Gustav Jung’a göre; insan yaşamının nihai amacı bireyleşmek ve bütünleşmek… O diyor ki; insan, yaşamının ilk yıllarında henüz bir bebek iken, benliği bir bütün olarak başlıyor hayat denen yolculuğuna… Büyüdükçe zıtlıkları ve ayrışmaları deneyimliyor ve ergenlik dönemine geldiğinde, insanın benliği “ego” ve “öz” olmak üzere iki temel yapıya ayrılıyor.

Ego, insanın bilinç ve bilinçdışı arasındaki gerçeklik algısını sağlayan ve benliğin parçalanmasını önleyen bir kontrol mekanizması olarak önemli bir görevi üstlenirken, aynen bilinçli bir zihin örgütü gibi hareket ediyor. Bu yüzden, sıkıntı ve düzenin bozulması egoyu rahatsız eden şeyler. Düzeni bozabilecek herhangi bir stres kaynağı algıladığında savunma mekanizmaları üreterek benliğin tutarlılığını koruyup olası bir dağılmanın önüne geçiyor.

Ancak Jung’a göre; sağlıklı ve olgun bir ruhun oluşumunda en önemli süreç burada başlıyor. Ego, aynı zamanda 0-7 yaş aralığındaki bir çocuk gibi… Bu yüzden onu koşulsuz kabulle ve bir o kadar da tutarlılıkla eğitecek bir ebeveyne ihtiyacı var ki, o benliğimizin önemli bir kısmını oluşturan özümüz…

Öz, ilk kez Carl Gustav Jung tarafından arketip olarak kavramsallaştırılmış, onun en önemli arketiplerinden biri… Arketip ne demek, derseniz de; psikoloji literatüründe ilk kez kendisi tarafından dillendirilen arketip kavramını Jung, duygusal yönü oldukça güçlü olan evrensel düşünce biçimleri olarak tanımlıyor. Diğer bir ifade ile; arketipler, her insanda var olan ve kalıtımsal olarak da nesilden nesile devam eden varoluşsal kodlardır.

İnsan yaşamının nihai amacı bireyleşmek ve bütünleşmek derken Jung; bireyselleşmeyi, kendini gerçekleştirmeyi yani aslında “insan-ı kamil” olmayı kastediyor. Bireyleşen kişinin benliğindeki birbirine zıt özelliklerin birleşerek özüne ulaşması…

Ona göre; ego ve öz arketipleri, benliğin bütünleşmesinde en önemli temel iki arketip. Kendiliğine, özüne birdenbire ve kolayca ulaşılmamasının sebebi ego… Egoyu eğiterek onunla işbirliği yapmak gerekiyor.

Evet, Carl Gustav Jung psikoloji literatüründe arketipleri bu şekilde kavramsallaştırmış. İnsan ruhunun yapısı bu, diyor. Bu yüzden, insanlığın ortak bilinçdışını oluşturan unsurlar olan arketiplerin etkileri, insan emeği sanat eserlerinde görülür ve bu eserler insanlığın ortak malı izlenimini verir, bu yüzden…

Tabii ki, edebiyatta da böyledir; mitlere, efsanelere  ve arketiplere rastlarız.

Yalnız burada, çok iç içe geçmiş olan mit ve efsane ayırımını da doğru yapmalıyız. Mitler genel olarak doğaüstü kişi, varlık ve olayları ele alan, tarihi ya da doğal bir fenomeni açıklamak adına uydurulmuş kurmacalardır. Efsaneler ise tarihte gerçekten olmuş olaylar ya da yaşamış kişiler hakkında anlatılagelen, yahut da realiteye bağlı kalarak uydurulmuş söylencelerdir.

Ancak efsaneler, mitlerden özsel olarak bir hakikati anlatması noktasında ayrılır. Bu, iki kavram arasındaki büyük farklardan biridir. Efsane, sahici olayları ve kişileri ele alır. Efsanelerin kahramanları hayali güçlerle süslenebilir, olaylar gerçekten yaşanmamış bile olabilir; ancak her durumda anlatının özü kurmacaya değil gerçekliğe dayanmaktadır, efsanenin anlatısının gerçek dünyaya uygun düşmesi gerekir.

Mit tümdengelimci bir metodoloji izler. İnsanın içerisinde bulunduğu belirsizliği aydınlatmaya yönelik sorularının sonucunda ortaya çıkar ve zamansallığı olmayan evrensel bir yaşam alanı sunar. Efsane ise, hayattan belli zamana ait bir parça alır ve onu anlatır. Bir bütünsellik sağlamasına, evrensel bir resim çizmesine gerek yoktur. Bir dönemde herhangi bir bölgede yaşanmış bir olayın abartılarak anlatılagelmesi ile birlikte o bölgenin kültürüne yerleşmiş de olabilir.

Ve Yaşar Kemal…

Mitolojiden, efsanelerden, yaşadığı coğrafyanın insanından, tabiatından, halk hikayelerinden ve destanlarından beslenerek kendine yeni ve büyülü bir roman dünyası yaratmayı başarabilmiş usta bir yazar...

Yaşar Kemal, aslen Vanlı olan bir ailenin oğlu olarak 1923 yılında Osmaniye’de doğmuştur. Ailesi, onun doğumundan hemen önce Van’dan Çukurova’ya göç etmiştir. Hem Çukurova’nın o zamanki ozanlarını, hem de zaman zaman evlerini ziyarete gelen dengbejleri dinleyerek büyüdüğünden, halk kültürünün zenginliği içerisinde yetişmiştir. Doğa ile iç içe büyümüş olması onun insanın doğa ile kurduğu ilişkiye önem vermesini sağlamıştır. Zaten bir röportajında; insanın doğa ile ilişkisinin bozulması durumunda, insanın insan ile de ilişkisinin bozulacağını söylemiştir.

Yaşar Kemal, içinde yaşadığı toplumun gerçekliklerini, simgeleşen, arketipleşen kişiler ve olaylar yaratarak anlattığından, onun eserleri bilindik bir ağa-fakir köylü çatışmasını anlatan tipik köy romanlarından farklıdır. Yani, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, efsanelerin büyülü gerçekliği ile toplumsal gerçeklliği bir arada kullanabilen, edebiyatımızın özel yazarlarındandır.

Ve işte bunlardan biri… Ağrı Dağı Efsanesi...

Yaşar Kemal’in 1970 yılında yazmış olduğu bir aşk destanı olan “Ağrı Dağı Efsanesi”, çoban Ahmet ile Mahmut Han’ın güzeller güzeli kızı Gülbahar arasındaki efsanevi aşkı konu alır. Efsanelere ve halk söylencelerine yürekten bağlı Yaşar Kemal'in bu romanı, aynı zamanda insan psikolojisinin derinliklerini de Jungçu bir bakış açışıyla gözler önüne serer.

Kahramanın, çoban Ahmet’in, bireyleşme ve bütünleşme yolculuğu… İnsanın başladığı yere dönen Jungcu döngüsünden yola çıkan Yaşar Kemal, bu romanında tabiat-insan ekseninde mitlerden de alıntılar yaparak birçok arketip yaratıp okuyanı büyülü bir yolculuğa çıkarıyor.

At, güneş ve hayat ağacı… At arketipi murat, muştu, güneş, var eden, yok eden güç, hakimiyet, kudret ve hayat ağacı da, yaşam, canlılık, ölümsüzlük, bolluk, bereket, umut, doğurganlık, üreme, sağlık ve sıhhat anlamlarında kullanılır. 

Bir kır at, Ahmet’in evinin kapısının önüne geliyor ve orada beklemeye başlıyor. Atın keçe bellemesi üzerinde büyük bir güneş ve güneşin hemen ardında hayat ağacı işlemesi var.

Yaşlı bilge… Yaşlı birey arketipi, kolektif bilinçdışında yer eden bir arketiptir. Bu arketiple bireyin, karşılaştığı problemleri çözmek için kendi bilinçdışına dönüşünün akabindeki sezgisel birikimle kahramana nasihatlar verir. Kahramanın problemi çözüme kavuşturabilmesi ya da macerasını tamamlayabilmesi için benliğindeki yaşlı birey arketipini iyi tanıyıp, onunla uyum içinde olması gerekir.

Ahmet’in evinin önünde, at ile ilk kez yaşlı Sofi karşılaşıyor. Ahmet kapıya çıktığında, atı ve Sofi’yi görüyor. Sofi, atın Ahmet’in olup olmadığını soruyor ve Ahmet benim değil, diyor. Sofi; “Bu at sana Hakk’tan yadigar” diyor. Çünkü o zamanlarda orada bir töre var. Bir at bir evden başka bir eve gittiği zaman; “At, Hakk’tan yadigar” deniyor ve gittiği ev onu sahipleniyor ama bunun bir de kuralı var. At başka bir yere götürülüyor ve tekrar kaçıp geldiği yere geri gelmesi bekleniyor ve bu üç kez tekrarlanıyor. İşte bu kır at da üç kez Ahmet’in evine geri geliyor.

Aslında bu at, Ahmet’in ruhsal olgunlaşma yolculuğuna başlaması için bir aracı gibi ama henüz Ahmet’in haberi yok, reddediyor. Bu çağrının dikkate alınması için belleğin uyanması gerekiyor. Ve karar veriliyor; at, Hakk’tan yadigar ve yaşlı bilge Sofi töre arketipi…

Olgunlaşma aşamalarından bir diğeri kahramanın karşı cinsle karşılaşması yani cinselliğini fark etmesidir ki, Gülbahar Ahmet’i gördükten sonra Ahmet ilk defa dış görünüşü ile tasvir ediliyor. Ahmet, atın çağrı olmadığını, Gülbahar’ın çağrı olduğunu, atın sadece bir aracı olduğunu anlıyor.

Demir ve demirci… Demir, korku ve saygı ritüellerinin başlıca nesnesidir. Demirden yapıldığı için ant içmenin kılıç üzerinden yapıldığını kültürümüzde görürüz. Demirciler, adaletsizliğin, yozlaşmanın karşısındaki bilge kişi arketipidir.

Demirci Hüso, her daim ateşin alevinin pencelerinden göründüğü sarayın yakınlarındaki eviyle, yozlaşmanın ve adaletsizliğin karşısında duruyor gibidir ve Mahmut Han’ın da görüş açısında da olan yaşlı bilge arketipinin ikinci örneği olarak romanda yer alır.

Ateş… Güneşin yeryüzündeki simgesi… Ateşin, soyu ve aileyi koruduğuna insanları kötü düşüncelerden ve duygulardan koruduğuna inanılır. Güneş ve ateş, çoğalmanın, yaratmanın başlangıcıdır. Ateş hem yok edici hem var edicidir. Ateş güç sahibi olmak anlamına gelen bir arketip.

Mahmut Han’ın kızı Gülbahar’ı çoban Ahmet’e verme koşulu; Ağrı Dağı’nın zirvesinde ateş yakmasıdır. Ağrı Dağı’nın zirvesinde ateş yakan Ahmet büyük bir eril güçle geri döner.

Kervan şeyhi ve meşe ağacı… Çoğu yörede yaşayan “sahabe, veli, pir, şey, dede” adlarıyla anılarak kutsal insan figüründen ilham alan yaşlı bilge arketipidir. Bu bilge insanların yaşadığı alanlara, su, ağaç, taş, toprak, demir gibi kültler odağında gerçekleşen ziyaretler yapılır. Birçok kültürde meşe ağacı gücü, kudreti ve bilgeliği temsil eder. Örneğin eski Yunan’da meşe ağacının Zeus’un kutsal ağacı olduğu düşünülürmüş. Hatta bazı kahin ve falcılar, meşe ağacı yapraklarının rüzgarda çıkardığı ses ve hışırtıları yorumlarmış.

Kervan şeyhi, romandaki üçüncü yaşlı bilge arketipidir ve evinin bahçesinde ulu bir meşe ağacı yükselmektedir. Kervan şeyhi kerametleri doğrultusunda, meşe ağacının yapraklarının hışırtısı altında nasihatlar vermektedir.

Kaval… Mistik ruh yolculuğunun başlanması ve büyülenmeye dair bir arketip… Benzer bir durum, eski Yunan’da doğanın ve hayvanların Tanrı’sı Pan’ın flütü veya yine eski Yunan'a bilgeliği Pisagor ve Platon’dan önce getirmiş olan Orfeus’un liri olarak da karşımıza çıkar.

Nitekim, Ahmet veya Sofi kaval çaldığı zaman, kavalın sesi ile tabiatın harekete geçmesi yani dağın yürümesi, uçurumların, çığların harekete geçmesi, ayaz ve gecenin hışmı Orfeus mitini hatırlatır. Orfeus da liri ile tabiatı düzene sokmuştur.

Zindan… Karanlık olmakla birlikte genellikle içindekileri aydınlatan bir arketipidir. Mitik yolculuklarda uğranılması kaçınılmaz olan duraklardan biridir. Gerçek güzelliğin içte olduğu, iç dünyada dış gerçekliğin daha da güzelleştirilebileceği, insan boyundaki bir yükseklikte açılmış bir el büyüklüğünde deliğe ustasının “göz deliği” adını vermesi ile bu romanda zindan arketipi üzerinden anlatılır.

Kuş… Gökyüzüne uçuşu ile ruhun yükselmesini, yeryüzüne doğru süzülmesi de ruhun çöküşünü simgeleyen bir arketiptir.

Romanda göl üzerinde uçan küçük kuş, “yalımdan bir sevda kuşu”dur. Aynı şekilde Zindancıbaşı Memo, kendisini kalenin surlarından aşağıya attığında, surlardan ona bakanlar onun cansız bedenini bir kanadı açılmış bir kuş gibi görürler.

Dağ… Dağın zirvesi bu dünya ile cennet arasında iletişimi sağlayan önemli bir arketip. Dağa tırmanmak ruhsal yükselişi ifade ederken, dağlar göğe yakınlıkları sebebiyle Tanrı ile iletişim merkezi olarak da konumlanırlar.

Ağrı Dağı bu romanda çoban Ahmet’in ruhsal olgunlaşma yolculuğunda bireyselleşmesini, özüne ulaşması arketipi.

Peki, Ahmet’in bu yolculuğu tamamlanmış mıdır? Jung’a göre, bireyleşme sürecinin son noktası olan bütünleşmeye ölümle, doğaya karışmakla, ya da Tanrı’nın varlığına erişmekle ulaşılabilir. Ahmet de Küp gölüne karışarak bu tamamlanmayı yaşamıştır.

Göl… Su bütün formların kaynağı ve sonunda dönecekleri ilk özlerine dair kullanılan bir arketip. Göl, durgunluğu ile hüzünlü bir anlam katar suya. .. Ölüm ve intihar gibi yok olmaya, başlangıçtan önceye dönüş arketipitir.

Suya atlama arketipsel olarak insanın dünyaya geldiği sürece geri dönmesini temsil eder. Ahmet doğaya karışarak ruhsal bütünlüğüne kavuşmuştur. Okuyanlarınız bilirler, Cengiz Aytmatov’un “Beyaz Gemi” romanında da, adsız küçük çocuk Issık Gölü'ne atlayarak olmak istediği yere, babasına kavuşmamış mıydı?

“Yanılıyorsun. Öldürdüysek bütün aşkları, o zaman dağa çıkmamız lazım” dedi biri…
“Ne saçmalıyorsun? Anlamadım.” dedi diğeri..

Yürüyüşüne başladığı yere, evine varmak üzereydi. Telefonunun çalması ile irkildi.
“Sevgilim, neredesin? Geldim, kapının önünde bekliyorum.” dedi duyduğu en güzel ses…
“Seher yeli, çık dağlara, güneş topla benim için” diye az önce dinlediği şarkıyı mırıldanarak cevap verdi.
“Allah’ım! İyi misin, ne diyorsun?” dedi şaşıran sevgilisi.
“Aşk diyorum aşkım, aşk” dedi.

“Dağın öte yüzü güneşe bakıyormuş çocuklar… De hadi davranın, güneşle sohbetimiz var. Geç kalmayalım.” dedi Yaşar Kemal…

….

“Ağrı Dağı Efsanesi… Geç kalmadan mutlaka okuyun” diyorum ben de…

***

- Yazıyı sesli dinlemek için görsele tıklayın 

DİĞER YAZILARI 1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante 01-01-1970 03:00 Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood 01-01-1970 03:00 Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman 01-01-1970 03:00 Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan 01-01-1970 03:00 Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway 01-01-1970 03:00 Goriot Baba / Honore de Balzac 01-01-1970 03:00 Bit Palas / Elif Şafak 01-01-1970 03:00 Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  01-01-1970 03:00 Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Abdülmecit / Hıfzı Topuz 01-01-1970 03:00 Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar 01-01-1970 03:00 Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt 01-01-1970 03:00 Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut 01-01-1970 03:00 Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin 01-01-1970 03:00 Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen 01-01-1970 03:00 Vezir Gambiti / Walter Tevis 01-01-1970 03:00 Açlık / Knut Hamsun 01-01-1970 03:00 Roma Mermer Şehir / Jona Lendering 01-01-1970 03:00 Mahşer / Stephen King 01-01-1970 03:00 Lysistrata / Aristophanes 01-01-1970 03:00 Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban Ördeği / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad 01-01-1970 03:00 Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın 01-01-1970 03:00 Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter 01-01-1970 03:00 Hayaletler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Hedda Gabler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald 01-01-1970 03:00 Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe 01-01-1970 03:00 Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova 01-01-1970 03:00 Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu 01-01-1970 03:00 Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres 01-01-1970 03:00 Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi 01-01-1970 03:00 Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi 01-01-1970 03:00 Hayvan Mezarlığı / Stephen King 01-01-1970 03:00 Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Graziella / Alphonse de Lamartine 01-01-1970 03:00 Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa 01-01-1970 03:00 Othello / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım 01-01-1970 03:00 Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl 01-01-1970 03:00 Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit 01-01-1970 03:00 Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Ketum / Ümit Polat 01-01-1970 03:00 Macbeth / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan 01-01-1970 03:00 Oyalı Kase / Ayfer Güney 01-01-1970 03:00 Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 Roma’nın Batısı / John Fante 01-01-1970 03:00 Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles 01-01-1970 03:00 Hamlet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün 01-01-1970 03:00 Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Kral Oidipus / Sophokles 01-01-1970 03:00 Kürklü Kişi / May Sarton 01-01-1970 03:00 Leyla ile Mecnun / Fuzuli 01-01-1970 03:00 Paul Verlaine / Stefan Zweig 01-01-1970 03:00 Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness 01-01-1970 03:00 Gılgamış Destanı 01-01-1970 03:00 Toza Sor / John Fante 01-01-1970 03:00 Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski 01-01-1970 03:00 Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie 01-01-1970 03:00 Geronimo 01-01-1970 03:00 Romeo ve Juliet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Sesleri 01-01-1970 03:00 Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes 01-01-1970 03:00 Selvi Boylum Al Yazmalım 01-01-1970 03:00 Elveda Saraybosna 01-01-1970 03:00 Amin Maalouf’un “Semerkant”ı 01-01-1970 03:00 Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Ivo Andriç / Drina Köprüsü 01-01-1970 03:00