Yevgeni Onegin / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Serhan Poyraz

13-10-2024 15:44

Advert

Bir çeşme…

Kırım Han Sarayı’ndaki “Bahçesaray Çeşmesi”…

Bazısı der ki; Kırım Hanı Giray Han tarafından, çok sevdiği ve genç yaşta ölen eşi Dilara anısına; “Dünya durdukça bu çeşme de benim gibi ağlasın” diyerek Bahçesaraylı bir taş ustasına 1763 yılında Bahçesaray Çeşmesi’ni yaptırılmıştır.

Bazısı da der ki; Kırım Hanı Giray’ın aşık olduğu Polonyalı prenses Maria, hareminde tutsakmış. Han bu aşk yüzünden haremindeki gözdesi Zarema’yı ikinci plana itince, Zarema Maria’yı öldürmüş. Bunu öğrenen Giray Han da Zarema’yı öldürmüş ve Maria adına “Bahçesaray Çeşmesi”ni yaptırmıştır.

Kırım’da sürgünde olan bir şair der ki;
Ah aşk çeşmesi, ah hüzün çeşmesi
Dinledim senin taş dudaklarından uzun hikâyeleri
Ah uzaktır, acı ve mutluluğun parçaları
Fakat Maria’dan hiçbir kelime çıkmadı.

Çeşmesinden damlayan her bir su damlasının çıkardığı ses, akustiğin de etkisiyle insana hıçkırık sesi gibi geldiğinden halk arasındaki adı “Gözyaşı Çeşmesi” olan bu çeşmedeki mermerden yapılmış ve suyun aktığı üst kısımında yer alan çiçek, gözyaşlarıyla dolu bir göz gibi değil mi gerçekten?

Sanki gözyaşları kalbi yani üstteki büyük havuzu kederle dolduruyor. Zaman bütün acıları hafifletir ya, aşağıda çift halindeki küçük havuzlara sızıyor gözyaşları dağılarak; ama zihinde kalanlar tekrar acıyı hatırlatıyor işte ve en alttaki büyük havuzu dolduruyor zamanın akışı içinde…

Doldukça taşıyorsun, taştıkça yok oluyorsun zemindeki spiralin içinde, damla damla, anbean… Her şey bir “an”a ait o zaman… 

Bir an varsın, ötekisinde belki de yoksun.

Şair der ki;
Aşkın acısıdır değerli olan benim için,
Öleyim ne çıkar, severken öleyim ama…

İnsanlara daha çok kazanmayı, daha iyi yaşamayı ve daha çok tüketmeyi öğütleyen günümüzdeki sistem içinde, insanoğlu aslında kendini tükettiğinin farkında değil iken, şairin söylediği şekilde insanlar birbirini sevebilir mi ya da seviyor mu, bilmiyorum.

Zaten şair de der ki;
Kuraklık çeken tarlalar gibiyiz tıpkı;
Susuzluğumuzu nasıl gidermeli, nasıl serinlemeli.

Şair, bugünden yaklaşık iki yüzyıl önce yaşamış ama anlaşılan o ki, durum o zaman da aynı…

Mekân, Rusya…

Şair, Alexander Sergeyeviç Puşkin…

Büyük Petro yani I.Petro, 1682 yılından 1725 yılına kadar Rus İmparatorluğu’nu yönetmiş, bazı gelenekçi ve çağdışı sosyal ve politik sistemleri modern, bilimsel, “Batılılaştırılmış” ve “Aydınlanma”ya dayalı sistemlerle değiştiren kültürel devrime öncülük etmişti. Onun reformları Rusya üzerinde kalıcı etki bırakmıştı.

Bunların yanında I.Petro, Avrupa şehirlerine benzeyen yeni bir şehri sıfırdan başlayarak inşa ettirmek istiyordu ve ettirdi de; Petersburg! Ve bununla da kalmadı, Petersburg 1712 yılında başkent ilan edildi.

Büyük Petro'nun on yedinci yüzyılın sonlarında ve on sekizinci yüzyılın başlarında Avrupalılaşma sürecine başlamasından sonra on dokuzuncu yüzyılda Rus aristokrat sınıfı, özellikle Fransız ve Alman ve daha az Rus olmak üzere, bir yandan giderek daha fazla Avrupalılaşırken, diğer yandan da güç ve zenginliğin getirdikleriyle giderek zorbalaştı. Avrupa’daki Sanayi Devrimi ile birlikte gelişen sanayi, kentlerde büyüyen işçi sınıfı, taşrada varlıklarını kaybetmeye başlayan derebeyleri ve köylüler, toplumun diğer sınıflarını oluşturdu.

İşte tam da bu ortamda, 1799 yılında Moskova’da soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi Alexander Sergeyeviç Puşkin… Anne tarafından büyük dedesi Etiyopyalı Abraham Petroviç Hannibal, Rus Çarı I. Petro'nun vaftiz oğlu ve Çarlık ordusunda seçkin bir subaydı. Puşkin’in annesi ve babası eğitimli insanlardı ancak Puşkin’i yaşlı mürebbiyesi büyüttü. Eğitiminde ilk bilgilerini Fransız mürebbiyelerden edindi. Henüz daha sekiz yaşındayken Fransızca ve Rusça öğrenmişti.

Yaşlı dadısı Arina’nın anlattığı geleneksel Rus masalları ve söylediği Rus türkülerinin Puşkin'in çocuk ruhunda önemli izler bıraktığı kesin. Puşkin, Rus halk şiiriyle, masallarla, konuşma dilinin deyimleriyle ve anlatım özellikleriyle tanışıklığını, sanırım dadısına ve anneannesi Mariya Hannibal'a borçlu. Öte yandan, on bir yaşına geldiğinde özgürlükçü ve hicivci yazarlarını beğendiği Fransız edebiyatından da etkilenerek Fransızca şiirler ve güldürüler yazmaya başlamıştı. On beş yaşında ilk şiirini yazınca hemen dikkat çekti.

Puşkin on sekiz yaşına geldiğinde modern hayata ayak uydurmaya, yani tiyatro, bale ve eğlencelere katılmaya, edebiyat alanında toplanan insanların yanında yer almaya, gençliğinin verdiği heyecanla hovardalık ve çapkınlık yapmaktan da geri kalmamaya başladı. Oldukça sempatikti. Girişken ve sıcakkanlı olduğu için çevresi tarafından çok seviliyordu.

Heyecanlıydı Puşkin. Daha on sekiz yaşında, Rusya’nın milli destanı olacak “Ruslan ve Ludmila”yı yazmaya başladı ve bu şiiri iki yıl sonra yayınlanınca edebiyat çevrelerinde iyice tanınır oldu.

Şair der ki;
Çünkü yasak tanımaz rüzgâr,
Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine
Şair de öyledir işte
İçinden geldiği gibi yaşar.

Puşkin o dönem Avrupa’da esen özgürlük ve bağımsızlık havasına katılmıştı ve ülkesinin baskıcı ortamına ve yönetimine karşı, sanatın özgürlüğü konusundaki düşüncelerini şiirlerine yansıtmaya başladı. Ayrıca ülkedeki güç sahiplerini, kurallara uyması ve köleliğin kaldırılması konularında uyarınca ve bununla ilgili şiirler yazmaya başlayınca da Petersburg’tan sürüldü. Çünkü, birçoğu yasaklanan özgürlükçü şiirleri ve taşlamaları, halk arasında yayılmaya başlamıştı. Rus edebiyatında ilk kez, şiir halk tarafından hayranlıkla karşılanmaya başlamıştı.

Kafkasya'dan dönen Puşkin'in Rusya'daki askeri yönetime karşı oluşundan dolayı dört yıl süreyle başkente girmesi yasaklandı ve ailesinin sahip olduğu köyde yaşamak zorunda bırakıldı.  

İşte, tam da bu dönemde Puşkin en önemli “şiir romanı”nı yazmaya başladı…

Rus edebiyatının üç yüz altmış altı kıta, beş bin iki yüz dizeden oluşan ilk manzum romanı…

On dokuzuncu yüzyıl Rus insanını anlayabilmek için, belki de en önemli kaynak…

Kendisinden sonra Rusya’da yazılan romanların, onun kahramanları Yevgeni Onegin, Vladimir Lenski, Olga Larina ve Tatyana Larina’yı örnek aldığı edebi bir şaheser…

Yevgeni Onegin…

Yevgeni Onegin, zengin ve aristokrat bir ailenin bir çocuğu olarak doğmuştu. Onu da mürebbiyesi büyütmüştü. Aynı şekilde, annesi ve babası onunla fazla ilgilenmediğinden “aile” kavramından biraz uzak kalmıştı ve bu da onun ileriki yaşamında kadınlarla olan ilişkisine yansımıştı. Onegin büyüdükçe, insanları etkilemekte ustalaşmıştı ama aslında fazla bir derinliği olmayan ve her şeyi bir anda tüketerek çabuk sıkılan bir karakterdi. İstediği her şeye kolaylıkla ulaştığı için hem tembel ve çalışma hırsı olmayan hem de her türlü arzusunu doyurmuş, üstelik arzularının ne kadar boş olduğunu da anlamış biriydi.

Yevgeni Onegin içinde bulunduğu bu ikilemden çıkış aramaktayken, taşradaki toprak sahibi zengin amcasının ölümü ile beklediği fırsat karşısına çıkınca taşraya yerleşmeye karar verdi ve roman da burada başlıyordu.

Yevgeni Onegin, ilk olarak amcasından miras kalan toprakları işleyen köylülerden aldığı vergileri düşürerek kendi tarım reformunu başlattı. Bunun yanında ise, gerekli olduğu anda kaçabilmek için atını hep hazır tutuyordu. Onun bu tutumu komşularının güvensizliğini tetikleyen ve onların antipatisini kazanan bir davranışdı ki, bu da aristokratların halktan kopukluğuna dair Puşkin’den önemli bir gönderme…

Kısa bir süre sonra, Almanya’dan Vladimir Lenski geldi. Alman romantikleri Goethe ve Schiller hayranı olan on sekiz yaşındaki bu çocuk, Yevgeni Onegin’de bulunmayan idealizm ve iyimserlik ile aşka yönelik olgunlaşmamış tutkunun arketipi olarak romanda karakterize ediliyor. Ancak Lenski de kırsaldaki komşularını sıkıcı buluyor ve evliliğe de sıcak bakmadığından kendisine yakıştırdıkları kızları da reddediyordu. Çünkü Lenski, kendi ilham perisinin peşindeydi. Yevgeni Onegin ve Vladimir Lenski’nin dünya görüşleri taban taban zıt olsa da, ortak can sıkıntıları ve çoğu hemcinslerini küçümseme alışkanlıkları her ikisini de sıkı dostluk bağları ile birleştiriyordu.

Bu manzum romanın ilginç bir özelliği olduğunu da belirtmem gerekiyor. Hikâye üçüncü kişinin ağzından anlatılıyor ama bazen anlatıcı bir anda hikâyeyi anlatmayı bırakıp okuyucuyla konudan bağımsız konuşmaya başlıyor. Tahmin edeceğiniz üzere bu anlatıcı da Puşkin’in kendisi tabii ki. O zaman rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Lenski ve Yevgeni Onegin, Puşkin’in karakterinin farklı yönleri aslında…

Ancak, Puşkin ana karakteri Onegin ile arasına bir çizgi çekmeyi de ihmal etmiyor. Mesela, Onegin Puşkin'in sevdiği gibi pastoral kırsal bölgeyi sevmiyor. Bu ayırımı yapmasının önemli bir sebebi var. Puşkin bu romanını, o dönemde karakterleri yoğun bir şekilde otobiyografik olan Lord Byron'un romantik geleneğine karşı yazıyor. Yani benim karakterlerim otobiyografik değil demek istiyor Puşkin. Unutmayalım ki, on dokuzuncu yüzyılın klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek Rus edebiyatında “gerçekçilik akımını” başlatan biri, Alexander Sergeyeviç Puşkin…

Nitekim şair de der ki;
Çiçekler, aşk, köyüne, bayram, tarlalar
Size adamışım ben ruhumu
Mutluyum böyle bir fark koymaya
Onegin ile arama.
Sakın iftiralar uyduran alaycı bir okur, yayıncı
Burada benimle bir benzerlik görüp
Vicdansızca sayıklamasın gurur şairi Byron gibi kendi portremi çizdiğimi
Bizim için imkânsız sanki başka biri için şiir yazmak
Hep tek konu biziz sanki…

Ve iki kadın karakter hikâyeye dahil oluyor. Olga ve Tatyana Larina kardeşler...

Birbirine tamamen zıt iki kız kardeş. İlginç bir şekilde Onegin, her iki kızı da sanat eserlerine benzeterek anlatıyor. Tatyana’yı, Vasily Zhukovsky'nin yazdığı bir baladın melankolik kahramanı Svetalana'ya, Olga’yı ise Flaman Anthony Van Dyck'in tablolarına konu ettiği kadınlara benzetiyor. Tabii ki bunu da kasıtlı olarak yapıyor Puşkin Onegin’in anlatımıyla. Çünkü Rusya ile Avrupa arasındaki karşıtlığın altını çizmek istiyor Tatyana'yı Rus, Olga'yı Avrupalı ​​olarak nitelendirerek. Onegin’in bu iki kadına yaklaşımları, tercihlerinin yanısıra Puşkin'in kendi yaklaşımı da anlamlı bir gönderme Rus aristokratlarına. Nitekim romanın geri kalanında ve özellikle sonuna doğru Puşkin, Tatyana'yı övüyor ve ona olan sempatisini, sevgisini net bir şekilde gösteriyor.

Tekrar romana dönecek olursak, Olga ve Tatyana kardeşler hikâyeye dahil olduktan sonra Lenski, Olga'ya olan hayranlığı yüzünden bu iki kardeşin evini sık sık ziyaret eder. Onegin de Lenski'ye rutin ziyaretlerinden birinde eşlik ediyor. Gecenin sonunda evlerine dönerken Onegin, Tatyana'nın özel çekiciliğine dikkat çekerken, Lensky'nin hoşnutsuzluğuna neden olan Olga’nın ilgisizliğine dikkat çekiyor.

Kısa süre sonra Onegin ile Tatyana arasında olası bir eşleşme söylentisi yayılır ve bu da Tatyana'yı harekete geçirir. Okuduğu birçok Avrupa yazarlarının romantik romanlarının etkisiyle uzun süredir aşk beklentisi taşıdığından, Onegin'i umutlarının tezahürü olarak görür. İçinde doğan bu aşk, Tatyana'nın günlük hayattan daha da uzaklaşarak ıstırap ve heyecanla dolu derin bir melankoliye sürüklenmesine neden olur ve sonunda bir gece mektup yazarak aşkını Onegin’e açıklar.

Onegin'in nefret ettiği "toplumsal vızıltı", Avrupa’dan ithal kültürün bir ürünü ve tabii ki Puşkin, bunun gerçek "Rus ruhuna" aykırı olduğunu düşünüyor. Bu nedenle, Onegin gibi genç adamlar tatminsiz hale geliyorlar ve bir İngiliz olan Lord Byron'ın yazıları ve hayatıyla en çok ilişkilendirilen melankolik, eziyetli kişiliğe bürünüyorlardı. Zaten bir süre sonra da Tatyana, Onegin'in çalışma odasında Byron'ın bir portresini keşfediyor ve kişiliğinin bilmecesini çözmeye çalışırken onun tamamen boş bir karakter olduğunu, okuduğu İngilizce kitapların adeta bir türevi olduğunu fark ediyor.

Evet, Tatyana mektupla aşkını Onegin’e açıklıyor ama Onegin bunu reddediyor. Çünkü Avrupa’dan ithal romantik bir karakter değil ve Tatyana’yı mutsuz edeceğini, bir süre sonra Tatyana’nın kendisinden sıkılacağını biliyor. Burada önemli olan bir diğer nokta da, o dönemin Rusya’sında bir kadının duygularını bir erkeğe gidip açıklaması… Bu beklenmedik bir durum. Hatta istenilmeyen de bir şey… Çünkü o dönemin toplumunda kadının rolü çok edilgen ve pasif. Tatyana bu durumu kırıyor ve bu Puşkin’in kadının o dönem içinde bulunduğu duruma dair bir eleştirisi aslında. Bir sahnede Polonya halk danslarının müziği, mazurka eşliğinde çalınıyor. Bunun da bir sebebi var elbette. Polonya  anaerkil bir toplum çünkü…

Tatyana’nın dadısı ile konuşması da oldukça ilginç. Tatyana dadısına aşık olup mu evlendiği sorduğunda dadı; “Allah emretti. On üç yaşındaydım, bizim zamanımızda aşkın adı yoktu ve ailem beni on üç yaşında evlendirdi ve üç gün kiliseye gittik, kiliseye gitmeden önce saçlarımı örerlerken ben ağlıyordum” der. Burada da, hâlâ toplumların kanayan yarası olan ve o dönem Rus toplumundaki çocuk evliliklerine dair bir eleştiri var.

Roman karakterlerini bu şekilde kısaca analiz ettikten sonra kurgu hakkında daha fazla detay vermeyeyim. Ancak şunu söyleyebilirim ki, derin sezgisi ve dehasıyla Alexander Sergeyeviç Puşkin, Rusya’nın çağdaş aydın toplumunun tutulduğu hastalığı belli başlı belirtileriyle görüp bu romanında da ortaya sermiş.

Puşkin’in ele aldığı toplum, topraktan köklerini kopararak halkın üstüne çıkmış bir zümre. Yani, on dokuzuncu yüzyıl Rusya’sının aristokrat kesimi… Puşkin, işte bu zümreyi kurcalayıp dönem Rusya’sının “lüzumsuz adam”larını okuyucusuna göstermekte. Yedi yıl boyunca yazmış olduğu bu manzum romana adını veren ana karakter Yevgeni Onegin de, huzursuz ve her türlü imkânı olmasına rağmen, ne istediğini bir türlü bulamamış lüzumsuz bir adam.

Böyle bir ikilemde kalarak yaşayan biri elbette ki huzursuz biri olacaktır. Öyle değil mi? Hatta, zaman içerisinde kendi ülkesine de, kendi ülkesinin gücüne de inancı kalmayabilir. Sonunda hem Rusya’yı, hem de kendini, kendi toplumsal sınıfını inkar edebilecek kadar ileri gidebilir. Ne kendine ne de yaşadığı topluma faydası olmayan lüzumsuz biri işte!

Şunu da göz ardı etmemek gerekir elbette. On dokuzuncu yüzyıl Rusya aristokrasisinin içindeki lüzumsuz adamların varlığını ortaya koyan Alexander Sergeyeviç Puşkin, enseyi karartmamış ve lüzumsuz adamlığın öldürücü olmadığı umudunu da tüm eserlerinde okuyucusuna aşılamaya çalışmış. Evet ona göre, Rus toplumu iyi hale getirilebilirdi. Yeni baştan canlandırılabilirdi. Ama tabii ki bir şartla; aristokrat kesim eğer halkın gerçeğine kapılarını açık tutarsa…

Unutmamalı ki, Puşkin Rusya’nın en önemli aristokrat ailelerinden birinin oğlu. Bu yüzden aristokrat kesime getirdiği bu eleştiriler çok anlamlı…

Zaten, Rus edebiyatının en önemli yazarlarından ve düşünürlerinden biri olan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski de; “Rusya’nın ulusal ideallerinin somutlaştığı kişi, Rusya’nın en büyük şairi, bir peygamber gibi” der onun için. Ve Alexander Sergeyeviç Puşkin’in Rus edebiyatına kazandırdığı en önemli klasik eserlerden biridir bu yüzden Yevgeni Onegin…

Ve şair der ki;
Kim daha fazla seviyorsa seni,
Varsın o yazsın bundan sonrasını…

Alexander Sergeyeviç Puşkin’in açtığı ve “Rus ruhu”nu geri çağıran ve bugünkü Rusya’nın temellerini atan bu düşünsel yolda peşinden birçok yazar gelmiş ve onun düşüncelerinin etkisinde kalmıştır. Mikhail Lermontov, Ivan Gonçarov, Gogol, Dostoyevski, Anton Çehov, Tolstoy ve diğerleri... Hepsi de, kalemlerinin gücü ile bugünkü dünyanın Rusya’sının oluşumuna yol açmışlardır. Hem de o dönemlerde okuma yazma oranının 10% seviyesinde olduğu ama aynı zamanda iki yüz elli edebi türün olduğu bir ülkede…

Rusya, tezatlıklar ülkesi…

Hayatı tezatlıklarla dolu Alexander Sergeyeviç Puşkin de, Rusya’nın ta kendisi…

Yevgeni Onegin ise, hayaller ile gerçeklik arasındaki, idealler ile yaşamın gerçekleri arasındaki çatışmanın şiirsel ifadesi…

Puşkin, İngilizlerin Shakespeare, Almanların Goethe’si gibi kendisine has bir dil yaratıcısı ama o saf Rus dili arayışı içerisinde değil. Onun yaşadığı dönemdeki aristokrat ailelerin hepsinin Fransızca bildiği aşikar. Puşkin de biliyor ama o, Fransızca sözcüklerle Rusça sözcüklerin birleşmesini savunuyor gibi bir tutum içerisinde… Fransızca bilmeseniz bile bu dilin kelimelerinin yan yana geldiğinde oluşan müzikaliteyi dikkatli dinlediğinizde duyabilirsiniz. İşte Puşkin’in dili de, Rusça kelimelerinin müzikal ahengini yakalayan bir dil ve o yüzden de onun eserlerinin müzikallere uyarlanması çok şaşırtıcı değil.

O zaman dans…

Hayatında Yevgeni Onegin ile büyük benzerlikler bulunan usta Rus besteci Pyotr İlyiç Çaykovski’den gelsin o zaman…

Eugene Onegin…

İsme dikkat ettiniz mi? Yarı Fransız yarı Rus… Çaykovski’den Puşkin’in eserinin müzikal yorumu…

Şiir evrenseldir. Konu günümüz dünyasında da, bizde de güncel…

O zaman dans…

Okuyalım ve başlasın kelimeler ruhumuzla dans etmeye…

***

- Yazıyı sesli dinlemek için görsele tıklayın

DİĞER YAZILARI 1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante 01-01-1970 03:00 Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood 01-01-1970 03:00 Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman 01-01-1970 03:00 Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan 01-01-1970 03:00 Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway 01-01-1970 03:00 Goriot Baba / Honore de Balzac 01-01-1970 03:00 Bit Palas / Elif Şafak 01-01-1970 03:00 Sinek Sarayı / Mine G. Kırıkkanat  01-01-1970 03:00 Ev Sahibesi / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Abdülmecit / Hıfzı Topuz 01-01-1970 03:00 Ekmek Arası Keder / Muhammet Çavdar 01-01-1970 03:00 Mucize Dizeler / Gökhan Sağıt 01-01-1970 03:00 Zaman Yolcusunun Düşleri / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Mucizeyi Beklerken / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları / Hulusi Turgut 01-01-1970 03:00 Denizden Gelen Kadın / Henrik Ibsen 01-01-1970 03:00 Vezir Gambiti / Walter Tevis 01-01-1970 03:00 Ağrı Dağı Efsanesi / Yaşar Kemal 01-01-1970 03:00 Açlık / Knut Hamsun 01-01-1970 03:00 Roma Mermer Şehir / Jona Lendering 01-01-1970 03:00 Mahşer / Stephen King 01-01-1970 03:00 Lysistrata / Aristophanes 01-01-1970 03:00 Zemheri Sıcağı / Hüseyin Uyar 01-01-1970 03:00 Yapı Ustası Solness / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban Ördeği / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad 01-01-1970 03:00 Anna Karenina / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Kreutzer Sonat / Lev Nikolayeviç Tolstoy 01-01-1970 03:00 Unutulmuş Zamanların Hikayesi / Bayram S.Taşkın 01-01-1970 03:00 Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter 01-01-1970 03:00 Hayaletler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Hedda Gabler / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Nora, Bir Bebek Evi / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Muhteşem Gatsby / Francis Scott Fitzgerald 01-01-1970 03:00 Genç Werther’in Acıları / Johann Wolfgang Goethe 01-01-1970 03:00 Hayatımın Hikayesi / Giacomo Casanova 01-01-1970 03:00 Bir Halk Düşmanı / Henrik İbsen 01-01-1970 03:00 Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu 01-01-1970 03:00 Kanatsız Kuşlar / Louis de Bernieres 01-01-1970 03:00 Felsefe-i Zenan / Ahmet Mithat Efendi 01-01-1970 03:00 Amak-ı Hayal / Filibeli Ahmet Hilmi 01-01-1970 03:00 Hayvan Mezarlığı / Stephen King 01-01-1970 03:00 Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar 01-01-1970 03:00 Graziella / Alphonse de Lamartine 01-01-1970 03:00 Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa 01-01-1970 03:00 Othello / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Haremde Cinayet / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 92.Saat / Ümmügülsüm Hasyıldırım 01-01-1970 03:00 Aklın Uçuşları - Leonardo Da Vinci / Charles Nicholl 01-01-1970 03:00 Ninatta’nın Bileziği / Ahmet Ümit 01-01-1970 03:00 Anadolu Kokulu Kadınlar / Dilek Tuna Memişoğlu 01-01-1970 03:00 Ketum / Ümit Polat 01-01-1970 03:00 Macbeth / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Bir Derviş’in Hikayesi / Abdulrahim Arslan 01-01-1970 03:00 Oyalı Kase / Ayfer Güney 01-01-1970 03:00 Yakın Koruma / Demet Mannaş Kervan 01-01-1970 03:00 Roma’nın Batısı / John Fante 01-01-1970 03:00 Shinrin Yoku / Hector Garcia - Francesc Miralles 01-01-1970 03:00 Hamlet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Cahit Sıtkı Tarancı / Önder Göçgün 01-01-1970 03:00 Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Kral Oidipus / Sophokles 01-01-1970 03:00 Kürklü Kişi / May Sarton 01-01-1970 03:00 Leyla ile Mecnun / Fuzuli 01-01-1970 03:00 Paul Verlaine / Stefan Zweig 01-01-1970 03:00 Shakespeare’in Dokuz Yaşamı / Graham Holderness 01-01-1970 03:00 Gılgamış Destanı 01-01-1970 03:00 Toza Sor / John Fante 01-01-1970 03:00 Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski 01-01-1970 03:00 Sokrates’in Karısı / Gerald Messadie 01-01-1970 03:00 Geronimo 01-01-1970 03:00 Romeo ve Juliet / William Shakespeare 01-01-1970 03:00 Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Sonsuzluğun Sesleri 01-01-1970 03:00 Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Pinkola Estes 01-01-1970 03:00 Selvi Boylum Al Yazmalım 01-01-1970 03:00 Elveda Saraybosna 01-01-1970 03:00 Amin Maalouf’un “Semerkant”ı 01-01-1970 03:00 Amcanın Düşü / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 01-01-1970 03:00 Ivo Andriç / Drina Köprüsü 01-01-1970 03:00