Dostumla düşünce dünyamdan dökülenleri değerlendirdik yine, her zamanki gibi. Duygulandığını söyler. İnsanları anlamak zorunda mıyız yoksa değil mi? Merak eder. Oysa birkaç dakika önce kültür dünyamıza damgasını vurmuş bir fikir adamı, yazar, kanaat önderinin ifadelerini paylaşmıştı benimle. Ömrü boyunca dört kelime öğrendiğini söylemiş. Sözlük anlamı, yüklenen anlam, niyet ve bakış açısı. Veya yaşanmamış, formüle edilmemiş, edilememiş ne var ki şol dünyada, benden beklenir?
Keşke anlatabilsem…
İsterdim bunu. Aslında deniyorum ama ne anladıklarından emin değilim. Hatta bazen bazılarının anlamadıkları aşikar görülmekte. Hal böyle ise “İnsanları anlamak zorunda değiliz.” sözüne yanlış denilebilir mi?
Zaten yanlış da dememiştik. Sadece şaşırmıştık. Kurduğumuz dengelerin birer birer altüst olması ile sarsılmıştık. Ama öğrenmek için gerekli bir süreçtir bu. Tabii ki niyet ve bakış açısı da önemli. Yine aynı kanaat önderinin ifadeleri ile, yanlış gördüklerimizde de bir hakikat payı vardır. Ancak bunu görebilmek için anlamayı kendimize zorunlu kılmalıyız. Aksi; hüküm verip tanımlayıp, gruplandırıp fanusumuza çekiliyor olmadığımızdan emin olmalı.
Yani her insan haklıdır. Kendisince tabii ki.
Her ne yapıyor olursak olalım, haklılık argümanlarını kolayca üretip önümüze koyar ve öyle ilerleriz. Genelde böyle olur. İstisnası mutlak vardır. Veya niyetimiz samimidir, kesinlikle. Ancak yine aynı kanaat önderinin ifadeleri ile, sonuç çok daha önemli. Bu ifade ile niyetin hiçe sayıldığını düşünmüyorum. Bir şeylerin farklı olmasının gereğine inanıyorsak gönülle, dille, elle tavır belirlemek mümkün. Ancak sadece tavırda kalmaya yeten niyetimizin samimiyetini sorgulamalı. Samimi veya asıl niyet odur ki farklı olması gerektiğine inandıklarımızı gerçeklemek üzere farklı yollar aratmalı, denetmeli. Aksi halde hüküm verip tanımlayıp gruplandırarak fanusumuza çekiliyor olabiliriz.
Bir başka dostum da zamanında hiçbir kimsenin beni anlamak zorunda olmadığını söylemişti. İnsanları anlamak zorunda değiliz, cümlesi ile aynı formatta. Ancak o cümlede nesne ben olduğum için cevap vermemiş ama üzülmüştüm. Eşimizle, çocuklarımızla, anne-babamızla, kardeşlerimizle, arkadaşlarımızla bir sürü problem yaşarken…
Elimizdekilerle mutlu olamayarak tüketim çılgınlığıyla hayatımızı, dünyamızı yiyip bitirirken… İnsanı anlamaya çalışan, gayret eden, deneyen, sürekli formüller, tezler geliştiren ve bunları yaparken bizden destek isteyen, yanlışlanmayı bekleyen birisini anlamak zorunda hissetmemek? Anlaşılır gibi değil. Yoksa insanı anlamak zorunda değil miyiz?
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki hiçbir kimseye, herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak konusunda zorunda olduğu hissettirilmemeli. Çünkü zorunda olduklarımıza karşı bir iç direncimiz var. Ancak özne kendimiz olduğunda sonuç değişir mi? Tepkimiz nasıl olur? Bu soruya verebilecek bir cevabım yok. Bu noktada başka bir kriter daha var. Bilmek ama yapamamak… Zorunda olmadığımıza sığınmak, bu ikilemden kaçış olabilir mi? Zaten ortada yeterince argümanımız var.
Devam edelim. Birkaç soru daha soralım. Bizi yapmaya sevketmeyen bilgi için biliniyor denilebilir mi? Veya bizi bilmede bırakan, gayretimizi tetiklemeyen niyetimiz, hedefimiz ne ola ki?
Yapay zekâ ile birlikte çalışıyoruz. Onun değerlendirmelerini dikkate alıyorum. Burada hatırlatır. Çok fazla soru var. Cevapları verecek misiniz? Aslında bu değerlendirmeyi bir dostum da yapmıştı; Kafamın karışık olduğunu söyler. Cevapsız sorularım varmış. Tüm cevapları vermek zorunda hissetmiyorum. Hele ki herkesin kendisi için bulacağı cevaplar konusunda düşüncemi söylemek istemiyorum. Aslında soru sorarak bir şeylerin masaya yatırılması, eninin boyunun değerlendirilmesi gerektiğine parmak basıyorum. Yine de birlikte anlamlıyız. Bir cevap bulunacak ise hepimiz için, hep birlikte aranmalı…
Bir çok şey söyledik ama insanları anlamak zorunda mıyız yoksa değil miyiz sorusuna henüz cevap bulamadık. Hayrolsun. Arayan bulacaktır. Belki bulmuştur da bulduğu ile yetinmiyordur, daha fazlasını istiyordur. Bulamamış olsa neyi aradığını nereden bilebilir ki…
***
