Benim, dedim bir dostuma. Hemen enaniyetli olmakla nitelendim. Bunu söyleten duygum enaniyet midir gerçekten? Yoksa bu kavrama verdiğimiz anlamlarda farklılıklar mı var? İrdeleyelim. Hepimiz için hep birlikte, mutlu mesut, yaşanılası baharlara yol olsun. Umarım, beklerim.
Enaniyet nedir? Her insanda var mıdır? Olmaması mümkün müdür? Veya kötü müdür? Kötü olan nedir? Sorular, sorular… Herkes kendisi yaşayarak öğreniyor. Diğerlerinin soruları ve cevapları da ne yazık ki bize yol olamıyor. Böyle olmak zorunda mı yoksa tercihlerimizin sonucu mudur yaşadıklarımız? Bilmiyorum.
Enemiz, "ben-sen" farkındalığıdır denebilir. Sahip olmadığımızda diğer bir varlıktan farklı olduğumuzu bilemeyiz. Canlı, cansız, taş, toprak, bitki, hayvan, insan… Onlar, ben değiller. Ben, onlar değilim. Böyle bir duyguya sahip olmasak ne olurdu? Tartışmaya, simüle etmeye gerek yok sanırım. Sahibiz, diyorsak neler yaptırdığına odaklanmak çok daha akıllıca olabilir.
Diğer varlıklarla olan ilişkilerimizde enemiz, enaniyet olarak ortaya çıkabilmekte. Enaniyet en genel anlamıyla diğerlerinden üstün olma isteği, iddiasıdır. Duruma göre gurur, kibir, onur isimlerini alabilmekte. Bilgi üzerinden gidersek doğru olana, "doğru" diyememe gurur, yanlıştan dönememe kibir, bilginin hakkını vermeye çalışmak ise onur olarak isimlendirilebilir.
Peki, doğru ilerliyor muyuz, kontrol edelim. Cansız varlıklar ve bitkiler hakkında bir şeyler söylemek zorlama olabilir. Ama hayvanlar hakkında konuşabiliriz. Onların da enesi var. Korunma, doyma, üreme gibi bir takım güdülerle hareket ediyorlar. Ama insanlar gibi fazlasını isteyerek ve harcayarak dünyayı harap etmiyorlar. Demektir ki insanlarda farklı olan bir özellik daha var. Ene ile hareket eden belki de eneyi yönlendiren. Doyumsuzluk veya sonsuzluğu isteme… Olabilir mi?
Sonsuzluğu isteme… Pek çoklarımız bunu kabul etmiyor. Elindeki ile yetinen ve fazlasını istemeyen insanlar var. Bu, içinde bulunduğu durumu kabullenmek olabilir mi? Her hâlükârda ısrar etmek anlamsız. Onlara rağmen onları tanımlamak gereksiz. Ancak mutlu mesut, güle oynaya, bile isteye dünyamızın perişan edilmesinin sebeplerini bulmalı. Kendimiz için. Ve daha iyisini buluncaya veya yanlışlığı ispat edilinceye kadar elimizdeki formül bu. Doyumsuzuz, bu nedenle farklı yollara girebiliyoruz.
Zenginlik, fakirlik… Veya diğerlerinden bizi bir adım öne çıkaran herhangi bir şey: güç, güzellik, akıl… Açmazlarımız var, çırpınışlarımız, uğraşlarımız. Korkarım ki örnekler vermek konuyu sığlaştırabilir. Bu nedenle, dostların tecrübelerine itimat ile sonsuzluğu tefekküre devam edelim.
Güneşin sahibi olmak… Bu gerçek olsa idi hayatımızda neler değişirdi. Zengini zengin görür müydük, fakiri fakir? Paranın asıl bir değer olmadığını bilen ve gösteren bir insana karşı zenginlik ne anlam ifade edebilir ki? Veya diğerlerinin bizimle hisleri, duyguları nasıl olurdu?
Umarım yanlış anlaşılmıyorumdur. Bahsetmeye çalıştığım şey, uğraşmamak değil. Para veya herhangi bir şey ile kendimizi değerli bilmemek. Aksi halde değerimiz elimizdekilerle ölçülebilir ki bu diğerleriyle rekabete yol açabilir. Rekabetin iki yönü vardır. Ya kendimizi geliştirmeye çalışırız ki bu bir anlamda masumdur ya da muhataplarımızı küçültmeye, yok etmeye. Değerimizi elimizdekiler ile belirlediğimizde üstünlüğümüz için bir kriter bulmakta zorlanmayız. Ama bu bize göredir ve kabul görmeyebilir. Kaos kaçınılmaz son.
Güneşin sahibi olmak bir insan için mümkün değil. Ama "-mış gibi" yaşamak, insanlığın öğrenme yolculuğunda bir aşama gibi görünüyor. Böylece dermansız dertlerimize derman, cevapsız sorularımıza cevap bulunabilir.
Güneşin sahibi olsaydık sanırım bunu söylemeye gerek görmezdik. Çocuklarla oynardık, gökyüzüne balonlar salardık birlikte, uçurtmalar uçururduk. Kendimiz olmak da böyle bir şey değil mi?
Zalimlere hiddetlenirdik tabii ki mazlumlara üzülürdük. Buna rağmen ışığımızdan, ısımızdan herkese faydalandırırdık. Ve insanlar "Güneşin sahibi benim!" deseler, güneşin sahibi "-imiş gibi" yaşasalar hiç rahatsız olmazdık. Çünkü bu tavır insanlığın problemlerinin en temel çözümüdür.
***
