Bugün Türk Cumhuriyetlerindeki elitlerin çoğu ağızlarının sularını akıta akıta büyük bir zevkle Rusça konuşuyor, Rusça düşünüyor ve rüyalarını Rusça görüyor. Bu insanlar, 150 bin askerle Ukrayna’nın kapısına dayanan Rusya’yı haklı görüyor. Yüzyıllar boyunca diğer halkları ezen, işgal eden, sömüren, onlara köle muamelesi eden Rusya bugün kendisine en yakın Slav kardeşini boğmaya hazırlanıyor. Rus medyasında ve sosyal medya ortamlarında sık sık yer alan Türkiye’yi tehdit eden, Istanbul’a atom bombası atmaktan söz eden yazılar, ifadeler ve tehditler, bizim Rusça okuyup yazan elitlerimizi hiçbir şekilde rahatsız etmiyor.
Geçen ay 12 Ocakta tam olayın yıldönümünde yazacaktım, ama Kazakistan’da gelişen olaylar buna fırsat vermedi. 150 yıl öncesinden başlayarak Türkistan’ın her köşesinde ayrı bir katliam gerçekleştiren Rusların bugün tarihte kalmış bile olsa 141 yıl önce nasıl bir kıyım yaptığını hatırlayalım.
12 Ocak, Türkmenistan’daki Göktepe Kalesi’nin düşüşünün 141. yıldönümü, aynı zamanda da Rusların Türkmen yurdunu işgalinin başlangıcı. Kazak steplerini işgal eden Ruslar, Orta Asya’daki Özbek hanlıklarını da kendi himayelerine (denetimlerine) aldıktan sonra gözlerini Türkmen toprağına dikmişlerdi. Ve Türkmenlerin güç merkezi de, içinde yaklaşık 40 bin kişinin yaşadığı Göktepe Kalesi idi.
1881 Ocak’ındaki savaşta, Türkmen tarafında 25 bin, Rus tarafında ise ise 6 bin asker vardı. Türkmenler kılıç, balta, keser, süngü gibi bin yıl önceki savaş aletleriyle silahlanmışken Rusların elinde makineli tüfek, top, barut, bomba gibi modern teçhizat vardı. 23 süren şiddetli çatışmalardan sonra 24. günde kale düştü ve Ruslar katliama başladı. Zira, savaşı yöneten Rus komutan general Skobelyev’in gözünde, Türkmenler, yeryüzünden silinmesi gereken kara bir lekeydi.
Ruslar, kale duvarlarının altına 1160 kg patlayıcı yerleştirerek kaleyi patlattılar. Ve kalenin düşmesinden sonra yaşanan, tam bir katliamdı. 6500 Türkmen askeri kale içinde öldürüldü ve kalenin düşmesinden sonra çöle doğru kaçan sivil halktan 8000 kadar kişi de peşlerinden yetişen Rus askerleri tarafından makineli tüfeklerle taranarak öldürüldü. Rus tarafından ise sadece 669 ölü ve 398 yaralı vardı. Ve 1884 yılına kadar tüm Türkmen toprağı ele geçirildi.
Türkmenler, Rus iç savaşını fırsat bilip 1918’de Cüneyt Han liderliğinde bir kez daha Ruslara karşı ayaklandı, ve Cüneyt Han’ın mücadelesi 1938’de bugünkü Türkmenistan sınırındaki Afgan kasabası Turgundi yakınlarında hayata gözlerini yumana kadar sürdü.
Türkmen hanı’nın vasiyeti şöyle idi: “Ben öldükten sonra cenazemi bir şekilde vatan toprağına gömün, bu mümkün değilse cesedimi Amuderya ırmağına atın, böylece naçiz vücudum bir şekilde vatana kavuşmuş olur.”
Ruslar, ülkesinin bağımsızlığı için son nefesine kadar mücadele veren bu büyük kahramanı, İngiliz ajanı ve hain olarak yaftaladılar. Ve Sovyet döneminde 70 yıl boyunca Türkmenistan’daki okul kitaplarında Cüneyt Han, Türkmen çocuklarına ajan ve hain olarak tanıtıldı ve okutuldu.
Ruslar, yüz yıl içerisinde Türkmenistan Türkmenlerini öylesine bir dönüştürdüler ve mankurtlaştırdılar ki, bugün bağımsızlığın üzerinden 30 yıl geçmesine karşın Türkmenistan’da hâlâ Cüneyt Han’ın itibarı iade edilmediği herhangi bir Türkmen kentinde heykeli de yok. Aksine, Aşkabad’ın meydanlarını, kendisine Arkadağ denmesinden hoşlanan bugünkü Cumhurbaşkanı Berdimuhammedov’un heykelleri süslüyor. Halktan insanlar ve muhalifler ise gizli ev sohbetlerinde kendisinden Haramdağ veya Haramhor (haram yiyici) diye söz ediyorlar.
Göktepe Savunması’nın kahramanları Dıkma Serdar ve Nurberdi Han ve sonraki Türkmen kurtuluş mücadelesinin önderi Cüneyt Han, Afgan ve İran Türkmenleri’nin gönüllerinde yaşamaya devam edecektir. Varsın, Türkmenistan devleti Putin’in çizmelerini parlatmayı sürdürsün.
Göktepe mücahitleri ve Cüneyt Han gibi kahramanların değerini bilmeyenlere, büyük şairimiz Mahtumkulu’nun bir dizesiyle seslenelim: “Adam bolup adam kadrını bilmedik / ondan göre otlap yören mal yağşı”. (İnsan olduğu halde insanın değerini bilmeyen birinden çayırda otlayan bir sığır bile daha iyi)
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Yusuf Sarıkaya
Ahde Vefa
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /2
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Gevher Aktaş Demirkaya
Han Duvarlarında Anadolu
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar