YARIM
gecedir…
suyun sesi duyulur
ta uzaklardan,
taşın üstünde
unutulmuş
eski bir gölge
kalkar gibi
yerinden,
sen anlatırsın
ben dinlerim,
kelimelerin arasına
kurulmuş
ömürlük bir yol olur
suskunluğun;
geçtiğimizde bütün o
yaralı şehirlerden…
ay ışığı vurur
hanın ıssız
avlusuna,
duvarlarda
eprimiş yüzler;
-ah o unuttuğum-
bilmem,
hangi zamandan kalma
yitik bir yolcudur
efkâr,
adımız sayıklanırken
çölün
yorgun uykusunda.
biz yine
gecikmiş oluruz
bir başka sabaha,
atların buğulu
soluğu karışırken
(z)amansız rüzgâra…
iyisi mi
öykülerini de getir(sen)
bir daha,
buluşuruz yine
kapısında
o hanın;
atlılar düşer
önce peşimize
kadifeden yüzlerini
gizlercesine,
saçarak yıldızlarını
kılıçlarının,
günleri de
ilikleyerek
bir diğerine…
öykülerini de getir
gelirken,
demiştim;
burada biteviye akşam
olur
ve
çekide
daha bir
ağırdır güneş;
batarken
sesim
dilimin balçığına…
sudan ellerin senin,
ellerin var ya
hani,
avuçlar
yeşilini
ağaçların,
süzülen ömürdür
artık arasından
parmaklarının,
gün de yitmededir,
siyahta;
kendini…
kadife yüzlü
o atlıların terkisinde
taşarken
kendi zamanımıza
dörtnala;
-heybemizde de
senin o yarım öykülerin-
(s)açılmış buluruz
ufukta
iliklenen günleri,
savrulan;
senin öykünden…
tüm hüznüyle
atlılar
çekilir orda ufkun ardına, kılıçlarında yıldızlar sönmezden önce son kez bakarız ardımızda çürüyen zamana; sen önden, ben peşinden, nereye varırsa
yol…
bil:
anlatılan biraz senin öykündür artık, biraz benim;
biraz da yazılmamış
o
yarım
öykülerin...
***














































