ÖYKÜ YARIŞMASI
Giriş Tarihi : 20-08-2022 01:03

Büyük Yolculuk

Yazan: Nezihat Keret - BÜYÜK YOLCULUK - Truva Edebiyat Dergisi 5. Öykü Yarışmasına katılan öykü.

Büyük Yolculuk

BÜYÜK YOLCULUK 

Dere yatağına birikmiş toprak misali yılgındı. Cansız bir hikâyenin içinden çıkalı uzun cümleler geçmemişti. Hüzün çöreklenmiş sırtıyla yastığa dayandı. Buğulu camların ardındaki manzara değildi derdi. Onca kalabalığın içinde aslında kimse yoktu, kuru yapraklardan başka. Hava yağdı yağacak.

Dezenfektan kokusu ile karışmış limon kolonyası beyaz çarşaflara doğru kesif kesif yayılırken, muhtemel fırtınanın sesi de pencereden sızacak bir boşluğu aramaktaydı. Ağrıyan başına eşlik eden takatsizliğine rağmen, yıllardır buradaymış gibi yosun tuttuğu bu duvarlardan süzülüp mor nehirlere kavuşabilecek miydi?   

Yara bere içindeki bir yaprağa dalmıştı, hizmetli içeri girdiğinde. Masayı, yemeğini rahat yiyebileceği şekilde ayarlayarak tepsiyi bırakmış ve konuşmadan hızla odadan çıkmıştı. Zor da olsa, çorbadan bir kaşık aldı almasına ama bulantısı çoktan harekete geçmişti. Kaşığı hemen geri bırakıp yemekten vazgeçti. Tekrar dışarıya doğru çevirdi bakışlarını. Sonbaharın masum yapraklarla oyunuydu, devam eden. 

Ah o savruluşlar, istemsiz uğurlanışlar…

Seslenmek istedi her birine gür haykırışlarla; “Durun gitmeyin, gitmeyin…” Ancak, kusurluycasına savrulmaktan kurtulamıyorlardı. “Vedaları sevmem ki ben.” diyebildi, sol eliyle hafifçe başındaki sargısına dokunurken. Hissettiği sadece cansızlık emareleriydi? Var eden ve yaşayan hisler olmadığı kesindi! Deli dolu gençliği ile birlikte hayalleri de şu savrulup giden yapraklar arasında mıydı? Baktı, baktı... Dur durak bilmeden damarlarında ilerleyen keskin mızrak, daha kaç veda yaşatacak diye düşünürken, o sırada yaralı yaprak cılız bedeniyle soğuk bir taşın üzerine düşmekteydi. 

Eskidendi çok eskiden diye başlayan sözler, onu bilinmeze sürükleyen ve geri dönüşsüz tahribatları için yazılacaktı bundan sonra. Evet, evet kesin öyleydi. Zorluklarla sınanma başka formlarla karşısına çıkacak ve yeni hali hep eskisinden daha kısa ömürlü olacaktı. Saatler süren kara kalem çalışmaları, onlar da unutulacak kadar tozlaşacaktı. Ya yılın her mart ayında Üzüm Çarşısı’na saklı gidişleri. Ya diğer tutkuları… 

Üşüdü. Ürperdi. Korktu. 

Doktoru asistanlarıyla birlikte muayene için odaya geldiğinde, saatin kaç olduğunu önemsemeyecek kadar zaman kavramının yitikliğindeydi. Hastasına şöyle bir baktı ve her zamankinden farklı olmayan bir ses tonuyla; “Tabaklara yine dokunulmamış. Buradan çıkmaya niyetiniz yok sanırım Arzu Hanım.” dedi. Çağlayı andıran gözleri, son aylarda hayatı hep bulanık görmüş ve biriken hoyrat yorgunluğu, belki de bir narkozla çekip gitmek istemişti. Bu söz, onu ana döndürdü. Saate baktı, ikiye geliyordu. “Ağrılarım hafifleyince yiyeceğim doktor bey.” diye yanıtladı. Asıl merak ettiği, ağrılardan ziyade operasyon sonucu idi. Duyacağı yanıt, canını yakar endişesiyle cesaret edip soramadı. “Bu süreçler çok normal, zamanla onlar da geçecek. Sizin kendinizi iyi hissedebilmeniz için zoraki de olsa yemeniz gerekiyor.” cümlesinin ardından doktoruyla göz göze geldi, teşekkür etti.  

Zeki Bey, konuşmayı tamamlamak istercesine; “Lütfen, pansumanı yenileyip ağrı kesici yapalım.” diyerek hemşireye döndü. “Tamam hocam” yanıtını alır almaz, asistanlarıyla birlikte odadan ayrıldı. Rutin tedavinin yapılması yaklaşık on dakika sürdü. O an kendini ne kadar sıktığının farkında bile değildi Arzu. İçindeki ürpertileri durduramıyordu.

Hemşireden ışığı açmasını rica etti. “Neden hâlâ gelmedin abla. Yanımda olsaydın, hiç değilse sen söylerdin gerçeği.” diye iç geçirirken, hemşire o sırada odadan çıkmaktaydı. Serumla birlikte vücuduna yayılan ilacın etkisiyle kapanmakta olan kirpiklerinin ucunda asılı kalan solgun yapraklar, düşmemek için direniyordu. Ama uzun sürmedi onların uğurlanışları da...

Asansör sırasını beklemeyip merdivenleri kullanan Oya, nefes nefese 710 numaralı odaya doğru yürüdü. Müjdeli bir haber taşıyan güvercin heyecanıyla kapıyı açar açmaz, “Ben geldim, sevgi yumağım.” diye seslendi. Evet, o koşulsuz şartsız onun sevgi yumağıydı. Bazen kızı bazen bebeği bazen arkadaşı bazen sırdaşı gibi gördüğü ve kucakladığı… Ancak, el değmemiş tabaklar karşıladı onu. Değil hastane, evdeki yemekleri dahi seçen kardeşinin iştahsızlığını çok iyi bildiği için ona elleriyle yaptığı yoğurttan getirmişti. Kardeşinin uyuduğunu görünce, parmaklarının ucunda dolaba doğru yaklaştı, yoğurdu bıraktı. Yatağın yanındaki koltuğa usulca oturup onu izlemeye koyuldu. İğneden hep korkardı. Kolundaki intrakete bakarken kısık bir radyo sesiyle; “Her bakışıyla yüreklere nar düşüren, güneşi gülüşüne sığdıran sevgi yumağım, nasıl da derin uyuyor.” diye mırıldandı. 

Aralarında kimsenin çözemeyeceği bir anlam bütünlüğü vardı. Bu bir nevi zamanla gelişen hissi zenginlikti. Henüz bir ve on altı yaşında olan iki çocuğun, elim bir patlamada annesiyle babasını kaybetmiş olması ve o günden sonra hiç ayrılmamaları, bunun somut açıklamasıydı. Hayattan beklentileri çok farklı olsa da hatta aynı zevklere ve düşüncelere sahip olmasalar da mutlaka bir denge bulurlardı. Erken yaşta olgunlaşmak zorunda kalan bir abla olarak kardeşini mutlu etme uğruna yaptığı fedakârlıklar, aralarındaki müthiş ahenkte oldukça etkiliydi.

Kardeşinin her sıkıntılı anında bir telefonu yeterdi, iş ve mecburi haller dışında neredeyse hiç yalnız bırakmazdı onu. En civcivli anında, elinden sürükleyip az mı götürmüştü Ortaköy’e. Kahvenin taştığı yerde az çok aranır mı, hele bir de anılar düşmüşse manası derin telvelere. Bir zerrecik dâhi zenginlikti, iki dünyanın birleşip tek yürek olduğu yerde. Onlar daima tek yürek olarak hayata tutunmuşlardı. Her anlamda hayatı paylaştıkları ve birbirlerini tamamladıkları aşikardı. Nasıl olmuştu da, gözünün önünde mum çiçeği gibi solup gitmesine izin vermişti? Nasıl, nasıl? 

“Birbirimizi tanımlamaktan çok öteyiz, tanıyoruz ve anlıyoruz.” dediği kardeşine yalan mı söylemişti. Kendisine çok kızdı, onu anladığını düşünürken neden fark edememişti bu hastalığı? Suçluluk duygusuyla kalbindeki yangınları nasıl söndüreceğini bilmiyordu. Muhakeme yeteneğini kaybetmiş gibi zihni sürekli hesap soruyordu; “Ah! Ah! Peşimden sürüklemeseydim bu şehre, farklı olur muydu? Farklı olur muydu her şey?” 

Karmakarışıktı Oya’nın içindeki bilinmeyenler, bir denklemin içine düşmüş gibiydi adeta. Halbuki ayakları yere sağlam basan, kararlı ve kendinden emin biri olmuştu bugüne kadar. Belirsizlikler içini kemirecekti, canını acıtacaktı şüphe yoktu. Daha kaç mertebesi vardı kederin, ömür denilen şu fani sahnede! Geride kalan basamaklara dönüp bakarcasına daldı maziye. Emin olduğu iki şeyi anımsadı: onu asla yalnız bırakmadığı, yaslarını belli etmediği gerçeğini. 

Beynindeki hırpalayıcı ve sürekli tekrar eden sesler manasızlık süzgecinden geçerek ürkütücü bir türbülansa dönüşmekte ve kalbini esir almak üzereydiler. Bulutlar ise ağızlarına kadar dolulukla, hüzün çemberinin içine sıkışıp kalmışlardı. Yüzüne çarpmış gibi hissettiği dolu tanecikleri aslında atmosfere yayılan düğümlenmiş sebeplerdi ve ona her şeyin ne denli karmaşık olduğunu tokatlarcasına yineliyorlardı. Ramak kalan sepken, belki de her şeyi hafifletebilirdi. Boynuna doladığı ipek şal, rüzgârın etkisiyle dört bir yana dağılmak üzereyken, alnındaki terler sessizliğin sesini çoğaltan garip bir muammadaydı. Tıpkı ruhu gibi.

Islanmak iyi gelebilir diye düşündü. Arzu hâlâ uyuyordu. Şakır şakır yağan yağmura aldırmaksızın odadan fırladı ve kendini hastanenin karşısındaki yarı karanlık sokaklara attı. Bu bir ceza mıydı hak ettiği ya da bir direniş miydi kabullenemediği? Bitap bir halde, dar ve rutubetli çıkmaz sokağın yarattığı loşluğa doğru koştu, koştu. Kambur evleriyle Rüzgâr Gülü çıkmazındaydı. Ne bir gören vardı çaresizliğini ne de duyan. Notası bozuk bir şarkının nağmelerini andırıyordu duyguları, doğanın hızlı devinimiyle yarışırcasına. Öyle ya, daha birkaç gün evvelinde günlük güneşlikti. Şimdi ruhunu kurutup geçen şimşekler çakıyordu. Sütten yeni kesilmiş bir bebeğin avazıyla bağırmak istedi. Bağırdı da: 

- Keşke, keşke, keşke.

Üçüncü keşkeyi haykırırken gücü çekildi ve bir yere tutunma ihtiyacı hissetti. Yağmurla ıslanmış gri perçemlerinin arasından eğri büğrü bir evin duvarına iliştirilmiş harfleri gördü; 

- Yok mu ya şöyle güzel bir yalan, inanalım!

Bu bir tesadüf müydü, yoksa ayrık bir hayatın çığlıkları mıydı? Tekrar okudu; “Yok mu ya şöyle güzel bir yalan, inanalım!” Hayır, hayır bu onun ihtiyacı olan şeydi. Merhem olacaksa yalan kötü değildi ki. Bu rastlantı da bir tesadüf olamazdı. Bir yalandı bulması gereken, kendini bu cezadan kurtaracak ya da bu direnişten vazgeçirecek. Tek bir yalan. Peki neydi bu? Adımlarını tekrar hastaneye doğru çevirdi. Islanmıştı hiç olmadığı kadar. Ya ruhu! Kurak, kupkuraktı. Hangi hatıra, uzun soluklu serinletebilirdi ruhundaki çoraklığı. Düşünmeli ve hatırlamalıydı hepsini teker teker gözden geçirerek. Azıcık da olsa söndürürdü belki anılar, yüreğinin yangınlarını ve yaklaştırırdı onu aradığı yalana. 

Sessizce odaya girdi. Dolaptan getirdiği yedek kıyafetleri alarak banyoya geçti. Üstündeki ıslakları el çantasında sakladı. Kardeşinin üzerindeki pike neredeyse yere kaymak üzereyken tuttu, düzeltti.

Neyse ki uyanmadı. Koltuğa oturup süzülen gözyaşlarını sildi. Görmesini ister miydi? Hayır, asla! Her ne kadar zihninde müphem korkular olsa da, her zamanki gibi davranmalıydı. Soğukkanlı ama sıcak, olgun ama çocuksu. 

“Ah güzellik, bir an önce iyileş, yine gidelim Adalar’a" derken, kardeşi hafifçe kıpırdandı kıvranır bir halde. Bir gün, Adaların müdavimi martılarla kıyıda konuşurken kulak misafiri olduğu ve ona her şeyi unutturacak kadar anlam yüklediği sözlerini anımsadı birden. “Evet, evet işte bu!” diyerek sevindi. Nihayet, bulmuştu aradığı yalanı. Tutunmak istedi ona. Fakat ne kadar sağlam olduğunu sorgulamaktan da alıkoyamadı kendini. Gücünü sorguladı evvela. Arzu ondan çok daha güçlüydü, kesin. Zira onun tek başına mücadele ettiklerine, dayanabilir miydi kendisi olsa. Ne denli yıprandığını göremediği bu zorlu süreçte, o güçlü kalabilmişti. Dağlara serpilmiş çiçekler gibi gördüğü sevgi yumağının, sadece hoş kokular ve muhteşem renklerden ibaret olduğunu düşünürken meğer onu hayata bağlayan köklerinde ne acı tatlar vardı. Ne yazık ki bunları fark edememişti. Onu geçmişten uzaklaştırmakla, hayata tutundurmak arasında verdiği zorlu mücadelede hem eksik kalmıştı, hem de hatalı. 

Sımsıkı sarılmak istedi ona, tıpkı o korkunç gecedeki gibi. Annesini hatırlatan lavanta kokulu toprakları geride bırakmak zor olmamıştı da, onu uğursuzluklardan koruyacağına dair verdiği sözü tutamamıştı. Gökyüzüne baktı, hava hâlâ kasvetli ve soğuktu ama kardeşi yaşıyordu. Ellerini tuttu, sıcaklığını yüreğinde hissederken biraz ferahladı. Eğer ona daha sıkı kenetlenirse, zamanı geri getiremese de her şey daha dayanılır olabilirdi. Her ne olursa olsun, umudunu hiç yitirmez ve ona sarılmaktan asla vazgeçmezse devam edebilirdi. Etmeliydi. Ama öncesinde bir veda vardı. İlk ve son seçimine…   

Acele etmeliydi. Yokluğun yıldönümü olan, 16 Kasım’a bir hafta kalmıştı. Yıllar önce yapması gerekeni yapacaktı. Korkularını ve yüreğine sığmayan ne varsa uğurlayarak mor nehirlerin rayihasına bırakacaktı. Sonra, el ele Üzüm Çarşısındaki bağrı yanık dükkâna gideceklerdi. Omuzlarının her şeyi sırtlandığı o yere…

Esrik bir fırtınanın sürükleyici gücüne tutunmuşçasına inanacak kadar güzel bir yalandı; “Büyük Yolculuk.”

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi