Düşer en ağır gölge, insanın en temiz niyetine. Ne acı bir sızı verir, yanlış anlaşılmak gönlüne. Kalbini avucuna koyarsın da bir hançer gibi geri çevirirler sana. Kırılır kolun kanadın, yorgunluk dökülüverir bedenine. Vurulan o yanlış etiket bir leke gibi yapışır üzerine. Çırpındıkça batarsın, battıkça anlatırsın. Ancak o çıkmaz döngüyü daha da sarsarsın.
Gömülür insan kendi içine, taşır koca bir kıyameti yüreğinde. Hakikatin o yalın, o berrak ışığı dururken ortada; körleşmiş gözlerin karartısına kurban edilir halis duyguların. Sızlar ruhun. O gizli kırılmayı kimse duymaz. Taşınmaz ağırdır yükün.
Sadece bir haksızlık değildir bu; bir gönlün, kendi içindeki en gizli duygularının yağmalanmasıdır. Kaç gece bölünür uykular sinsi bir sızıyla? Kaç defa boğulur insan kendi nefesinde? Kimse bilmez o odalarda dökülen sessiz gözyaşının ağırlığını, güvendiği dağlara karların yağışını... Tipide kalmış bir çocuk gibi titrer için.
Bütün dünyayı kucaklayacak kadar geniş olan o yürek, sığmaz olur kendi göğsüne; dikiş yerlerinden patlar içindeki o devasa hüznün nehri. Öyle bir kırılmadır ki bu; ne çığlık atabilirsin ne ağlayabilirsin doyasıya… Sadece durursun bir başına, içinin viraneliğine bakıp yutkunursun da yutkunursun.
Kırılan gönül, zamanla bir mabet gibi sessizleşir. Kalabalıkların arasında yürürsün de adımların ancak kendi içindeki çölde iz bırakır. Menfaat uğruna zalime boyun eğen ve yalana, riyaya meyleden çıkarcılara karşı dik, asil ve lekesiz duruşun imzan olur. Yanlış anlaşılmanın ve haksızlığın karşısındaki dürüstlüğün omurgandır.
Bu yenilgiye değil, muazzam bir direnişe dönüşür. Haksızlık, güvenin kumaşına sıkılmış bir kurşun gibidir; sökük tutmaz, dikiş tutmaz. İnsan, üzerine atılan o lekeyi temizlemeye çalıştıkça anlar ki masumiyet, bağıran bir ses değil, mahzun ama dimdik duran bir bakıştır. İnsan, en çok güvendiği limanların dalgasında boğulurmuş meğer...
Yüreğindeki sancı, camın çatlaması gibi narin ve geri dönüşsüzdür. Ses çıkarmaz çoğu zaman ama o çatlağın arasından sızan rüzgâr, içindeki bütün umut ışığını birer birer söndürüverir. Bilirsin ki anlatmak istediğin şey karşındakinin anladığı kadardır.
Ağzından çıkan her söz, rüzgâra savrulan tozdan ibarettir.
İşte tam da bu yüzden çekilmez olur sahteliğin kokusu! Tiksinir ruh; yalana bürünmüş gülücüklerden, ikiyüzlülüğün o sinsi maskesinden, menfaat için eğilen o bükülmüş boyunlardan! Tahammülü yoktur asil bir yüreğin yalakalığın maskaralığına. Eğilmektense kırılmayı, incinip kenarda durmayı yeğler de yine de satmaz onurunu üç kuruşluk alkışlara. Ne bükülür sahte tahtların önünde ne de susar hakikatin yalın kılıcı karşısında. Çirkinleşen dünyanın ortasında dimdik durmaktır onun tek suçu, maskesiz gezmektir bu maskeli baloda.
Oysa haykırmak ister ruh, yırtmak ister gecelemiş bu sessizliği! “Bakın.” demek ister, “Görün içimdeki o lekesiz aynayı!” Eğilmez hakikat, bükülmez fakat kanar işte, ılık ılık kanar en derinden. Bağırsa ne fayda duymak istemeyen kulaklara çarparak geri döner kendi sesi. Bir duvar olur kelimeler, hapseder insanı kendi hakikatine.
Yine de direnir ruh, teslim olmaz o haksız hükme. Savurur içindeki fırtınayı, yıkar geçer sahte yargıların kalesini. Çünkü bilir, en koyu karanlık bile bir kıvılcımla aydınlanır. Susuşu bile bir haykırıştır artık kâinatı çınlatan bir çığlık.
Varsın anlayan olmasın, varsın yanlış bilsin seni tüm gözler. Bir gün düşer elbet o ağır perde, soyunur hakikat üzerindeki yalan kisveleri. Çünkü aşikârdır, "Güneş balçıkla sıvanamaz." İşte o an, sükûtun gururu kalır geriye; bir de o imzasız yaraların, ruhu çelikleştiren o asil izi…
***
