Çok eskiden, ben çocukken şehrimin kışları pek sert geçerdi.
Gündüzü ayrı ayaz, gecesi dondururdu.
Kar günlerce kalkmazdı sokaklardan.
Yokuşlu tepelerden poşetlerle, leğenlerle kayardık.
Sabah çocuklar rahat gitsin diye yollara soba külleri dökülürdü.
Etrafımız kar, içimize işleyen bir soğuk, okul yollarına düşerdik dizi dizi.
Teneffüslerde kartopu oynar, paçalarımız, eldivenlerimiz ıslanır; ellerimiz, burunlarımız buz keser, okul sobasının başında yer kapmak için yarışırdık.
Hatta böyle bir yarışta naylon karışımlı siyah önlüğümü yakmışlığım, üzüntüden ağlamışlığım vardır.
Benim şehrimin kışları gerçekten kış gibi geçerdi çocukluğumda.
Kar günlerce kalkmazdı topraktan.
Çatılardan buzlar sarkardı.
Ucunu koparıp emerdik şeker gibi.
Önemli işler hep kışın ardındaki bahara saklanırdı; düğünler, nişanlar, ev taşımalar.
Haberlerin ardından verilen hava raporları merakla beklenirdi.
Sobalı evler çoktu o vakitler.
Kış demek biraz da havada kömür kokusu demekti.
Yokluk demekti, çaresizlik demekti, donan su boruları demekti.
Her şeye rağmen o çilenin içinde bile gülümseyip hayata tutunmaktı aslolan.
Kış demek sıcak yaz günlerini özlemekti.
Biz büyüdükçe mevsimler de değişmeye başladı.
İlkin hissetmiyorduk sanki, iklim değişikliği deniyordu, kuraklık deniyordu okuyup geçiyor, günlük işlerimize dalıyorduk.
Kış gününde bahar havası yaşamaya, yağmur damlaları daha az düşmeye, göller kurumaya başlayınca biraz biraz “Ne oluyor?" demeye başladık ama daha tam da farkında değiliz kanımca.
Şimdiye kadar bol bol yağması gereken kar ve yağmur yeterince yağmadı.
Topraklarımız kar hasreti çekiyor.
“Hani ya, niye yağmıyor bu kar? Ne olacak böyle? kuraklık olacak böyle giderse” telaşlarımızın ardından neyse ki dün Ankara’ya kar geldi.
Hepimizde bir sevinç bir telaş.
Kapıda pencerede karı izliyoruz, çekimler yapıyoruz.
Başka illerimizde de kar manzaraları geliyor.
İçimizde bir sevinç, bir heyecan…
Sabah ben de heyecanla çıkıp yürüdüm temiz havada.
İyi geldi.
Biraz daha yağsa da topraklarımız suya doysa.
Kışları kış gibi yaşasak.
Her şey eskiden olduğu gibi normal akışında gitse.
Ağzımızın tadı, gönlümüzün huzuru geri gelse…
Dilek Tuna Memişoğlu
Üzgünüz İstanbul
Hilmi Yavuz
Yalan Üzerine Bir Deneme
Şükrü Doruk
Oyalı Kâse Romanı Işığında Tesbitler
Sedat İlhan
Yeni İşim /2
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 28 / Yedi Diyar Yedi Savaş
Musa Aşkın
Veda Edebilmeyi Bilmek
Ebru Bozcuk
Yılkı Atları
Ahmet Furkan Demir
Teknofest Güneydoğu
Hüseyin Uyar
Distopya
Serhan Poyraz
Kırmızı Pazartesi / Gabrıel Garcıa Marquez
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bütün Mesele
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Suna Türkmen Güngör
Bugün de Buradayım
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Hakan Cucunel
Avrupa Düşünce Dünyasına Bir Bakış
Deniz İmre
Normali Neden Kutsuyoruz
Nevin Bahtişen
Yarım Kalan ve Ufuktaki Düşler
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar