"İyilik bulaşıcıdır." biliriz dillere dolanan bir ezberle. Ne ironidir ki sokağın ortasında birbirine teğet geçen hayatlarımızın tenine en çok bulaşan paslı bir yalnızlık. Sitemimiz kime? Komşuya mı, zamana mı, devranı böyle döndürenlere mi? Yoksa dönüp de kendi aynasına bakmaya korkan bu yorgun surete mi?
Aslında hepimiz, kendi içimizin kuytularında kaybolmuş birer acemi dervişiz. İyiliği dillerde gezdiren ama sıra kalpten vermeye geldiğinde kapılarını sımsıkı kilitleyen aslını inkâr edenleriz. Bu varsayıma gelmek acıtır içimi. Gözümde hüzün, gönlümde kırıklık, duygularım yalnız. Oysa tebessüm tanımadığın bir yüzden bile olsa gülümsetir insanı. Sadakadır çünkü, bulaşıcıdır. Yeter ki o tebessüm yerleşsin yüzümüze. Heyhat!
Şimdi sokaklarımızda koca koca apartmanlar yükseliyor; her daire bir kale, her insan bir ada. Oysa duvarlar kalınlaştıkça gönüller arasındaki mesafeler açılıyor. Eskiden bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardı; şimdi kırk yıllık ömürler, kül olup gidiyor bir kibrit çöpünün alevinde.
Tahammülsüzlük dediğimiz o görünmez canavar, en mukaddes bağların arasına sızdı bir kere. Sabır, unuttuğumuz eski bir lügat kelimesi artık. Kimse kimsenin rüzgârına sığınmıyor; herkes kendi fırtınasında boğulmayı marifet sayıyor.
Seyrederken dağılan aile tablolarını, büyük bir utanç kaplıyor yüzümü. Hakk’ın emanetine sahip çıkamamanın ıstırabı kaplıyor ruhumu. Rüzgârda eğilen kökünü derine salan o ulu çınarlar nerede? Şimdi her şey camdan, her şey kırılgan. En ufak bir esintide tuzla buz oluyor taçsız krallıklar.
"Ben" demek "biz" demenin o kutsal sesini boğdu. Hâlbuki kutsal kitabımız Kur’an da bile Allahutaala, bazı ayetler dışında “ben” dememiş. Hep “biz” kelimesini kullanmış. Sadece Rahman, Rahîm, Vehhâb gibi doğrudan tek bir ismin hususi ikramı veya emri söz konusu olduğunda “ben” kelimesini kullanırken; kullarına olan rahmetini, yakınlığını ve şahsi şefkatini en mükemmel şekilde kalplere ve akıllara ders verirken biz hangi duyguyla “ben” diyoruz düşünmeden edemiyorum. Bu ince detayı fark etmek için ilk emre uyup okumak gerek. Gözdeki perdeleri kaldırmak gerek. Bir haklı çıkma yarışıdır gidiyor; oysa kimse kimsenin yarasını sarmaya niyetli değil. Herkes en haklı herkes en mağdur. Zavallı!
Ve boşanmalar...
Gönle vuran en keskin, en sancılı hüznü orası taşıyor. İki insanın yıllar önce birbirinin gözlerinde cenneti ararken gün gelip aynı masada iki yabancıya dönüşmesi... Ne acı bir imtihan. Ortada kalan yavrular ve o boynu bükük hatıralar... "Biz" olmaktan vazgeçip apar topar "ben"liğe sığınan ruhlar...
Bir seminerde Senai Demirci’den dinlemiştim: “Her boşanmada arşıâlâda deprem yaşar. Bu da Allah’ın hiç sevmediği bir olaydır.” demişti. Hani nerede o bilinç! Çabalamanın o ağır ama onurlu yükünü taşımaktan kaçıyoruz artık. Gitmek, kalmaktan daha kolay geliyor, çünkü kestirme yolların tembelliği sarmış ruhumuzu. Yaratılanı sevemedik, sevdiremedik Yaradan’dan ötürü. “Yuva” kelimesinin içi boşalınca yalnızlığın mahkûmu oluyoruz.
Artık anneler, babalar: “Kızım, oğlum; yuvana sahip çık. Yalnız taş duvar olmaz. Yuva demek huzur demektir. Güven içinde temelini atacak, saygı çerçevesinde sevgiyle doyurup hoşgörüyle kuşatacaksın ki mutlu olasın.” demiyor. “Soframın artıkları seni doyurur, altın bileziğin kolunda sakın boyun eğme; baktın olmuyor, vur kapıyı çık gel. Ardında biz varız.” diyen ebeveynler mi suçlu; aldatmaları, yalanları, boşanmaları konu alan dizileri reyting alıyor diye yayında bırakan yapımcılar mı bilemiyorum. Sıradanlaşan yozlaşmış ahlakın tokadı mı? Oysa eskiden kızlara “Buradan gelinlikle çıkıyorsun, vardığın yerden de kefenle çıkarsın inşallah! ” derlerdi anne babalar. Oğullara da “O sana önce Allah’ın sonra bizim emanetimiz. Karına, yuvana sahip çıkacaksın. Onu baş tacı edeceksin!” derlerdi ebeveynler.
Hani derler ya "İyilik bulaşıcıdır." diye bulaşsın tüm yüreklere. Mutlu yuvası olanların huzuru bulaşsın; sokakta doğum günü için insanları tartıp pasta almak isteyen çocuğa uzanan yardım eli bulaşsın; yolda yürürken tebessüm eden teyzeye minnetle bakan yolcuya bulaşsın. Otobüslerde yer veren çocuğa, o çocuğu kendi evladı gibi gören yaşlıya bulaşsın. Karşıdan karşıya geçmeye çalışan asalıya yardım eden gence, hasta ve kimsesiz teyzeye bir kap çorba götüren komşuya, kimsesiz yavruya ana şefkatiyle yaklaşan bakıcıya bulaşsın. Bulaşsın ki dünyada çiçekler, güller, güzellikler açsın.
İyilik bulaşıcıdır. Doğrudur, belki bir gün hakikaten bulaşır ruhumuza. Bulaşmalı da. Tebessüm eden bir insanın ruhumuza verdiği huzur hangi mal mülkte var ki? Huzurlu yuvalarda büyüyen mutlu çocukların olduğu sevgi dolu bir dünya için iyilik bulaşsın!
Ama korkarım ki bu gidişle, ne merhamet kalacak geriye ne de o eski evlerin sıcaklığı.
Önce kendi içimizdeki o buzdan heykelleri eritmediğimiz sürece, dile dolanan her güzel söz, boğazımızda düğümlenip kalmaya mahkûmdur.
İyilik bulaşıcıdır. Yeter ki ilk adımı atmayı başarabilelim.
***
