DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Mine Çağlıyan
Mine Çağlıyan
Giriş Tarihi : 23-08-2026 01:34

Sonsuzluğun Frekansı -20 / Gölge Güçlerin Yükselişi

"Yeni gelenle ordu büyüyor ve güçleniyordu ama hala afyalarla nasıl mücadele edeceklerini bilmiyorlardı. Ve nedense altın kartallar bu konuya kayıtsız kalmışlardı."

SONSUZLIĞUN FREKANSI / GÖLGE          GÜÇLERİN YÜKSELİŞİ 

4. BÖLÜM

YANGİLER 
BOLESLAV

Boleslav, gökdelenin çatısından bomboş sokaklara bakıyordu. İki gün içinde Dünya’yı avucunun içine almıştı. Yakaladıkları her bir lider, asker, polis ve büyük-küçük her bir yönetici acımasızca yok edilmiş; sağ kalan insanlar ise ne olup bittiğini anlayamadan oldukları yerde tutsak edilmişlerdi. Hem de olabilecek en acımasız şekliyle…

Güneş ışıkları artık yeryüzüne ulaşamıyordu. Bulutlar birleşerek yoğun bir kütleye dönüşmüş ve bu kütle atmosferi olduğu gibi sarmalayan aşılmaz bir kalkan gibi gökyüzünüsiyaha boyamıştı. Rüzgâr tamamen kesilmişti ve oksijen seviyesi sınırdaydı. Dünyanın her yeri artık bulutların altında çığlık çığlığa uçan afyaların hakimiyetindeydi. İnsanlar onların insafına ve kontrolüne bırakılmışlardı. Afyalar, tüm zihinlere sızmış ve korku dolu illüzyonlar yaratmaya başlamışlardı. İnsanların hangi kâbusu yaşadıklarını kimse bilemezdi, en kötüsü de bu kâbuslardan uyanmanın mümkün olmamasıydı ve çekilen acı sınırsızdı. Hastalar, yaşlılar ve kalbi dayanamayanlar bir süre sonra uykularında ölmeye başlamışlardı.

Bunların hiçbiri Boleslav’ın umurunda olmayacaktı. Sonunda kavuşacağı Emon, kendisine itaat eden çocukları ve Dünya’ya hükmetmenin verdiği güç duygusu her şeyin üstünde olabilirdi. Eğer Yula’nın yüzü geri gelmemiş olsaydı… Yula artık gülümsemiyor ve acı çekiyor gibi görünüyordu ama yine de Boleslav’a bakan gözlerinde yargı ya da kızgınlık yoktu. Öyle olsa daha kolay olurdu her şey. Kendi kendine, “Emon gelince iyi olacağım, her şey düzelecek.” diye tekrarlayıp duruyordu ama varlığının özü onu uyarmaya devam ediyordu. Gücü en tepedeyken ışığı solmaya başlamıştı.           
Boleslav, istilanın ikinci gününe bedenindeki değişimle uyanmıştı. Önce ellerindeki kalın, siyah damarları fark etmişti. Bu damarlar, yukarı; kollarına ve oradan omuzlarına kadar devam ediyordu.

Aynaya baktığında yüzünün de aynı durumda olduğunu görmüştü. Sorun yalnızca yüzünü ve tüm bedeninini kaplayan siyah damarlar değildi. Güzel mavi gözleri ve saçlarıda simsiyahtı. Korkunç görünüyordu sanki bir canavar suretine bürünmüştü. Kendi öz benliği ise onu tamamen yok etmeye çalışan bu varlıkla mücadele ediyor gibiydi. Boleslav, damarları yok etmek ve eski haline dönmek için her şeyi denemiş fakat denediği her büyü korkunç acılar çekmesine neden olmaktan başka bir işe yaramamıştı.

Sonunda durumu kabullenmiş ve içindeki mücadele devam ederken Emon geldiğinde bunların hepsinin düzeleceğine inanmayı seçmişti. Fakat ne zaman yaşayacağı güzel geleceği hayal etmeye çalışsa tek gördüğü şey karanlıktı ve Yula’nın yüzü...

POLONEZKÖY

Gözlerinin alıştığı manzarayla alakası olmayan, suyu çekilmiş gibi kupkuru ve yeşili yok olmaya yüz tutmuş ormana vardıklarında hepsinin nutku tutulmuştu. Hem şaman hem büyücü yaşlıları, kuru toprağın üzerine oldukları yere çöküp kalmışlardı. Dünyayı saran karanlık enerji, havadan ve topraktan iliklerine işliyordu. Gökyüzü gibi ruhları da kararmıştı. Yaşam, tüm dünyada yavaş yavaş emiliyor ve yok oluyordu sanki.

“İnsanlar uyuyorlar ama zihinleri acı çekiyor. Afyaların işi bu!” dedi Vala. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Oğlu Şihab ve kocası Ahi’yi kurtarmak için buraya gelmeyi o istemişti ve Korya dahil hiçbiri ona itiraz etmemişti. Aslında hepsi neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmek istemişlerdi. 

“Çok kalamayız. Yaşlılar iyi değil! Gidelim.” dedi Mete biraz sonra. Kimse ona cevap vermedi ama yavaş yavaş bir araya toplanmaya başladılar. Hızla yaklaşan kanat seslerini duyduklarında gitmeye hazırdılar. Afyalar onlar için geliyordu ve beraberlerinde o korkunç sıcağı ve boğucu nemli havayı da getiriyorlardı. Altın taşlar parladı ve geldikleri hızla orayı terk ettiler.

Boleslav, kısa bir süre önce bir anda ortadan kaybolan ve bir türlü nerede olduklarını bulamadığı herkesin, aynı anda ve aynı yerde birdenbire ortaya çıktıklarını algıladığında hâlâ çatıdaydı. Dudakları gülümser gibi kıvrıldı ama bu gözlerine hiç yansımadı. Nihayet hepsi eline düşecekti ya da öleceklerdi. Hemen çocuklarına talimatlarını verdi ve kendinden memnun bir halde içeriye girdi fakat tam o anda hepsi birden yeniden ortadan kaybolunca kafası karışmış bir halde çatıya döndü. Ancak elindeki her gücü kullandığı halde onları bir daha bulamadı. Sinirlenmeye başlamıştı, onun radarından nasıl bu kadar kolaylıkla çıkabildiklerini anlayamıyordu. Üstelik işgal altındayken onların Dünya’yı asla terk etmeyeceklerini çok iyi biliyordu hatta bundan adı gibi emindi. Öyleyse enerjilerini gizlemenin ve bir şekilde ışınlanmanın bir yolunu bulmuş olmalılardı. Bunun tek bir açıklaması olabilirdi; artık onlar da Yangi gücü kullanıyorlardı.

Boleslav’ın içindeki karanlık ve öfke yeniden büyümeye başladı. Ancak tuhaf bir şekilde, yine bu duyguda fazla kalamadı, öfkesi çok çabuk söndü ve yerine küçük bir umut kırıntısı yerleşti.

KARTALLAR DİYARI

Savaş hazırlıkları sürerken, Kartallar Diyarı’na dünyanın her yerinden kartallar gelmeye devam ediyordu. Bazıları yalnızdı bazıları insanlarla birlikteydi. Ancak bu insanların arasında gücü olmayan sıradan insanlar yoktu. Yeni gelenlerin hepsi, ilk saldırıdan önce kaçamayan fakat kendilerini bir çeşit transa sokarak zihinlerini afyaların illüzyonlarından korumayı başaran şaman ve büyücülerdi. Onlarca, belki de yüzlerce yolcu şaman yolda hayatını kaybetmiş fakat büyük çoğunluğu ulu yolcu şaman kartal olarak Diyar’a varmayı başarmıştı.

Her gelen, büyük bir ahenk içinde süren savaş hazırlıklarına dahil oluyordu. Artık tek bir yanlış ses ya da düşünce yoktu diyarda. İster şaman ister büyücü ister gücü olmayan sıradan bir insan olsun, Kartallar Diyarı’nda bir araya gelen herkes için artık tek bir ortak hedef vardı ve aralarındaki farklılıkların ve eski anlaşmazlıkların hiçbir önemi kalmamıştı. Tüm devlet başkanları ve onlarla gelen herkes, altın kartalların kralı Galbath’la olan konuşmasından sonra fikirlerini ilk önceAbike’ye danışır olmuşlardı. Aralarında hiç konuşmadan, ortak bir hisle onu liderleri seçmişlerdi. Abike, Dünya’dayken de çok saygı duyulan bir insan ve yöneticiydi ama sanki Kartallar Diyarı’nda enerjisi ve çekim alanı daha da büyümüş gibiydi ve kendisine verilen bu görevi büyük bir doğallıkla, beklentisiz bir ruh haliyle üstlenmişti. Yine de onları bekleyen savaştan ötesini düşünmeyi tercih ediyor ve diğer başkanlarlayeni dünya düzenini konuşarak planlar yapıyordu. Aklı hala İGYSBA’daydı.

Altın kartallar, herkesin görüş açısında olacak bir şekilde dağlarda konuşlanmışlardı ve hiçbir şeye karışmadan dikkatle aşağıda olup biteni izliyorlardı. Fakat sadece varlıkları bile diyardaki insanlara moral ve güç veriyordu. Abike de onları izlemeyi seviyordu, sık sık Galbath’la göz göze geliyor ve onunla selamlaşıyordu ama artık huzursuzlanmaya başlamıştı. Savaş hazırlıkları istediği hızda ilerlemiyordu. Elbette her yeni gelenle ordu büyüyor ve güçleniyordu ama hala afyalarla nasıl mücadele edeceklerini bilmiyorlardı. Ve nedense altın kartallar bu konuya kayıtsız kalmışlardı.

Gözleri Arda’yı aradı, az ileride bir yerde birkaç yolcu şamanla konuşuyordu. Bir süredir hepsi bir tuhaf davranıyordu. Henüz buna bir anlam verememişti yine de içgüdüleri bir sorun olmadığını söylüyordu. Abike yanlarına yaklaşırken diğer yolcu şamanlar hemen susup ayağa kalkarak saygıyla ona selam verdiler. Sonra da Arda’yla ikisini yalnız bırakıp uzaklaştılar.

— Ben artık beklemek istemiyorum Arda! Gelenleri duydun; insanlar büyük acı çekiyorlar. Buna daha ne kadar dayanabilirler?  
— Kral Galbath biraz daha vakit olduğunu düşünüyor. Sanırım birini bekliyor.
— Anlıyorum, ona güveniyorum şimdilik ama kafamı kurcalayan başka bir konu daha var. Belki bunun zamanı değil ya da belki yalnızca kuruntu yapıyorumdur, yine de artık içimde tutamayacağım! Benden bir şey gizliyorsunuz. Tüm yolcu şamanlar, hepiniz. Sizi zorlamak istemiyorum ama en azından zamanı geldiğinde ya da siz hazır olunca neler döndüğünü anlatacak mısınız bana?

Arda, zekâsı büyük, içgüdüleri ise güçlü bir şamanınki kadar iyi olan bu muhteşem kadının önünde sonunda bu soruyu soracağını biliyordu.

“Evet.” dedi tereddütsüz.

— Peki, size güveniyorum, en azından Galbath’dan daha çok. 
— O sözünü verdi bir kere, ona da tüm kalbinizle güvenebilirsiniz. 
— Zaten şüpheyle yaşamak istemiyorum. Güven bir seçimdir ve ben de güvenmeyi seçiyorum. Peki Galbath’ın kimi beklediğine dair bir fikriniz var mı?

Dağlardan gelen bir çığlık konuşmalarını böldü. Altın kartallar havalanmaya başlamışlardı. Gökyüzü bir kez daha altın rengine boyanırken Arda, “Korkmayın! Bir tehlike sezmiyorum. Sanırım beklenen kişi geliyor. Altın kartallar karşılamaya hazırlanıyor gibiler.” dedi.

Abike, merakla gökyüzüne baktı. Işığın tonu sürekli değişiyor ve kartalların altın rengi giderek daha da parlaklaşıyordu. Gökyüzünün rengi neredeyse çayırlara bile yansıyordu. Sonunda ışık o kadar parlaklaştı ki Abike de diğer herkesle aynı anda istemsizce gözlerini kapadı. Az sonra ışık tamamen söndü ve Abike, az ötede bir yerde çayırların üzerinde duran kalabalık bir insan grubu gördü. Bu tuhaf görünümlü, yüzleri peçeli adamlar, eski çağlardan fırlamış gibi görünüyorlardı. Bir çeşit muhafız ya da savaşçı gibi giyinmişlerdi ve sanki çok değerli bir şeyi koruyormuş gibi birbirlerine yapışık duruyor, ortalarına sakladıkları her neyse ya da her kimse onun önünde etten bir duvar gibi dimdik duruyorlardı. Ellerinde altın rengi taşlar vardı ve dikkatle herhangi bir tehdit var mı diye anlamak için etrafı inceliyorlardı. Sonunda bir tehlike olmadığına karar vererek taşları ceplerine koydular ve birbirlerinden kopmaya başladılar.

Abike, ilk önce Mevhibe’yi ve yaşlıları, sonra da onların yanında duran Alp’i gördü. Hafif yan duran Alp tam o anda dönünce göz göze geldiler. İkisinin de aynı anda gözleri parladı, birbirlerine doğru koşup sımsıkı sarıldılar. Abike,uzun süredir bu kadar heyecanlanıp mutlu olmamıştı, hepsi yaşıyordu. Az sonra onun heyecanı tüm diyara bulaştı ve birbirini tanıyan tanımayan herkes mutlulukla birbirine sarılmaya başladı.

— Sizi kaybettiğimizi düşünmeye başlamıştık. Şükürler olsun. Neler oldu? Neredeydiniz? Yolcular sizin izinizi tamamen kaybedince aklımıza her türlü senaryo geldi.
— Uzun ve oldukça ilginç bir hikâye Abike ama asıl ben seni gördüğüme o kadar sevindim ki. Buraya nasıl korkarak geldim bilemezsin.
— Arda olmasa burada olamazdım, tam zamanında kaçabildik ama o kadar çok kayıp verdik ki. Ah Alp! Ölenler kurtuldu, asıl geride kalanlar… 
— Biliyorum, maalesef gördük, yani enerjiyi hissettik. Açıkçası iliklerimize işledi.

Sessizce yanlarına yaklaşan, yetişkinliğe yeni adım atmış iki genci fark edene kadar ikisi de sanki boğazlarına bir yumru takılmış gibi bir süre konuşamadılar. Abike, hemen hüznünden sıyrılıp onları gülümseyerek karşıladı.

“Bu iki parlak genç Korya ve Minel. Bizim küçük kâhinlerimiz. Buraya onlar sayesinde geldik.” dedi Alp.

— O zaman size çok şey borçluyuz çocuklar. Hoşgeldiniz ve teşekkür ederim. Ben de Abike.

Korya, Abike’nin kendisine uzattığı ele bir süre baktıktan sonra başını kaldırıp gülümsedi ve sonra herkesi şaşırtarak onun kolları arasına sokuldu, ona sımsıkı sarıldı. Korya’nın dokunuşuyla Abike, kendini birden çok tuhaf hissetti ve az sonra da gözünün önünden birtakım görüntüler gelip geçmeye başladı. Hiç bilmediği yerleri ve yüzleri görüyordu ama bir yandan da hepsi tanıdık geliyordu; tıpkı kendisine sımsıkı sarılan bu genç çocuk gibi… Onu tanıdığını tüm hücrelerinde hissediyordu ve ondan kopmak istemiyordu. Ona daha da sıkı sarıldı ve tam o anda zihninde, nedenini anlayamadığı bir şekilde tüm varlığını altüst eden bir ses duydu,

— Anneanneciğim, gerçekten buradasın! Sonunda bana döndün!

Abike, gerçeklik duygusunu kaybetmek üzereydi fakat bir içgüdüyle başını kaldırdı ve tam karşısında duran, gözyaşları içindeki güzel kadınla göz göze geldi. Bir şekilde zihnindeki sesin ona ait olduğundan emindi yine de onun sözlerine bir anlam veremiyordu. Hayal mi görüyordu yoksa? Kadın o anda ismini fısıldadı ona. Bu ismi hem ilk kez duyuyordu hem de hep biliyordu sanki. “Karya.”

Zaman ve mekân yok oldu: 
İki tarafı ağaçlı bir yolda yürüyordu. Burnunda denizin tuzlu kokusu vardı. Kumsala varmak üzereydi. Sonunda ağaçların arasından kumda oynayan küçük kız çocuğunu görünce durup saklandı. Onu sevgiyle izlerken gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu. Yavrusuna; küçük kızına veda edemeyeceğini biliyordu. Rüyaları çok açıktı ama onun akıbetini bilerek gitmek içini parçalıyordu. Engel olamayacağı ve asla değiştiremeyeceği bir geleceğin ötesindeki geleceği kurtarmak zorundaydı. Gözyaşlarını silip kızı için dua etmeye başladı ve geleceğin ona izin verilen küçük bir parçasını ve zamanı gelince yapması gerekenlerin bilgisini onun zihnine gönderip mühürledi. Olması gerekenden ne daha erken ne de daha geç ancak ortaya çıkması gereken zamanda açılacaktı bu bilgi. Küçük kız, birden başını oyunundan kaldırıp annesinin olduğu yöne doğru baktı, gülümsüyordu ve sanki “Sorun değil anneciğim, sen git, seni seviyorum.” der gibiydi. Küçük güzel Yula, birkaç saniye içinde her şeyi unutup oyununa döndüğünde Ameshia bir kez daha gözyaşlarına boğuldu. Fakat artık zaman gelmişti, ayağa kalkıp oradan uzaklaştı ve sonra kollarını ve yüzünü gökyüzüne doğru kaldırdı. Dudakları kadim bir büyüyü tekrarlarken çok geçmeden parmak uçlarından doğru bedeni zerreciklerine ayrılmaya başladı. Bu zerrecikler, kısa bir süre içinde önce havaya sonra evrenin enerjisine karışarak tamamen görünmez oldular.

Ameshia, gözlerini açtığında yerde yatıyordu. Herkes başında toplanmış, torunu Karya ve küçük torunu Korya ise iki yanında oturmuş bekliyorlardı. Onlara sevgiyle gülümseyerek doğruldu ve ikisinin de yanaklarından öptükten sonra ayağa kalktı. Ameshia, iki torunu, yaşlılar ve yolcu şamanlar dışındaki diğer herkesin yaşadığı kafa karışıklığı ve şokun farkındaydı. Onların endişe, merak ve birbirinden farklı bir sürü duyguyu aynı anda yaşadıklarını biliyordu. Hepsi donup kalmış gibiydi, ne yapmaları ya da söylemeleri gerektiğini bilemiyor ama gözlerini de ondan alamıyorlardı. Ameshia,anlayışla gülümseyerek herkesi tek tek selamlamaya başladı. Her ne olmuş olursa olsun, kendisinin hâlâ Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak tanıdıkları kişi olduğunu bilmelerini istiyordu. O hâlâ Abike'ydi, öte yandan artık çok daha fazlasıydı; Yangi kraliçesi, evrenin koruyucusu ve geleceğin Dünya kraliçesiydi. Karşısındaki güzel insanlar için bu hazmetmesi kolay bir şey değildi çünkü artık gözleri dışında fiziken de tamamen değişmişti. Yula’yı bıraktığı günkü genç haline, gerçek Yangi bedenine dönmüştü ve dostlarının gözünde Abike Acar tamamen yok olmuştu.

Altın kartallar, yere yakın uçmaya başlamışlardı. Sırayla Ameshia’nın önünden geçiyor, onu selamlıyorlardı. Kral Galbath ise yükseklerde süzülüyor, çığlıklar atarak adeta kraliçenin dönüşünü kutluyordu. Sonunda alçaldı, Ameshia’nın yanına yere indi, “Hoş geldin kraliçem.” dedi.

Ameshia, bu eski dostun sesini çok özlemişti,

— Seni yeniden görmek çok güzel Galbath.          
İlk şok atlatıldıktan sonra yolcu şamanlar savaş hazırlıklarına geri dönmüşlerdi. Diğer herkes Mevhibe ve yaşlıların etrafında toplanmış, Yangilerin ve efsane kraliçenin hikayesini dinliyordu. Birdenbire ortadan kaybolan gizemli kraliçenin bir gün geri döneceği söylentileri, Yangiler yok olduğu halde insanların aklının bir köşesinde ve kalplerinde yaşamaya devam etmişti. Belki de evrenle bir olan kraliçe, zaman zaman fısıldayarak hatırlatmıştı kendini. 
— Umut dolu bir hikayeydi. Üstelik insanlığın ne Yangilerin var olduklarından ne de bu kraliçenin gerçekte kim olduğundan zerre kadar haberleri yoktu. Hatta biz yaşlılar dışındaki şaman ve büyücülerin bile onlar hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Ama bu hikâyenin dünyanın birbirinden farklı her bir kültüründe yeri vardı. Dünya tarihinde benzer mitolojilerin kültüre ve coğrafyaya göre değişimler gösterdiğini, anlatım ve karakterlerin birçok farklılıklar taşıdığını düşündüğümüzde, bu hikâyenin her yerde aynı kelimeler ve olay örgüsü hiç değişmeden anlatılışı bana hep ilginç gelmişti. Umut veriyordu, diğer mitolojilerle kıyaslandığında daha gerçek gibiydi ve kadim zamanlardan bugüne kadar değişmeden var olmayı başarmıştı. Zaman zaman unutulmuş ama bir şekilde yeniden hatırlanmıştı. Yine de biz yaşlılar bile buna kayıtsız şartsız inanamıyorduk. Hala da inanılmaz geliyor.

Mevhibe’nin sesi ciddiyetini korusa da onu tanıyan herkes içindeki çocuksu heyecanı algılamıştı. Nisan da aynı heyecanı paylaşıyordu ama şüpheleri de yok değildi.

— Bu tam olarak ne anlama geliyor teyzeciğim?
— Yeni çağ başlıyor kızım. İnsanlık zaten buna hazırlanıyordu, değişim başlamıştı ve İGYSBA gibi mükemmel bir anlaşma imzalanmak üzereydi. Bu duruma gelmek için insanların ne kadar uzun bir zamana ihtiyaçları oldu bir düşünün ve hâlâ da hazır olmayanlar yüzünden son dönem kaos büyüdü de büyüdü. Ancak gelişimin önünde hiçbir şey duramaz. İnsanlık boyut atlamak zorunda ve tam zamanında olabilecek en müthiş şey oldu. Kraliçe geri döndü.Bunun anlamı kızım; artık bildiğimiz dünya düzeni İGYSBA’dan bağımsız olarak değişecek demek ve artık farklı ülkeler ve diller olmayacak demek. Evrenle bir olacak ve kendi Yüksek Moyar’ımıza ulaşacağız demek.

Herkes heyecanlıydı ama böylesine büyük bir değişim fikri en açık fikirli olanlar için bile ürkütücü olduğundan hepsi kaçınılmaz olarak bu kadarına hazır olup olmadıklarını merak ediyordu. Mevhibe bunu biliyordu, kimsenin düşüncelerini okumasına gerek yoktu. Anlayışla gülümseyerek, “Bu kadar düşünmeyin. Gelene açık olun yeter.” dedi.

“Ama onu hiç tanımıyoruz ki… Hem herkes onu kabul edecek mi?” diye sordu biri.

— O hâlâ Abike. Tanıyıp hayran olduğunuz kadınla aynı insan o. Öncelikle bunu bilin çocuklarım. Diğer her şeyi zamanla yaşayıp göreceğiz. Hem Abike, yani Ameshia, dünyanın sistemini ve insanları tanıyor. Elli sene o sistemin içinde yaşadı ve öncesinde de evrenle birlikte, çağlar boyunca insanlığın aldığı yolu tüm ayrıntılarıyla gözlemledi. Şu anki varlığının farkı, olağanüstü güçleriyle birlikte bu sonsuz bilgi dağarcığıdır. Asıl korkmamız gereken o değil; Emon, LadyPurple ve her türden karşımıza çıkacak afyalardır ve önceliğimiz insanları kurtarmaktır.          

Kartallar Diyarı’ndaki herkes, tüm bu bilgileri sindirebilmek için yalnız kalmayı tercih etmiş ve geniş arazide dört bir yana dağılmışlardı. Nisan ve Mayıs’ın da buna ihtiyacı vardı. Gölün karşı kıyısına geçip kıyıya yakın bir yerde yemyeşil çayırların üzerine yan yana uzandılar ve gökyüzünde süzülen yüzlerce birbirinden farklı kartalı izlemeye başladılar.

“Annem nerede acaba?” dedi Mayıs az sonra sessizliği bozarak.

— Moyar’da olmadığına göre Dünya’da bir yerde olmalı ama her nasılsa enerjisini gizlemiş. Mutlaka bir şeylerin peşindedir.
— Nisan’ım, biliyor musun, gittikçe rahatladığımı hissediyorum. Umutsuzluğa kapıldığımız tüm o zamanları düşün. Ne zaman bir şey yolunda gitse ardından daha fazla terslik oluyordu. Uzun zamandır ilk defa bugün farklı hissediyorum. Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bu mücadelenin sonuna yaklaşıyormuşuz gibi geliyor.
— Evet canım, ben de öyle düşünüyorum. Gerçek bir hayatımız olabileceğine neredeyse inanmak üzereyim.

Mayıs bir kahkaha atıp Nisan’ın elini tuttu.

— Hatırlıyor musun, Rocha’dayken, “İstasyondaki İki Kız Kardeş” diye ikimiz hakkında bir hikâye yazmıştım?
— Aa, evet ya! Hayat durmuş, biz bekleme modundayız… Oldukça gerçeküstü ve fantastik bir hikayeydi ama yarım bırakmıştın galiba.
— Uzun süredir o hikâyenin içindeymişiz ve o kurguyu yaşıyormuşuz gibi hissediyordum. Sanki orada tutsaktık ve oradan çıkamıyorduk. Şimdi ne hissediyorum biliyor musun? Sanki az sonra o istasyondan çıkacağız, hayat akmaya başlayacak ve biz de hikâyeyi bitireceğiz ama bu defa devamını birlikte yazacağız. Yalnızca ikimiz de değil herkesi kastediyorum. Tıpkı Korya’nın dediği gibi…

MOYAR

“Birlikteliğimizin Moyar’a dengeyi getireceğine inanıyorum. Yüksek Moyar’ın kapılarını bir daha kapanmamak üzere açacağız!”

Yüceler Kurulu, İmparatoriçe Ani’nin büyük itirazlara ve tartışmalara neden olan açıklamasıyla çalkalanıyordu. İlk kez bir imparator, tek yetkili hakkını kullanıyor ve Kurul’a danışıp onay almadan kendi başına karar vererek son noktayı koyuyordu. Eadrich, ortamdaki gergin havayı sakinleştirmenin bir yolunu bulması gerektiğini düşünmeye başlamıştı, Ani’ye yardım etmeliydi. Dünya’yı, kara afyalar ve onlara hükmeden Lady Purple’ın ellerine bırakarak kaderine terk etmenin tabii ki savunulacak bir tarafı yoktu ve buna itiraz edenler sonuna kadar haklıydı.

Mavi Diyar ve Moyar’ın dengelerinin birbirine bağlı olduğu gerçeği bilinirken birinin yükselip diğerinin karanlığa gömülmesi kabul edilemezdi ancak sanki konunun kendisiyle hiç alakası yokmuş gibi yüzündeki neşeli ifadeyi hiç bozmadan olan biteni izleyen Lady Purple’ı da şimdilik karşılarına alamazlardı. Eadrich, o anda aklına gelen bir fikirle hiç düşünmeden ayağa kalkıp söz istedi. Manipülasyonu ustasına bırakacaktı.

— Lady Purple!

Herkes o anda sustu ve tüm gözler merakla Eadrich ve LadyPurple’a döndü.

— Lady Purple… Sizin işlerinize karışmak istemiyoruz ancak siz de biliyorsunuz ki insanlığın kaderiyle Moyarlılarınki birbirine bağlı. İnsanlık karanlığa düşerse biz de ilerleyemeyiz. Bizi aydınlatın lütfen, bizler sizin yanınızda genç ve deneyimsiziz ama ittifakımız yalnızca sizin yararınıza olacak gibi görünüyor. Neden yardım edelim size? 

Lady Purple, Eadrich konuşurken ona bakmamıştı bile ve tüm gözlerin kendi üzerinde olduğunun farkında değilmiş gibi önce kabarık kat kat eteğini, sonra da elbisesinin yakasını düzeltmişti. Eadrich sözünü bitirdiğinde ve salona bir kez daha sessizlik hâkim olduğunda, son bir kez daha üzerindeki her şeyi kontrol edip ayağa kalktı ve salına salına Eadrich’e doğru yürümeye başladı. Üzerindeki 17. yüzyıldan fırlamış gibi duran saray kostümü, bu defa uçuk pembeydi ve göğüsleri çok dar olan korsesinden dışarı fırlayacak gibiydi. Herkesin kendisini yeterince gördüğüne kanaat getirdiğinde flörtöz bir tavırla Eadrich’e yaklaştı ve onun yanındakini hafifçe ittirerek koltuğundan kaldırdı. Sonra da dünyanın en doğal davranışıymış gibi Eadrich’in koluna girdi.

“Ah siz gençler! Her şeyi bilmek, tanımlamak ve etiketlemek istersiniz. Size dengeyi mi anlatmamı istiyorsunuz? Oysa bunu çoktan öğrenmiş olmalıydınız. Bir yerde güneş doğar bir yerde batar. Aydınlık varsa karanlık da vardır. Tıpkı Moyar ve Bağımsız Bölge gibi değil mi? Düşünün ve hatırlayın; insanlığın gelişimi Moyar’ınki durduğunda hızlanmadı mı? Evet evet, doğru olan bu ve tek bir gerçek var! Benim varlığım sizin mükemmelliğinize ulaşmanızın garantisi… Aa asmayın suratınızı! Biraz da az ego lütfen… İnsanları siz mi yarattınız? Sizin çocuklarınız mı onlar? Neden Tanrıyı oynuyorsunuz?” dedi ve susup kıkırdadı. Sonra hemen devam etti.

— Biliyorum, hala aklınızda benden kurtulmak var. “Önce Emon sonra Lady Purple!” diye düşünmüyor musunuz? Ama sıralamanız çok yanlış! Bir sır vereyim size; o olmadan beni yok edemezsiniz.

Artık kıkır kıkır gülüyordu.

— Bakın! Siz gençlerin benden öğreneceğiniz çok şey var. Öncelikle iyi niyet. Ben kinci biri olsaydım çocuklarım, muhteşem kara afyalarım şu anda burada olurdu. Neyse ki değilim! Sizin büyüyüp gelişmenizi en az sizin kadar ben de arzuluyorum ve bu benim de işime geliyor tabii ki, saklamaya gerek yok. Neyse, iyi niyet demiştim… Çocuklarımıza olan sevgi ve bağlılığımızdan söz edelim… Bir tarafta Moyar çocukları diğer tarafta insan çocuklar…

Lady Purple, kollarını bir terazi gibi iki yana açmış, salondaki enerjinin yavaş yavaş kendi istediği yönde değişmeye başlamasını zevkle izliyordu.

— Artık iyi niyetimi kanıtlamanın vakti geldi! Size güzel bir, hatta iki tane hediyem var.
Tam o sırada kapılar açıldı, Lady Purple’a kitlenmiş gözler hemen o tarafa döndü ve iki muhafızın arasında yüzlerini örten pelerinleriyle iki kişi salona girdi. İmparatoriçe Ani’ye doğru yürüyüp onun tam önünde durduklarında, muhafızlar Lady Purple’ın bir işaretiyle bu iki kişiyi örten pelerinleri üzerlerinden çekip aldılar. Gözleri kapalı bir halde yarı uykuda gibi görünen bu erkek ve kadın beklemedikleri kadar büyük bir sürprizdi. Salondaki sesler yeniden yükselirken LadyPurple, kendinden memnun bir ifadeyle parmağını şıklattı ve Aya ve Gabor o anda gözlerini açtılar.
                    BAĞIMSIZ BÖLGE
                       UZAK GEÇMİŞ

— Kim?
— Lady Purple diye biri… Moyar’dan geldiğini söylüyor, gerçi buraya geçmeyi nasıl becerdiğini anlamadım ve o da bana söylemek istemedi. Bir şey daha var; bize pek benzemiyor.
— Nasıl peki?
— Bize göre oldukça ufak tefek, seksi, çok güzel dalgalı kahverengi saçları var ve çok tuhaf kıyafetler giymiş.
— Hmm! Başka?
— Değişik bir enerjisi var. Gücünü çözemedim ama oldukça neşeli biri diyebilirim. Hoşunuza gidecek.

Bağımsız Bölge’ye hapsolduğundan beri canı sıkılan Emon meraklanmış, bu gizemli kadın ilgisini çekmişti.

— Gelsin!

Emon, salınarak içeri giren kadının rahatlığından ve hoppa tavırlarından hemen etkilendi. Bu tavırların ve görünüşünün altında gizlemeye bile çalışmadığı hırsını hissettiği anda da ondan çok hoşlandı. Fiziksel olarak da çok çekici bir kadındı ama Emon, önce onun farklı enerjisini çözmek istiyordu. Kadın, onun düşüncelerini okumuş gibi flörtöz bir havayla kıvırtarak Emon’a yaklaştı ve göğüslerini iyice gözler önüne serecek bir şekilde öne eğilerek ona selam verdi, aynı anda da sendelemiş gibi yapıp Emon’un kucağına düştü. Kadının teninin kokusu Emon’u neredeyse kendinden geçirecekti. Daha önce hiçbir kadın ya da varlık onda böyle bir etki yaratmamıştı.

“Ah pardon! Çok sakarım değil mi? Ama ne yapayım sizi görünce dizlerimin bağı çözüldü.” dedi Lady Purple, Emon’a neler hissettirdiğinin hiç farkında değilmiş gibi saf bir tavırla.Emon ise ne kadar sarsıldığını belli etmemeye çalışıyordu ama bunda pek de başarılı değildi. Bu kadının gücü ve enerjisi, ilk anda algıladığından çok daha fazlasıydı. Emon’a dokunduğu anda onun zihnine girmeyi başarmış ve kendi zihninin kapılarını da biraz aralayarak ona gerçek gücünün küçük bir parçasını göstermişti. Emon, zor da olsa sonunda kendini toplamayı başardı ve kadını kibarca kendisinden uzaklaştırdı.

Pekâlâ Lady Purple! Kendinizi kanıtladınız. Kimsiniz siz?” diye sordu.

— Ah, zeki adamlara bayılırım!

Lady Purple, kıkırdayarak elbisesini düzeltip kendini rahat bir koltuğa bıraktı ve eliyle tam karşısındaki koltuğu göstererek Emon’un da oturmasını istedi. Emon, karar verememiş gibi birkaç saniye ayakta kaldıktan sonra sonunda ona itaat edip oturdu ve yüzünde onu dinlemeye hazır olduğunu gösteren bir ifadeyle beklemeye başladı. Kadının hiç acelesi yoktu, her şeyi büyük bir yavaşlıkla yapıyordu. Bir süre ellerindeki yüzüklerle oynadıktan sonra başını kaldırıp konuşmaya başladı,

— Ama soru yanlış! Ben sorayım; sıkılmadınız mı? Ya da başka türlü sorayım; özgürlüğünüze kavuşmak istiyor musunuz? Şüphesiz burası Moyar’la kıyaslandığında çok daha eğlenceli bir yer ama sizin gibi olağanüstü bir adam için yetersiz değil mi? Yanlış konuşuyorsam beni düzeltin lütfen.
— Devam edin.
— Size yardım edebilirim.
— Lady Purple, ilk sorumda ısrar ediyorum; kimsiniz?
— Hah hah ha! Peki o zaman… Evet biraz değişiğim ama aslında sıradan bir Moyarlıyım.
— Şimdi zekama hakaret ediyorsunuz. Sıradan biri olmadığınızı ikimiz de biliyoruz ve Moyar’la hiç alakanız yok.

Lady Purple, “Ah ne yapayım elimde değil.” dedi ve bir kahkaha attı. Emon, sinirlenmeye başlamıştı. Onu buraya hapseden o genç kadın ve erkekten sonra böyle bilinmez bir güçle karşı karşıya gelmemişti. Onlar da Moyarlı değildi ve tüm bildiği bu kadardı.

— Merak etmeyin, ben düşmanınız değilim. Aslında benim de sizin yardımınıza ihtiyacım var.
— Sizi dinliyorum.
— Mavi Diyar’a gittiniz mi hiç?
— İlgimi çekmiyor.
— Ama çekmeli, anahtarınız orada.

Emon, hala kadının zihnine sızmaya ve bir yandan da onun gücünü kendine çekmeye çalışıyordu. Fakat hiçbir boşluk ya da zayıflık bulamıyordu. Sonunda vazgeçti.

— Nasıl? Nerede?
— Kimde diye sormalısınız!
— İkinci insanlık dönemi henüz başlamadı. Orada kimse yok! Benimle oynamayın!
— Ah Emon, tabii ki var. Hep vardı. İnsanlardan önce, onlardan sonra, aslında tüm evrenler ve boyutlar var olduğundan beri… Görmek ister misiniz?

Lady Purple, onun cevabını beklemeden kalkıp Emon’un yanına gitti. Gözlerini gözlerinden ayırmadan onun bir elini avuç içlerine aldı. Az sonra, Emon’un zihnine bir takım görüntüler akmaya başladı. Dağlardan denize bağlanan küçük bir şehir, iki yanı ağaçlı yollar, su kanalları, küçük basit ama rengarenk ahşap evler ve ufak tefek güzel insanlar… Sade,doğal kumaştan elbiseleriyle kimi sandaletli kimi çıplak ayaklı… Emon, bu insanların insanlıkla alakalarının olmadığını hemen anlamıştı. Olağanüstü bir güce sahiptiler ve bir arada inanılmaz bir ahenkleri vardı.

— Kim bunlar? Sizin halkınız mı? Çok benziyorsunuz…

Lady Purple’ın yüzü bir anda değişti ama kendini çok çabuktopladı. Ancak o kısa anda Emon, onun bu varlıklara duyduğu nefreti algılamış ve bu kadının belki de tek zayıf noktasını bulduğunu anlamıştı. Şimdilik bu kadarı yeterdi, onu kesinlikle yakınında tutacaktı.


           BAĞIMSIZ BÖLGE (BUGÜN)

Emon, Lady Purple’ı yakınında tutmaya karar verdiği o ilk andan itibaren onun tahmin edilemez biri olduğunu ve söz konusu o olduğunda, olasılıkları tahmin etmenin ya da ortaya çıkabilecek riskleri hesaplamanın bile pek mümkün olmadığını biliyordu. Fakat düşündüğünden de hızlı harekete geçerek en dişli rakibi haline gelen bu kadına ilk gördüğü anda bayılmıştı ve bu durumda bile ona karşı hâlâ büyük bir hayranlık duyuyordu. Hakkını vermek gerekiyordu; Lady Purple, asla sıkıcı biri olmamıştı. Tüm bunlara rağmen Emon, yine de kendisinin onun gözündeki gerçek değerini çözememiş ve onun için vazgeçilmez olduğunu sanarak büyük bir hata yapmıştı. Onun gücünü zaten hiçbir zaman tam olarak anlamamıştı ama neler yapabileceğiyle ilgili kafasında kurguladıkları da çok yanlış çıkmıştı. Kara afyaları kendisinin yardımı olmadan uyandırabileceğine hiç olasılık vermemişti. Birlikte oldukları zaman boyunca, ona yardım eder gibi yaparken aslında kara afyaları bulmasını engellemek için elinden geleni yapmış ve onu kendine bağımlı bir hale getirdiğini sanmıştı. Öte yandan Lady Purple, olasılıkları ondan çok daha üstün bir güç ve zekayla hesaplayarak Emon’un kendisinden sakladığı her bilgiye ulaşmayı başardığı gibi, tam zamanında çocuklarını da uyandırmayı başararak Moyar’ı avucunun içine almıştı. Emon, kendi egosunun kurbanı olmuş, bir de üstüne Aya’yı da elinden kaçırmıştı.

Emon, Bağımsız Bölge’nin en yüksek kulesindeki evinin balkonundan şehri izliyordu. Sokaklar bomboş ve sessizdi ve belirsizliğin neden olduğu korku, tüm ağırlığıyla havaya nüfuz etmişti. Bağımsız Bölge’nin tüm canlıları, iliklerinde sonun yaklaştığını  hissediyordu. Gerçekten de Emon, uzun zamandır hükmettiği bu şehre ve içinde yaşayan hiçbir canlıya karşı herhangi bir bağlılık duymuyordu artık. Belki de hiç duymamıştı ama artık bunun önemi yoktu; değişim zamanı gelmişti ve gücü, sabırsızca açığa çıkmayı bekliyordu. Fakat cebindeki Yangi taşı huzursuz bir enerji yayarak titreşmeye başlayınca parmak uçlarından akmaya başlayan turkuaz rengi enerjiyi durdurdu. Lady Purple, Moyar’a geçtiğinden beritaşın enerjisi farklıydı. Aslında başından beri taşın sonsuza dek kendisine itaat etmeyeceğinin farkındaydı, belki de onun da gitme zamanı gelmişti. Taşı cebinden çıkardı. Taş hem çok parlak hem de çok sıcaktı ve çok geçmeden de parmaklarını yakacak kadar ısınarak dört bir yana rengarenk ışıklarını salmaya başladı. Emon’un canı yanmıyordu ama yine de taşın ne yapacağını görmek istiyordu, parmaklarını araladı. Taş, Emon’un avucundan biraz yükseldi ve bir an için havada asılı kaldı ve sonra Emon’u geriye doğru sendeleten bir güçle aniden ileri doğru fırlayarak gökyüzündeki kara bir delik tarafından yutulmuş gibi anında ortadan kayboldu.

Emon, taşın kaybolduğu noktaya bakmadı bile, artık ona ihtiyacı yoktu. Az sonra yapacağı şeyden sonra bir daha hiç kimseye ya da başka bir güce de ihtiyacı olmayacaktı. Donuk gözlerini yeniden şehre doğru çevirdi. Turkuaz rengi enerjisi kısa sürede hızla büyüdü ve parmak uçlarından neredeyse bir sel gibi her yöne dağılarak Bağımsız Bölge’ye akmaya başladı. Çok geçmeden birbirinden farklı rengarenk enerjiler,t turkuaz enerjinin içinden onun akışına ters yönde geçerek tek tek Emon’a ulaşmaya ve bu enerjiler onun gücüne bağlanırken de gökyüzü kararmaya, yerdeki toprak da kuruyarak havalanmaya başlamıştı. Emon, Bağımsız Bölge’deki her bir canlının enerjisini sonuna kadar çekiyordu. Havayı bile yutuyordu, sanki her şey vakumlanıyor gibiydi. Karşı koyabilen yoktu ve sonunda gitgide küçülen Bağımsız Bölge tüm enerjisiyle kaynağa; Emon’a ulaştığında, büyük bir patlamayla onu dışarı fırlatarak tamamen yok oldu.

Fırlatmanın gücüyle, baygın bir halde bir süre sürüklenen Emon, hızla düşmeye başladığı anda kendine geldi ama çektiği onca enerjiye rağmen çok güçsüz düşmüştü. Gücünü bir türlü uyandıramıyor, hızla Mor Dağların sivri kayalarla dolu yüksek tepelerine doğru sürükleniyordu. Tam çarpmak üzereyken gözlerini kapadı. Önce sırtında keskin bir acı sonra tuhaf bir ağırlık hissetti ve havada asılı kaldı. Gözlerini açtı ve hâlâ uzamaya devam eden kendi dev kanatlarını gördü. İlk kez bu kadar büyük bir enerjiyi, hiçbir canlıyı ayırt etmeden kendisine çekmiş ve kendisini yenilmez ve sınırsızca güçlü olarak baştan yaratmıştı. Büyük bir hızla yükselerek varlığını ve yaratımını kutlarcasına çığlıklar atarak Moyar’ın göklerinde oradan oraya uçmaya başladı.

                                   * * *
         
Bağımsız Bölge‘nin yok oluşuyla Moyar’da güneş, karanlık bulutların ardında kaybolmuştu. Moyarlılar, Bağımsız Bölge’deki her bir canlının acı dolu çığlığını duymuş ve yaşanan katliamın ızdırabını sonuna kadar hissetmişlerdi. Moyar’ın dört bir yanından gelen Moyarlılar, Mor Saray’a akın ediyordu. Sonunda dışarda tek bir kişi, at ya da kartal kalmadığında, sarayı çevreleyen piramitlerin dışından doğru dev bir kalkan yükselmeye başladı. Moyar evreni, bozulan denge ve yaklaşan tehlike yüzünden Moyar medeniyetini koruma altına alıyordu. Kalkan, bir kubbe şeklinde yükselmeye devam ederken herkesin gözü kalkanın etrafında çığlık çığlığa uçan kara afyalardaydı. Kara afyalar, saraya girmek istiyor ama bunu her deneyişlerinde görünmez bir enerji onları geriye doğru püskürtüyordu. Lady Purple,sakinliğini biraz kaybetmiş bir halde Ani’nin yanına geldi.

— Lady Purple, bunu biz yapmıyoruz. Bu, evrenimizin enerjisi.
— Biliyorum! Bu Emon’un son kozuydu ve çok iyi oynadı. Neyse, artık resmiyete gerek yok. Umarım bir daha karşılaşmayız. Çocuklarım sabırsız ve Dünya bizi bekler. Elveda Ani.
Ani, zaten kendisinden bir cevap beklemeyen Lady Purple’ın yanından uzaklaşırken o da kubbeye doğru hızla yükselmeye başladı ve kendisini bekleyen kara afyaların kralı Korgath’ın sırtına atladığı anda tüm kara afyalarla birlikte gözden kayboldu. Onların hemen ardından kubbe tamamen kapandı ve Mor Sarayı çevreleyen bu aşılmaz kalkanın içinde tüm Moyar Medeniyeti izole oldu.
— Artık kimseye yardım edemeyiz! İnsanlığın kaderi kendi ellerinde.  
— Tam olarak değil.

Ani, Eadrich’in yaklaştığını fark etmemişti bile, kendi kendine konuşuyordu ama kocasının ses tonundan kendisinden habersiz bir şey yaptığını hemen anladı.

— Ne yaptın?
— Hoşuna gitmeyecek ya da belki tam tersi ama yapmalıydım güneşim. Lady Purple’ın denge hakkında söylediklerine bir an bile inanmadım ve tanrı kompleksimizin olmadığını ikimiz de biliyoruz. Bunca zaman yanılgıyla hareket etmedik. Eğer insanlık karanlığa sürüklenirse biz de bugünümüzden daha ileriye gidemeyeceğiz. Ama hakkını vermek lazım; Lady Purple kadar iyi bir manipülasyon ustası görmedim. Öyle bir şüphe tohumu ekmeyi başardı ki sen de dahil olmak üzere herkes bundan etkilendi. Ani! Güneşim benim! Biz bunlardan daha fazlasıyız. Ben bunun farkındayım artık, zihnim olması gereken berraklığına ulaştı.
— Böyle düşünmen harika sevgilim. Evet, bir an için ben bile sorguladım kendimi ama çoktan çıktım o ruh halinden. Seninle aynı noktadayız… Gerçi düşündüğüm şeyi yaptıysan eğer benden bir adım öndeymişsin hep. Bunun sonuçlarına hazırım ve bu kararın için sana kızmaktan öte bir yerdeyim. Seni her zamankinden daha da çok seviyorum.

Karı koca büyük bir aşkla sarıldılar birbirlerine.

— Hazır mısın güneşim?
— Evet.

İmparatoriçe Ani, içinde büyüyen yeni enerjiyi ve farkındalığı duyumsarken tüm Moyarlıların zihinlerine bağlandı, “Yüce Moyarlılar! Evrenimiz bizi büyük meditasyona çağırıyor. Şimdi birleşme zamanı. Bir kez daha yükselmek ve büyümek için Moyar’ı onarıp iyileştirme zamanı. Tapınaklarda toplanıp hazırlanın ve iyileşme başlasın!” dedi.

Moyarlılar, tüm kartalları ve atlarıyla birlikte Mor Sarayı çevreleyen piramitlerdeki tapınaklara doğru sessizce yürüyüp yerlerini aldılar. Hazır olduklarında, Moyar medeniyetinin her bir varlığı, kubbenin dışında olup biten her şeyden koparak meditasyona başladı. Titreşimleri yükselirken enerjileri birbirlerine bağlandı ve sonunda hepsi derin bir trans haline geçtiğinde saray, büyük bir sessizliğe gömüldü.
 
                KARTALLAR DİYARI
         
Dağların bulutlara değdiği yüksekliğe ulaştıklarında Galbath,aşağıyı görebilecekleri son noktaya indi. Ameshia’yla ikisi bir süre yan yana aşağıdaki hazırlığı seyrettiler. Özel bir şaman ayini yapılacaktı, büyük bir ateş yakılmıştı ve herkes ateşin etrafında toplanmaya başlamıştı. Yaşlıların melodik duaları, diyarın inanılmaz akustiği sayesinde bulundukları noktaya kadar ulaşıyordu. Yolcu şamanlar, ellerinde şaman davulu yerine geçecek basit taşlar ve sopalardan oluşan aletleriyle ateşin etrafında ön sıradaki yerlerini alıyorlardı. Çalarken büyüyle istedikleri sesi yaratabileceklerdi. Nihayet en basit ve ilkel şekliyle ritim başladığında üç kadın ve bir erkek, yolcu şamanların aralarına karışarak yerlerini aldılar ve büyüleyici sesleriyle yaşlıların duasını devraldılar. Bunlar Mayıs, Funda, Patricia ve Mert’ti. Tansiyon yavaş yavaş artarken herkes ritme eşlik ederek dans etmeye başlamıştı. Ortada yanan ateşin alevleri bile müziğin nüanslarıyla coşarak bir yükselip bir alçalıyordu. Kartallar Diyarı’nda mükemmel bir ahenk vardı.

Ameshia, Yangilerden sonra bir nevi görevi devralan şamanlara hayrandı. Evrenin onlara verdiği güç, Yangilerinkiyle kıyaslanamazdı ancak cesaretleri ve azimleri açısından bakıldığında, Yangiler gibi izole olmadıklarından onlardan çok daha fazlasıydılar. 

Ameshia, eğer tüm bu olaylar olmasaydı ikinci insanlık döneminde halkını saklandığı yerden çıkartarak insanlarla kaynaştırmak istiyordu. Onların yol göstericileri olacaklardı ve Ameshia önünde sonunda Yangi yaşlılarını da ikna edeceğinden emindi çünkü evreni ancak insanlarla birlik olunursa koruyabileceklerine inanıyordu.

— Evren seni insanlara geri getirdi, Ameshia. Hayal ettiklerin geç de olsa gerçekleşti.
— Evet, haklısın ama bunun bedeli çok ağır oldu; halkım yok edildi.
— Evrenin yolları gizemlidir ve sen bunu herkesten daha iyi biliyorsun. Bu yüzden Yula’yı kaybetmek pahasına bile olsa karar verirken bocalamadın. Ameshia, yaşlıları kararlarından asla geri döndüremeyecektin, bunu biliyorsun ve senin yapamayacağını onun eliyle evren yaptı.
— Onu affetmek hayatımın en büyük hatası diye düşünmüştüm oysa. O rüyaları görünce…
— Ameshia, şunu unutma; o görevini tamamladı ve artık ikiniz birlikte var olamazsınız. Daha da önemlisi, insanların dünyasında onun yeri olamaz. İnsanlardan çok hoşlanmadığımhalde, ben bile evrenin seçimlerini sorgulayamam.
— Biliyorum ama artık ondan nefret bile etmiyorum.
— Doğru olan da bu ve tabii ki bu senin işini hiçbir şekilde kolaylaştırmayacak.  
— Hazırım Galbath. Her şeye hazırım. Artık inelim mi?

Ameshia, Galbath’ın sırtına bindiği anda, bulutların arasından bir anda fırlayarak ortaya çıkan bir enerji topu tam önlerinde durup havada asılı kaldı. Az sonra da olduğu yerde kendi etrafında hızla dönmeye ve üzerinde oluşmuş katmanları silkeleyerek gitgide küçülmeye başladı. Sonunda rengarenk ışıklarını heyecanlı bir enerjiyle dört bir yana yaymaya başladığında ikisinin de gözleri parladı. Ameshia, elini uzatıp avucunu açtı. Dönüşümünü ve yolculuğunu tamamlamış olanrenkli taş, kendini gerçek sahibinin avucuna bıraktı. Ameshia, gerçek benliğine uyandığında taşının kendisine geri döneceğini biliyordu. Ona son talimatı düşmana boyun eğmesiydi. Diğer taşların ortadan kaybolabilmesi için onun kalıp itaat etmesi gerekiyordu. Kahinle bu geleceğin olası herbir sonucunu aralarında tartışmışlardı ve yalnızca değiştirebileceklerine odaklanmışlardı. Bu, kâhinin kendi ölümünü de kabullenmesi anlamına geliyordu. İkisinden başka bir tek Galbath, gerçeği biliyordu ve onun görevi en zoruydu; hiçbir şekilde müdahale etmemek…            

Aşağıya inerlerken taş onlara belleğini aktarmaya başladı. Artık düşmanı her yönüyle görebiliyorlardı. Emon’un yanından ayrılmadan önce taş, onun Bağımsız Bölge için yaptığı planı da anlamış ve bu bilgiyi de olduğu gibi aktarmıştı onlara. Sonuçların ne olabileceğini ikisi de tahmin edebiliyordu. Sonunda bu iç karartan ve hazmetmesi zor bilgi akışı sona erdiğinde yere inmişlerdi ve ikisi de konuşacak durumda değildi. Ama o sırada müziğin ritmi ve enerjisi en güçlü haline ulaşmıştı. Ameshia da yavaşça Galbath’ın üzerinden yere kayarak artık herkesin hafif bir trans halinde dans ettiği kalabalığa karışıp dans etmeye başladı. Ortadaki büyük ateşe doğru yaklaşırken diğerleri de onun etrafında toplanmaya başlamışlardı. Çok geçmeden hareketleri eşzamanlı bir koreografiye dönüştü. Alevler de aynı coşkuyla dağlara kadar yükselip alçalıyor ve sonra yeniden yükseliyordu. Kartalların hepsi gökyüzündeydiler ve alevlerin etrafında süzülerek onlar da kendi koreografilerini yapıyorlardı. Evrenin tüm enerjisi, Kartallar Diyar’ına ve başlarının tepe noktasından doğru bedenlerine akıyordu. Yangi, Moyarlı, şaman, büyücü, sıradan insan, kartal ve diğer her bir varlık bir olmuştu. Tek bir bilinç, tek bir büyük güç… Cesaretleri son noktaya ulaşmıştı ve artık herkes savaşa hazırdı. Alevler kendiliğinden toprağa dönüp söndüğünde gün doğmuştu ve Kartallar Diyarı’ndaki herkes, yemyeşil çayırların üzerinde belki de son uykularına dalmak üzereydi.

-Devam Edecek

***


Editör: Deniz İmre

NELER SÖYLENDİ?
@
Mine Çağlıyan

Mine Çağlıyan

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı-20 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı 19 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı -18 / Gölge Güçlerin Yükselişi Menopoz Sonsuzluğun Frekansı -17 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı 16 / Gölge Güçlerin Yükselişi       Sonsuzluğun Frekansı -15 / Gölge Güçlerin Yükseliş Sonsuzluğun Frekansı -14 / Gölge Güçlerin Yükseliş Sonsuzluğun Frekansı -13 /Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı -12 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /10 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /8 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /7 -İstasyonda İki Kız Kardeş Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      Sonsuzluğun Frekansı /4 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /3 -Gölge Güçlerin Yüklelişi Sonsuzluğun Frekansı /2 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /1- Gölge Güçlerin Yükselişi Özgürlük Yağmurlar Yağdı Üstüme Connection Ritim... Yol... Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı Çalakalem Yazıları
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA