Güneş ışıklarına geçit vermeyen tuhaf toz bulutları kaplamıştı şehrin üzerini. Tüm şehir griye boyanmıştı. Parklar, binalar, deniz hatta insanlar bile. Kimse anlayamamıştı bu toz bulutlarının nereden geldiğini, nasıl oluştuğunu. Birkaç dakika öncesinin parlak, tüm şehri renklere boğan ışıklı havası, nasıl da bir anda ele geçirilip hapsedilmişti bu toz bulutları tarafından?
Sokaktaki herkes olduğu yerde durmuş gökyüzüne bakakalmıştı. Kimse birbiriyle konuşmuyor ama zihinler durmaksızın çalışıyor, çeşitli teoriler üretiyordu. Gerçi hepsi birbirinden saçmaydı. Yine de havadaki uğursuzluk herkesin aynı güçte algılayabildiği ortak bir histi. Bu his adeta canlı bir varlık gibiydi.
Az sonra polise, itfaiyeye, haber araçlarına ait sirenlerle delindi sessizlik. O anda sanki bunu bekliyormuş gibi herkes aynı anda konuşmaya ve içgüdüsel bir şekilde meydanda bir araya toplanmaya başladı. Bu durum bir süre devam etti. Polisler bile hiçbir şeye müdahale edemeyecek kadar şaşkındı, onlar da halka uyarak meydanda konuşlanmaya başlamışlardı. Onları itfaiyeciler ve haber araçları takip etti. Sanki az sonra bir politikacı gelecek, halkı selamlayarak geçip konuşma yapacakmış gibi bir hava varlığını sürdürdü bir süre. Herkes biraz sakinleşmiş, az sonra olup bitenin mantıklı bir açıklamasını duyacakmış gibi bir ruh haline girmişti.
Spikerler kamera önündeki yerlerini almış, canlı yayın yapmaya başlamışlardı ama çoğu saçma sapan konuşuyordu, ne diyeceklerini bilmiyor ama sanki az sonra gerçekler açıklanacakmış gibi belirsiz birinin geleceğini duyuruyorlardı. Kimi başkanın, kimi valinin kimi başka bir üst mevkiden birinin geleceğini vurguluyordu ama tabii gerçekte hiçbirinin hiçbir fikri yoktu. Çünkü bulutlar geldiğinden beri iletişim kesilmediği halde üst mevkilerdeki kimseye ulaşılamıyordu. Sokaktaki polislerin komiserleri, itfaiyecilerin müdürleri yoktu. Medya patronları ve haber müdürlerine bile ulaşmak mümkün olmamıştı. Oradaki herkes rütbesizdi.
Bir süre geçtiğinde hala üst mevkilerden kimse gelmemiş fakat evlerinde oturan herkes dışarı çıkmış ve onlar da meydanda toplanmaya başlamışlardı. Kalabalık gitgide büyüyordu, bir şehrin rütbesiz tüm insanları bir arada belirsiz bir bekleyiş içindeydi. Kimse onlara emir vermiyor, kimse ne yapacaklarını söylemiyordu ve tüm bunlar olurken toz bulutları yerlerinden bir milim bile kıpırdamıyordu. Fakat tuhaf bir şekilde o herkesin aynı anda canlı bir varlık gibi hissettiği uğursuzluk algısı dağılmaya başlamış, yerini huzurlu bir sakinliğe bırakmıştı. Koca meydanda, o hıncahınç kalabalığın içinde tek bir kargaşa yoktu artık. Yine tuhaftır ki herkesin yüzü gülmeye başlamıştı.
Derken, genç bir müzisyen omzunda asılı gitarını kılıfından çıkarıp çalmaya başladı. Az sonra bir başkası, sonra bir başkası daha enstrümanlarıyla ona katıldı. Bilinen bir şarkı çalmıyorlardı. Sanki melodiler ve armoniler o anda hem de aynı şekilde akıyordu zihinlerine. Aralarında inanılmaz bir ahenk vardı ve en sonunda bir kızın sesi duyuldu, yumuşacık bir sesi vardı ve ağzından çıkan ilk söz “Bulutlarda buldum özgürlüğümü.” oldu. Sonra ona genç bir adam eşlik etmeye başladı. Sözler, melodiler aynı anda akıyordu zihinlerine ve aynı anda dökülüyordu dudaklarından. Bu müzisyen gençlerin özgürlük şarkısı az sonra tüm şehrin insanlarından oluşan dev bir koroya dönüşmüştü. Öyle güzel bir şarkıydı ki, öylesine sarmalamıştı ki duygusu herkesi; polisi, itfaiyecisi, habercisi, doktoru, çöpçüsü, esnafı, sanatçısı, yaşlısı, genci, çocuğu, kadını, erkeği, eşcinseli, transı hatta sokak hayvanları bile aynı frekanstaydı.
Bulutlar hala dağılmamış, ama renkleri değişmeye başlamıştı. Sanki artık hapsettikleri o ışığı geri salıyorlardı, aşağıdaki bu güzelliğin üzerine. Gri; yeşile, maviye, sarıya, kırmızıya, var olan tüm renklere dönüşüyordu. Özgürlüğün şarkısı şehri, ülkeyi, dünyayı hatta boyutları aşmak istercesine yükseliyor, yükseliyor, yükseliyordu. Herkes aynı anda hem gülüyor hem de ağlıyordu ve artık herkes el eleydi.
Toz bulutları bu ahenkli topluluğun üzerine doğru dalgalanarak alçalmaya başladı bir süre sonra;
sanki bu coşkuya katılmak ve bu duyguya ortak olmak istercesine. Beraberlerinde gökyüzünün görkemli görkemsiz tüm güzel canlılarıyla, kuşlarla geliyorlardı. Aşağıdaki dev koronun coşkusuna kuşların melodileri de eklenmişti sonunda. Şehrin orasında burasında, oldukları yerde yapayalnız kalmış boynu bükük tüm ağaçlara da can gelmiş, hepsi boyunlarını gökyüzüne kaldırmış, dallarıyla hışırtılar çıkararak ve sallanarak onlar da şarkıyı söylemeye başlamıştı. Ahenk ve enerji o kadar büyük ve o kadar güzeldi ki… Her şey bir rüya gibiydi.
Kimse kimseye emir vermiyor, kimse kimseyi yönlendirmiyor, aksine herkes birbirini olduğu gibi kabul ediyor ve seviyordu. Özgürlüğün şarkısı sevginin şarkısıydı ve o sevgi giderek büyüyor ve adeta canlı bir varlığa dönüşüyordu.
Herkesin kalbi bir atıyordu.
Ta ki korkunç bir siren sesi bir bomba gibi kalabalığın üstüne düşene kadar... Havada asılı tek bir melodi kalmayana kadar, o müthiş sevgi parçalanarak korkuya dönüşene kadar yükseldi bu siren sesi… Ve toz bulutları yok olana kadar… Gülen yüzler düştü aşağıya o birkaç dakika içinde. Soğumuştu kalpler, sonunda siren sesi durduğunda. Kuşlar hızla yükseldiler gökyüzüne, sokak hayvanları dört bir yana dağıldılar. Bir süre zaman durmuş gibi herkes olduğu yerde dondu kaldı. Tek bir ses çıkmıyordu.
Uzaklardan gelen güçlü bir motor sesi sessizliği kırdı sonunda. Gözler korkuyla döndü o tarafa ve az sonra önüne çıkan ne varsa parçalamaya, ezip geçmeye kararlı bir canavar edasıyla görünür oldu dev tanklar. Çok geçmeden de herkese dağılıp evlere gitmesini emreden o robotik ruhsuz sesler duyuldu. Emredenler geri dönmüştü. Toz bulutlarından ise eser yoktu. Lakin güneş ışıkları da bir komutla engellenmiş gibi, her yer, her şey griye dönmüştü yine. Asık yüzlü, mutsuz, kalpleri de grileşmiş insanlar ise demin yaşadıkları her şey hafızalarından silinmiş gibi ruhsuzluğa, sevgisizliğe ve köleliğe geri döndüler.
Ağır adımlarla evlerinin yolunu tutmuş o güruhun içinde birkaç kişi vardı yaşananları hatırlayan, toz bulutlarını hatırlayan, yaşadıkları o duyguyu, sevgiyi, özgürlüğü hala iliklerinde hisseden…İçgüdüleriydi onları duaya yönelten…
Bir kez yaşanmıştı, neden bir daha olmasındı? Kendilerini görevli hissediyorlardı. Olabilecekleri, olasılıkları derinden hissediyorlardı. Zihinlerinde dönüp duruyordu aynı kelimeler. Bu bir çağrıydı. Toz bulutlarınaydı bu çağrı. Hiç susmadı zihinleri, kalpleri birlikte atıyordu o birkaç kişinin ve sonunda o kalabalığın içinde buldular birbirlerini, elleri birleşti, artık yürümüyorlardı. Herkesi yürümeye zorlayan polisleri, halkın üzerine sürülen tankları, verilen komutları hiçe sayarak durmuşlardı. Birileri onları ittiriyor, ama onlar hiç kıpırdamıyorlardı. Ne kalpleri ne zihinleri ne elleri koptu birbirlerinden. Toz bulutlarını çağırmaya devam ettiler. Üzerlerine gelen tankın farkında değillerdi. Etraflarındaki herkes koşmaya başlamıştı, yere düşenler, ezilenler, dayak yiyenler vardı. Ama onlar devam ettiler çağrıya. Tank çok yaklaşmıştı, belki paletlerinin bir iki dönüşünden sonra onlara çarpacak kadar yakındı. Sonunda soğuk metal sırtlarına değdiğinde kendilerine geldiler, fakat o soğuk his grinin tonu değişirken aniden kayboldu, sesler, hava, her şey bir kez daha değişti, polis durdu, halk durdu ve gitarın sesi yeniden duyuldu…
Ta ki o siren sesi geri gelene kadar…
Ama bu kez birkaç kişi değil binlercesi hatırlıyordu…
Yaşananlar herkes hatırlayana kadar tekrar edecekti…
Yaşananlar herkes özgür olana kadar tekrar edecekti…
***
Yusuf Sarıkaya
Yaşanmış Acı ve İbretlik Olaylar
Sedat İlhan
Çözümsüzlük
Mehmet Şahan
Edebiyat - Medeniyet ve İnsan /2
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Deniz İmre
Yalnızlığın Söz Aldığı Akşamlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Serhan Poyraz
Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway
Sami Çelik
Gece ve Sis
Musa Aşkın
Toprağa Dönen Hikâye
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Gevher Aktaş Demirkaya
Ben Yemen Türküsü’nü Söylerken Ata Ağlardı
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bir Mum Işığına Tutsak
Suna Türkmen Güngör
Ruhun Terazisi
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Dilek Tuna Memişoğlu
Sudan Ağlıyor
Ebru Bozcuk
Yaşam Gustoluğu
Ahmet Furkan Demir
Çağımızın Hastalığı: Gösteriş
Ayfer Güney
Dur
Hamiyet Su Kopartan
Meşguliyet
Turan Demirci
Yapılmayacaklar Listesi
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Hakan Cucunel
Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Demet Mannaş Kervan
Sözde Hayvanseverin Eseri: Sokak Köpeği
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar