"Bu şarkının frekansı o kadar güçlüydü ki yayınlandığı anda olağanüstü bir sayıda şamana ulaşacaklarından emindi."
1. BÖLÜM
İSTASYONDA İKİ KIZ KARDEŞ
FİLİZ
Yeşilköy’deki büyücü merkezinin rezidans bölümündeki küçük dairelerden birinde kalan Filiz, gecenin bir yarısında yatağında doğruldu. Başı çok ağrıyordu. Uyuyup dinlenmesi ve güç toplaması gerekiyordu.
Ama nafile.
Kalktı, eli hemen sigarasına gitti ama bir anlık duraksamadan sonra sigarayı kırıp parçalara ayırdı sonra da tüm paketi parçalayıp attı. Zayıflığa, bedeninin ve beyninin enerjisini çalan hiçbir şeye izin veremezdi. Sabah çok önemli bir güne başlayacak, büyük toplantı hazırlıklarındaki ilk sabotajını gerçekleştirecekti.
Büyücülerin haberleşme kanallarına gerçeğe yakın ve gerçeklerin yanında göze batmayacak kadar küçük yanlış bilgiler yerleştirecekti. Bunu hem elektronik postaların hem de özel büyücü müziklerinin içine koyacaktı. Elektronik posta kolaydı da… Öbürü çok çetrefilliydi. En azından hangi parçaların kullanılacağının listesi elindeydi artık. Kayıtlara erişmesi ve bir terslik olduğunun anlaşılmaması için tüm ustalığını kullanması gerekiyordu. Artık üzerindeki karanlığı atması şarttı.
Derin bir nefes alıp esneme ve güçlendirme egzersizlerine başladı. Bu çok yavaş yapılan ama zor bir seriydi. İhmal ettiği bedeni zorlanıyordu. Eklemleri yavaş yavaş açılırken ter içinde kalmıştı ama sonunda hem bedeni yeterince gevşemiş hem de zihni berraklaşmıştı. Son hareketi de yaptıktan sonra yerde bağdaş kurup nefes egzersizlerine ve meditasyonuna başladı. Her nefeste konsantrasyonu daha da artıyordu, çok geçmeden düşüncelerini tamamen susturmayı ve aynı anda da baş ağrısını geçirmeyi başardı. Kalkıp ılık bir duş aldı. İki aydır ilk kez gülümsüyor ve nihayet kendisini her duruma hazır hissediyordu. Rahat bir uykuya daldı.
Uyandığında bir an için nerede olduğunu unutup mutlu mutlu esnedi. Uykunun mahmurluğundan sıyrılırken her şeyi hatırladı. Önce biraz yüzünü ekşitti ama yine de uzun zamandır hissetmediği kadar enerjik hissediyordu. Egzersizlerini tekrarlayıp duşunu aldı. Tam havluyla duştan çıktığında kapısı çaldı. Faik’i çağırmıştı çünkü bugün ona ihtiyacı vardı. Kapıyı açarak yüzünde en seksi gülümsemesiyle havlusunu düşürmüş gibi yaptı.
DOĞAN
Doğan heyecandan yerinde duramıyor, geniş ofisinde anlamsızca dolaşıyor, bir köşeden diğerine gidip geliyordu. Heyecanının nedeni Mert’in yeni şarkısıydı. Bu şarkının frekansı o kadar güçlüydü ki yayınlandığı anda olağanüstü bir sayıda şamana ulaşacaklarından emindi. Frekansın etkisi bununla da kalmıyordu, Mayıs’ınki gibi masum değildi. Bu frekans en güçlü büyücüleri bile sarsacak ve yavaşlatacaktı, zayıf olanlarıysa paralize edecek hatta bazılarını delirtecekti. İşte sonunda şamanlar ve tüm insanlık için karanlık günler bitiyordu. Doğan uzun süredir hissetmediği kadar güçlü ve yenilmez hissediyordu kendisini ve artık hiçbir şeyden korkmuyordu.
Zihninde Alp’in sesini duyduğu anda bir şeylerin ters gittiğini bile anlayamadan kendisini yerde buldu. Büyünün gücü tahmin sınırlarının ötesindeydi. Bacakları tutmuyor ve konuşamıyordu ama zihni açıktı. İlk başta bir şey hissetmiyordu fakat çok geçmeden acı dolu başka bir boyuta geçti. Bu acı bir an için gerçeklikten kopmasına ve zihninin kapanmasına neden olsa da bu durum uzun sürmedi ve az sonra zihni yeniden acıya uyandı. Büyü zihnini sonsuz bir acıya hapsetmişti.
Yeşilköy’de tutsak olarak tutulduğu odada Alp başı önüne düşmüş ağlıyordu. Mesajı gönderir göndermez kendisine ne yapıldığını, bunun neye sebep olduğunu ve asla da geri alınamayacağını anlamıştı. Nolan, Alp’ten hiçbir bilgi alamamış ama yaptığı büyüyle onun tek iletişim yolunu, Doğan’ı acımasızca etkisiz hale getirmişti.
“Aman Allah’ım Doğan! Ne yaptım ben, nasıl anlamadım!”
Alp, zihninde Nolan’ın kahkahasını duyuyor ve onun çarpık memnuniyetini hissedebiliyordu. Nolan onu alt etmişti. Alp artık kimseye ulaşamazdı. Eğer denerse yine aynı şeyin olacağından emindi. O andan itibaren artık gerçek bir esirdi.
NİSAN
Doğan ofisinde koma halinde bulunduğu andan itibaren herkes panik içindeydi. Şifacılar ellerinden geleni yapmış yine de etkili olamamışlardı. Doğan’ın bedeni uykudaydı ancak bilinci bariz bir biçimde acı çekiyordu. Aşamadıkları hatta anlayamadıkları bir büyü ile karşı karşıya kalmışlardı. Doğan’ı biraz olsun rahatlatmak bile mümkün olmamıştı.
Doğan’ın başına gelenler en çok Nisan’ı etkilemişti. Onu hemen kendi evine taşıtmış, o günden itibaren de yanından hiç ayrılmamıştı. Günlerce yemeden, içmeden, kimseyle konuşmadan, çaresizce başucunda oturup onun uyanmasını beklemişti. Doğan en iyi dostlarından biriydi, onun yanında olmasının bir nedeni tabii ki buydu. Ama asıl neden başkaydı ve bu neden, Nisan’ın her geçen gün kendisinden ve duygularından daha çok utanmasına yol açıyordu. Doğan, Alp’le tek bağıydı. Onca sene boyunca tüm yaşadıklarına hep ona kavuşma ümidiyle katlanmıştı ve şimdi Doğan’ın bu durumu yüzünden onu hepten kaybettiğini hissediyordu. Mayıs bunun imkânsız olduğunu, aksi halde bunu hissedeceğini ve onun yaşadığından emin olduğunu söylüyordu ama bu kayıp hissi ölüm değildi zaten. Bu savaş sonsuza dek sürecek gibiydi. Ona zor gelen görev ve sorumluluklar değildi ama bu bitmek bilmeyen süreçte ömürleri geçiyor ve hayat tüm sevdiklerini acımasızca ondan ayırmaya devam ediyordu. Aslında hepsi hayatın içinde bilinçsizce savrulup duruyorlar gibiydi ve bu durum kısa bir zamanda değişecek gibi görünmüyordu.
Artık içindeki isyanı bastıramıyordu. Bastırmak da istemiyordu. Öfkeli olmak istiyordu. Kızmak istiyordu. Kime kızacağını da çok iyi biliyordu. Bu duyguyla birden kendine acıma halinden sıyrılarak çantasını kapıp dışarı çıktı. Arabayla bir saat kadar gittikten sonra akşam yedi sularında Polonezköy’e vardı. Çok kararlı bir yolculuktu bu. Rahatlamak ya da kaçmak için değildi. Tam aksine doğrudan savaş alanına atlamaktı amacı. Her zaman Mayıs’ın yanında olacaktı ama artık daha aktif olmak istiyordu. Doğan’ın yerini alacaktı. Bunun için kimi görüp kimden yardım alacağını biliyordu.
Küçük ahşap evin önüne gelip arabayı durdurduğunda heyecanı daha da artmıştı, tüm bedeni istemsizce titriyordu. Arabadan inmeden önce biraz durup kalp atışlarının normale dönmesini bekledi. O anda evin kapısı ardına kadar açıldı ve Mevhibe göründü, “Gelsene kızım!”
Nisan, haber vererek ya da vermeyerek Mevhibe’ye her gidişinde, teyzesi onu bekliyor olurdu. O güne dek bir kez bile onun kapısını çalamamıştı yine de her defasında şaşırıyordu bu duruma. Fakat bugün Mevhibe’nin yüzünü gördüğünde hissettiği duygunun şaşkınlıkla alakası yoktu. Nisan o anda doğru adımı attığına emin olmuştu. Arabadan inip teyzesine doğru yürürken artık daha kararlıydı.
“Hoş geldin, çay demledim. İçeriye gir de üşüme.” dedi Mevhibe, yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle. O kadar sıcak o kadar tatlı o kadar ilgiliydi ki… Nisan, tüm kaygılarından sıyrılmış bir şekilde, içini ferahlatan bu gülümsemenin peşine düşüp içeri girdi ve yavaşça kapıyı kapadı. Evin küçücük salonuna girdiğinde Mevhibe teyzesi çayları koymuş, koltuğuna oturmuştu bile. Yeni yapılmış kurabiyeler mis gibi kokuyordu. Bir süre oturup oturmamakta kararsız kaldı. Bir şaman olarak artık bu dünyanın gizemlerine vâkıftı ama yine de küçüklüğünden beri hâlâ aynı görünen Mevhibe teyzesine; bu yıkık dökük ama tertemiz ve sıcak eve her gelişinde kendisini gerçeküstü bir boyuta ayak basmış gibi hissederdi.
“Otursana kızım. Bu gece çok işimiz var ve bu şekilde duracaksan ikimiz de çok yorulacağız.” dedi Mevhibe. Muzip bir ifade vardı yüzünde.
“Ah! Özür dilerim teyzeciğim, beni bilirsin; hâlâ fazla realist ve şapşal bir kızım ben.” dedi Nisan ve ikisi de buna kahkahalarla güldüler.
Köhne evin büyülü ziyaretçileri gelmeye başlamıştı. Ama bu gelenler çok farklıydılar. Güzel değildiler. O bildik sıcacık rahatlığı getirmiyorlardı beraberlerinde. Oda soğumuş ve tuhaf bir rahatsızlık hissiyle dolmuştu. Bunlar kesinlikle şaya değildi.
“Gregor, Martin, Elisa ve Faye…” dedi Mevhibe rahat bir tavırla ve kalkıp şömineyi yaktı. Sonra da bir sürü mum… Tüm ışıkları kapatıp tekrar yerine oturdu.
“Beraber çalışacaksınız. Tabii ki önce birbirinize alışmanız lazım.” dedi.
Fakat Nisan, birlikte çalışacağı varlıkları gördüğü anda olduğu yerde donup kalmıştı, adeta bacakları kitlenmişti ve aklından korkunç düşünceler geçmeye başlamıştı, “Ben nereye geldim? Yoksa bu kadın benim Mevhibe teyzem değil mi? Büyücüler onu öldürüp yerine başka birini mi koydular? Yoksa teyzem kötü tarafa mı geçti?” diye arka arkaya sıralanıyordu düşünceleri. “Acaba gitsem mi?” diye bir hamle yapma düşüncesiyle kıvranmaya başladığı anda Mevhibe, “Otur kızım! Ben iyiyim, bildiğin kişiyim ve hep öyle kalacağım.” dedi. Nisan’ın biraz sakinleştiğini görünce de devam etti:
“Kimse için yalnızca iyi ya da kötü diye bir ayrım yapamayız kızım. Her şey ya siyah ya da beyaz olmak zorunda değildir. Üstelik iyiliği, güzelliği ve doğruyu her zaman iyilikle ve güzellikle elde edemeyiz. Sen de bu yüzden buraya gelmedin mi zaten? Bildiğin şeyler için niye beni konuşturup yoruyorsun, daha da önemlisi zamanımı çalıyorsun?”
“Çok çok üzgünüm, haklısın teyzecim. Peki şimdi ne olacak?”
“Uzun bir gece olacak kızım. Şimdi soyun ve şu kırmızı örtünün üzerine yat. Zihnini boşalt ama gerçekten boşalt ve tüm düşüncelerini sustur ki biz de sana yükleyebilelim gerçekten gönlünün istediklerini. Yüreğinde ne varsa onu alacaksın, gerçekte kim isen o olacaksın ve asla yalnız olmayacaksın.”
GEÇMİŞ
NİSAN VE ALP
Nisan, Mayıs’la birlikte çalışmaya başlamadan önce büyük bir yayınevinde editörlük yapıyordu ve ikisinin de apayrı dünyaları vardı. Kardeşine çok düşkündü ve ihtiyacı olan her an onun yanında olmaya, ona manen destek olmaya çalışıyordu ama Mayıs da yalnızlığına çok düşkündü. Bu yüzden yeterince bir araya gelemiyorlardı. Mayıs, biraz bencilce yaşıyordu fakat bencilliği etrafındakilere ya da Nisan’a karşı değildi. Mayıs aslında yalnızca kendisine ve yeteneğine karşı bencildi. Hayatın içinde oradan oraya savrulmasının nedeni gerçek yeteneğinin farkında olmamasıydı. Üstelik kimseyi dinlemiyor ve kendi gerçeğini bulmak için hiçbir şey yapmıyordu. Nisan onun bu haline deli oluyordu. Defalarca konuşmaya çalışmış ama her defasında Mayıs’ın inadının gücüyle duvara toslamıştı.
“Üretmesi gerek! Çalışıp kendi parçalarını yapmalı! Yapabilir biliyorum ama buna hiç inanmıyor, bu yüzden de bir adım bile ileri gidemiyor, kendi yarattığı kafesin içinden çıkamıyor.” demişti bir gün erkek arkadaşına. “Boşversene! Nasıl istiyorsa öyle yaşar. Bundan sana ne, parasını kazanıyor ya!” diyen bu patavatsızı hemen o anda bir daha görmemek üzere evden kovmuştu Nisan. İşte Mayıs’a bu kadar bağlıydı. Fakat bir süre sonra bu bağlılığı gitgide tuhaf bir hâl almaya başlamıştı. Artık yalnızca Mayıs’ı düşünür olmuştu. Evet kardeşini çok seviyordu ama işini yapamaz hale gelmişti, önünde biriken kitapların kapaklarını bile açmak istemiyordu.
Zihninin yine Mayıs’a kitlendiği ve onu düşünmekten patlamak üzere olduğu bir gün, ayaklarını masasına uzatmış gözleri kapalı bir şekilde sakinleşmeye çalışıyordu. “Yok, dayanamıyorum artık, hemen onu görmeliyim!” diye düşünürken diyafondan asistanının sesini duydu. Birinin onunla görüşmek istediğini söylüyordu.
“Kimmiş?” diye sordu Nisan isteksizce. Kızın heyecanına bir anlam verememişti.
“Alp Bey… Alp Kora... Kültür ve Turizm Bakanı.”
Heyecanlanma sırası Nisan’daydı. Ayaklarını masadan indirip hızlıca çantasındaki cep aynasına bakarak rujunu tazeledikten sonra asistanına onu içeri göndermesini söyledi. İçeri giren adamın endamı ve yakışıklılığı, fotoğraflarda görüp beğendiği Alp Kora’dan kat kat üstündü. Gözleri yüzünden mi yoksa “Merhaba Nisan Hanım.” deyişi mi, ses tonu mu, enerjisi mi hiç bilmiyordu ama o ne isterse “Evet!” demeye hazırdı o birkaç saniye içinde. Kafasındaki ses sakin olmasını söylerken ve açık vermemeye çalışırken adam damdan düşer gibi konuya girdi: “Ben de çok uzun zamandır sizin gibi hissediyorum ama burada oluş nedenim farklı. Kusura bakmayın, benim zayıflığım da sizsiniz ve kendime engel olamadım. İstemeden sizi dinledim.” dedi.
Nisan yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirip ona tutundu bir süre. Dili tutulmuştu. İçinden, “Tabii ya! Ben birinden ilk anda bu kadar etkileneceğim; adam bu kadar yakışıklı ve hoş olacak, üstelik temiz, şık ve esmer de olacak, ela gözleri ve o ses tonu olacak hatta bir de bakan… Bu adam normal olabilir mi? Gerçek olabilir mi? İşte bu da deli…” diye düşünürken bildiği bütün küfürleri sıraladı. Halbuki bir dakika önce geceyi nerede geçireceklerinin hayalini kuruyordu. Bu, bir ilişkideki en hızlı hayal kırıklığıydı. Yine de karşısında sıcacık bir gülümsemeyle oturan Alp, “Benimle yemeğe gelin lütfen.” dediğinde Nisan çantasını ve kabanını alıp hiç düşünmeden izledi onu.
Yemeğe oturdukları anda konu tuhaf bir şekilde Mayıs’a geldi. Nisan şaşırdı hatta biraz rahatsız oldu, karşısında bir başkası olsa hemen kalkıp giderdi oradan ama içinden bir ses kalması gerektiğini söylüyordu. Sonunda kendi iç sesini dinlemeye karar verdi. Alp’in bakışları, dürüstlük akan gözleri de bu kararında etkili olmuştu. Sonunda bugünü yaşanan tüm tuhaflıklarıyla kabullenmeye ve ne kadar aykırı gelirse gelsin, Alp’i yargısızca dinlemeye karar verdi.
Alp, Nisan'ın durumu kabullendiğini anladıktan sonra konuşmaya başladı. Önce Mayıs’la ilgili Nisan’ın hiç anlamadığı bir şeyler anlattıktan sonra konuyu bir anda değiştirerek evrenin sırları ve görünmeyen, bilinmeyen güçlerden bahsetmeye başladı. Nisan, gözleri kocaman açılmış bir şekilde zihninde bu bilgilerin hiçbirini birleştiremeden, yorumlayamadan dinliyordu. Bilime ve mantığa inanan, soyut kavramları yalnızca sanata yakıştıran aklı zorlanmaya başlamıştı bir süre sonra. Fakat sonra bir anda onu bu halinden çıkaran bir şey oldu. Bedeninden elektrik akımı gibi bir şey geçmişti. Canı yanmamış ama biraz korkmuştu. Sonraki ilk hissi ise bunun bir uyarı olduğuydu. Alp o anda sustu ve sıcak bakışlarını Nisan’dan hiç ayırmadan beklemeye başladı. Nisan’ın şaşkınlığı ve korkusu az sonra tamamen geçti, sanki bedenine yeni bir enerji akıyor hem zihni hem de bedeni bu enerjiyle yenileniyordu. O anda farkına vardı; bu kesinlikle bir uyarı değildi, uyanıştı. Sanki çok derin, rüyasız ve hissiz bir uykudan uyanmıştı.
Onun farkındalığını hisseden Alp, kaldığı yerden anlatmaya devam etti. Nisan, onun sesini de anlattıklarını da farklı algılıyordu artık. Sonunda, biraz önce imkânsız olduğuna emin olduğu her şey normalleşmişti zihninde. Artık inanıyordu...
Gece boyunca konuştular. Nisan yüzlerce soru sordu, cevaplarını dinledi, notlar aldı ve sonunda birlikte nasıl ilerleyecekleri konusunda kararlar almaya başladılar. Her şey yavaş yavaş yerli yerine oturuyordu. Nisan’ın hoşuna gitmeyen ve içine sinmeyen tek konu Mayıs’a yalan söylemek zorunda olmaktı. Ama bir süre, zamanı gelinceye kadar her şeyi ondan gizli yapması gerekiyordu.
“Mayıs inatçı ve özgür bir ruh.” demişti Alp. “Sen bunu benden daha iyi biliyorsun. Ama bilmediğin bir şey var, o da bizim aleme senden daha yakın olduğu. Çok güçlü bir inancı var ama bunlardan hatta bazen kendisinden bile korkuyor.”
“İnanılmaz! Hiç bu konuda konuşmadık biz. Peki neden şimdi değil, neyi bekliyoruz?”
“Farkındaysan şu anda hayatından çok sıkılmış durumda, kariyeri olduğu yerde sayıyor hatta geriye gitmiş durumda. Artık yenilenmeli, değişmeli ve aslında sen bilmiyorsun ama üretmeye başladı bile. İnsan batmadan çıkamıyor… Haberin olsun, yakın bir zaman içinde hiçbir iş alamayacak. Ağlayıp sızlayacak ve kafası iyice karışacak ama kanalı açıldığı anda o kadar çok parça yapacak ki kendisi de inanamayacak. Bizim ihtiyacımız olan o yeni ve güçlü parçalar işte. Ama bir süre için bunu bilmemeli çünkü bilirse yeterince güçlü parçalar çıkmayabilir. Kendiliğinden olmalı ve biraz da acı çekmeli. Bu şekilde gerçekleşirse en tepeye çıkacak ve sen onunla çalışacaksın. Onun menajeri, patronu, asistanı, arkadaşı… Her şeyi sen olacaksın.”
“Aman ne hoş! Ne anlarım ben menajerlikten?”
“Kendi potansiyelini sen bile bilmiyorsan ben ne diyebilirim ki? İçinde, derinde biliyorsun aslında.”
“Her şeyi de biliyormuşum zaten…”
“Nisan.”
Artık birbirlerine isimleriyle hitap ediyorlardı.
“Nisan dalga geçme lütfen. Gerçi bu huyuna bayılıyorum ama sen olmazsan biz beceremeyiz. Ona sen göz kulak olacaksın. Ben de hep senin yanında olacağım.” derken Nisan’ın elini tutup uzun uzun onun gözlerinin derinliklerine baktı. Bu mavi gözlere hayrandı. Bir süre sonra kendinden ve duygularından utanıp gözlerini indirdi. O sırada Nisan’ın kalbi o kadar hızlı atıyordu ki…
“Sen ve ben bir arada çok iş yapacağız Nisan. Senin eğitimini de ben vereceğim ve bizim dünyalar tatlısı Mevhibe ablamız.”
“Nasıl yani? Bizim aile dostumuz Mevhibe teyzemden bahsetmiyorsun herhalde?” diye şaşkınlıkla sordu Nisan.
“Tam olarak ondan bahsediyorum. Çocukluğunuzda onun yanında geçirdiğiniz zamanları hatırlasana. Tuhaf şeyler olmuyor muydu?”
Nisan bir an kaşlarını çatıp düşündü ve sonra başını salladı. Onunla geçirdikleri günlerden anılar canlanmıştı gözünde. Mayıs da o da Mevhibe teyzelerini çok severlerdi. Mevhibe onlara şakalar, sihirbazlık numaraları yapardı. Hatta rüyalarında bile konuşurdu onlarla, sorularını cevaplar, yol gösterirdi. Onun o köhne evinin bahçesinde oynarken kaç kez Mayıs’la düşüp yaralanmışlardı ama eve döndüklerinde yaralardan eser kalmazdı. Çocuk akıllarına normal gelirdi bu deneyimler. Onlar için imkânsız diye bir şey yoktu ve iki kız kardeş de sorgulamadan kabullenmişti bunları. Sonra sonra büyüdükçe bu yaşlı ve tatlı ihtiyarı biraz garip bulmaya başlamış ve ondan uzaklaşmışlardı. Birkaç senedir de hiç görüşmemişlerdi.
Nisan, “Niye sadece sen değil Alp? Hem teyzemiz artık çok yaşlanmıştır.” derken yine oldukça tuhaf bir şekilde teyzesinin çocukluğundan en son gördüğü zamana kadar hiç de değişmemiş olduğunu hatırladı. “Acaba kaç yaşındadır?” diye düşündü.
“215 yaşında…” diye cevapladı onu Alp.
Beyni reddetti fakat kalbi “Evet, öyle olmalı…” dedi, Alp’in dürüst gözlerine bakınca.
“Gayet de iyi durumda. İki sene öncesinden ya da 20 sene öncesinden farklı değil. Ben hep yanında olamam Nisan, tahmin edersin ki ilgilenmem gereken devlet işleri de var.” dedi Alp. “Bu arada anne ve babanız da şaman, onlarla da konuşmanın vakti geldi.”
Bir anlık şaşkınlıktan sonra bunu da kabullenip, “Tabii ki sayın milletvekilim ve bakanım.” diyerek yine dalga geçme moduna girdi Nisan. Böylece ruh sağlığını biraz koruyabiliyordu. İkisi de bir süre onun bu haline güldüler ve kimsenin olmadığı o küçük restorandan korumalar eşliğinde çıkıp ayrıldılar. İlişkileri sorgulanmasın diye kültür ve turizm ile ilgili devlet destekli bir kitabın editörlüğünü yapacaktı Nisan. Böylece bu kadar yakışıklı bir adamla yalnızca iş yapıyormuş gibi görünecekti. “Yine de dedikodular çıkacak.” demişti Alp. “Ben bekarım, sen çok güzelsin ve ‘Niye bakanın kendisi ilgileniyor bu işlerle?’ diyecekler. Hazırlıklı ol! En çok da Mayıs'a karşı, sakın onun sezgilerini küçümseme.” deyip yanağına bir öpücük kondurmuştu Nisan’ın. Sanki hep yaptığı bir şeymiş gibi...
Nisan sonraki günlerde hemen hemen her gün buluştu Alp’le. Çoğunlukla geceleri ikisinden birinin evinde çalışıyorlardı. Hafta sonlarını ise onu aynı sıcak gülümsemesiyle hayatına yeniden kabul eden Mevhibe teyzesi ve yeniden tanımaya ve daha da çok sevmeye başladığı ailesiyle geçiriyordu. Ama en mutlu olduğu zamanlar Alp’le olduğu saatlerdi. Çalıştıkları çoğu geceler zorluydu. Her şey çok yeni ve olağanüstüydü.
Bir yılın sonunda bir gece Nisan’ın evindeydiler yine. Yoğun bir seansı yeni bitirmişlerdi. Nisan’ın başı ağrıyordu ve bitkindi. Alp ellerini onun şakaklarına koyup bekledi biraz, sonra tüm bedenini dolaşmaya başladı elleri. Ne bitkinlik ne de ağrı kalmıştı geriye. Ancak bu masum şifa verme ritüeli ikisinin de kalp atışlarını hızlandırmıştı. Artık büyük bir arzu ve heyecan vardı yüreklerinde. Birbirlerine dokunmaya, birbirlerini öpmeye ve sevmeye karşı koyamadılar. En başından beri var olan bu duygular ve arzular serbest kalmıştı en sonunda. O gece ve sonraki geceler birbirlerinin kollarında uyudular.
BUGÜN
METE ve MAYIS
Mete, Mayıs’ı göremeden gitmekten hiç hoşlanmamıştı. Yaklaşan toplantı yüzünden sürekli hareket halindeydi zaten ve İstanbul’da Mayıs’ıyla en azından birkaç günü olacağını düşünmüştü ama uçaktan iner inmez Mevhibe aramış ve tüm yolcu şamanları toplayıp derhal Sibirya’ya kâhin şaman çocuğun yanına gitmeleri gerektiğini söylemişti. Kâhin şamanın ne anlama geldiğini çok iyi bilen Mete, onun gerçekten var olduğunu duyunca çok heyecanlanmıştı. Kâhin şamanlar birkaç yüzyılda bir tüm geçmiş yaşamların bilgisiyle doğarlardı. Uzak ve yakın geleceği ve bunların bütün olasılıklarını görebilirlerdi.
Mevhibe, “O henüz çok küçük Mete, hazır değil. İyi korunuyor ama artık daha büyük bir desteğe ihtiyacı var. Büyücülerin onun varlığından henüz haberi yok ama şüpheleniyorlar. Oradaki sayıları her geçen gün artıyor. Çok dikkatli ol ve ekibine bile ondan bahsetme. Bizden de bilenler çok az.” demişti son olarak.
Mete bir yolcu şamandı. Yolcu şamanlar, kara şamanlar büyücülere dönüşmeden önceki altın çağda dünyayı dolaşır, bilgi taşır ve iletişimi sağlarlardı. Birçok yeteneğe aynı anda sahip olan güçlü şamanlardı. Karanlık çağ başladıktan sonra geçen yıllar içinde ise büyük savaşçılar haline gelmişlerdi. Bunun en önemli nedeni, zihinlerine sızmanın imkânsız olmasıydı. Ne bir sezici ne de bir hafıza çekici bunu başarabilirdi. Yolcu şamanlar hiçbir frekanstan da etkilenmiyorlardı.
Mete uçakta uyuyamadı. Mayıs’ı ve o geceyi düşünüyordu; Amsterdam’daki o yılbaşı gecesini. Bu organizasyonla ilgili her şeyden, özellikle zamanlamasından şüphelenen ve Mayıs’ın gitmesini hiç istemeyen Alp, onu ikna edemeyince Mete’yi gizlice oraya yollamış ve kızlara göz kulak olmasını istemişti. Böylece tüm ekip Patricia’nın müziğiyle dağılırken frekanstan etkilenmeyen Mete ayakta kalmış ve onları kurtarabilmişti. Arabada Mayıs’la göz göze geldikleri o ilk anı unutamıyordu. “Merhaba Mayıs, ben Mete…” demişti. Sonrasında ise karşılıklı bakakalmışlardı. Mayıs ancak bir süre sonra konuşabilmişti, “Sen, sen O’sun.”
Mayıs, Mete’yle karşılaşmalarından iki yıl önce onu rüyalarında görmeye başlamıştı. İlk başta önemsememiş ama rüyalar sıklaşarak devam edince meraklanmıştı. Bir süre sonra ona olan ilgisi gerçek bir tutkuya dönüşmüş ve sonunda bir gün ona olan aşkını kendi kendisine itiraf etmek zorunda kalmıştı. Hayatına kimseyi sokmadan onu bekliyordu. “Deliyim, evet deliyim ben!” diye düşünmeye başladığında ve artık bu duygusuyla başa çıkamadığında ise Mevhibe teyzesine gitmiş, ona Mete’yi yüzünün bütün detaylarıyla tarif ederek rüyalarını ve hissettiklerini anlatmıştı. Mevhibe teyzesi nedense hiç şaşırmamıştı, Mayıs’a şefkatle sarılmış ve “Deli değilsin kızım, yalnızca geleceği görüyorsun.” demişti.
“Ama benim öyle bir yeteneğim yok ki!” diye itiraz edince, “Emin misin tatlım? Beynimizin, kalbimizin hangi kısımları uykuda kim bilir? Kim bilir daha nelere gebeyiz? Aşk zaten başlı başına bir yetenektir. Ve gerçek aşk çok uyuyamaz.” demişti Mevhibe.
Öte yandan Mete, uzaktan tanıdığı Mayıs’ı beğenir, ona saygı duyardı. Onun sesine ve sanatına hayrandı. Ama o gözler kendi gözlerine baktığında ona doğru çekilmiş; sanki bir boşluk, bir bekleyiş sona ermiş ve gerçek hayatı o anda başlıyormuş gibi hissetmişti. O da bilmeden hep Mayıs’ı beklemişti. Amsterdam’daki o gece başlayan ve iki hafta süren tehlikeli bir yolculuktan sonra Rocha’ya vardıklarında ikisi de artık birbirlerine ait olduklarından emin olmuşlardı. Vedalaşma vakti geldiğinde birbirlerine sonsuzluk yemini ederek bağlılıklarını en kadim şaman geleneğiyle ölümsüzleştirmişlerdi.
8 YIL ÖNCE
DOĞU SİBİRYA
Mevhibe, uzun ve yorucu bir yolculuğun sonunda, Rusya’nın uzak doğusundaki Yakutsk şehrinin unutulmuş hatta neredeyse terk edilmiş küçük bir kasabasına vardığında akşamüstü olmasına rağmen hava çoktan kararmıştı. Dünyanın bu gözlerden uzak, pek bilinmeyen köşesi gündüzleri bile yeterince aydınlık olmazdı. Mevhibe, yol boyunca büyücülerin hemen hemen her yerde gereğinden çok fazla ajanlarının olduğunu fark etmişti. Yine de şehirden uzaklaştıkça azalacaklarını ümit etmişti. Oysa tam tersi olmuş ve kasabalarda da haddinden fazla enerji algılamıştı. Korkularının ne kadar yerinde olduğunu anlıyordu, buraya gelme nedeni ve görevi artık her şeyden çok daha önemliydi.
Kasabadaki küçük köhne evlerden birine yaklaşırken kapı açıldı ve hafif tombul, yanakları kıpkırmızı bir kadın kollarını kocaman açarak Mevhibe’ye doğru koşmaya başladı. Mevhibe’nin minnacık bedeni kadının kolları arasında ezilerek havaya kalkmıştı. Bu sıcak karşılamayı beklemeyen yaşlı kadın gülmeye başladı,
“Privet. Olga yavrum nasılsın?”
“İyiyim teyzeciğim ama gözümüz yollarda kaldı. Senin geleceğini söylediklerinde çok heyecanlandım.” dedi Olga. Gerçekten de mutluydu ama gözlerindeki korku Mevhibe’nin gözünden kaçmamıştı.
“Anlat yavrum, Katya nasıl?”
“Zor bir hamilelik geçiriyor ama asıl sorun bu değil. Hamileliğinin üçüncü ayında kasabaya üç yabancı adam geldi. Boris’in yerinde kalmaya başladılar. Her gün kasabada uzun yürüyüşler yapıyorlardı. Dördüncü gün Katya fenalaştı. Şifacılar nedenini bulamadılar. Fiziksel olarak hiçbir şeyi yoktu. Ama gitgide daha kötü olmaya, yemek yememeye başladı. Gözleri donuk, yüzü solgundu. Bebekle bağını kaybetmiş gibiydi. Daha güçlü şifacılar ve seziciler geldi. Nihayet bir sezici büyüyü buldu ve şifacılar hemen temizlediler. Ardından büyük kalkanlar ve korumalar başlatıldı. Mevhibe Teyze, ne istiyorlar Katya’dan? Kimse bir şey söylemiyor. O kadar şifacı, sezici, şaya nereden çıktı ve sen… Neden buradasın? Neler oluyor? Biz basit insanlarız. Niye büyücüler geldi?”
“Sakinleş yavrum. Biliyorum hazmetmesi zor ama artık hayatınız asla basit olmayacak. Güzel kızımız Katya, şamanlar için çok önemli bir bebeği dünyaya getirmek üzere. Büyücüler bunun ne demek olduğunu henüz bilmiyorlar ama bölgedeki enerjiyi hissediyorlar. Özellikle bu evden geleni. Bilmeden doğru nokta atışı yapmışlar. Allahtan erken müdahale edebildik. Ben de bu bebeği doğurtmak için buradayım. Şimdi dinle beni kızım.”
YAKUTSK - SİBİRYA
BUGÜN
Olga birden huzursuzca uyandı. Günlerdir uyuyamıyordu zaten. Enerjiler değişiyor, bunu hem tüm varlığıyla hissedebiliyor hem de Mevhibe’den gelişmeleri öğrendiğinden neler yaşanabileceğini ve tehlikenin büyüklüğünü tahmin edebiliyordu. Doğumdan hemen önce bir gece Mevhibe ile gizlice evi terk edip Yakutsk yakınlarındaki bu manastıra gelmişlerdi. O günden beri yalnızca küçük ailesi ve manastırdaki şamanlarla birlikte yaşıyordu. Torununu korumak için ödediği bir bedeldi bu. Bu bir sorun değildi, ona canı fedaydı ama korkuyordu, fark edilir ya da bulunurlarsa diye… Büyücüler güçleniyordu. Evet, belki manastır muazzam bir şekilde korunuyordu ama yine de karanlık düşüncelerinden sıyrılmasına yetmiyordu bu.
Yataktan kalktı ve ne yapacağını bilmez bir halde küçük odasında oradan oraya yürümeye başladı. Sıkıntısı gitgide büyüyordu. Sonunda dayanamayarak üzerine sabahlığını aldığı gibi torununun odasına gitmek için odadan çıktı. Manastır çok soğuktu. Şömineler sönmüş ve koridorlar buz gibi olmuştu. Görünen ve görünmeyen korumalar her yerdeydiler. Onların varlığı Olga’yı biraz rahatlatıp sakinleştirse de özellikle bu gece eski basit ve küçük hayatlarını çok özlüyordu. Küçük kasabası soğuk ve karanlık olsa da insanları sıcak ve yardımseverdi. Bu düşünce torununun odasına girerken yüzünde sıcak bir tebessüm oluşturmuştu ama çocuğu yataktan kalkmış bir durumda pencerenin önünde görünce bu tebessüm dağıldı, “Oğlum niye yataktan çıktın? Çok soğuk.”
Çocuk cevap vermedi, yerinden kıpırdamadı. Olga telaşlanarak hemen onun yanına koştu, ona dokunduğunda çocuk buz gibiydi. Gözleri de matlaşmıştı ve tamamen tepkisizdi. Hemen onu kucaklayıp yatağa taşıdı ve sessiz çağrısını yaptı. Önden Katya, arkadan koruyucular ve şifacılar geldi. Onu taramaya başladıkları anda çocuk önce biraz kıpırdandı sonra gözleri normale döndü. Hafifçe doğruldu ve, “Yolcu şaman Mete’ye yardım etmemiz gerek. Buraya geliyor, tuzak var, o büyük bir tehlikede.”dedi ve tuzağın tam yerini de söyledikten sonra bir çığlık attı:
“Yolcu şamanlar!”
Bu kez ama devamını getiremeden yatıp uykuya daldı. Sakin ve derin nefeslerle uyuyan normal bir çocuğa dönüvermişti birden. Olga’nın içi sızladı. Bu kadar küçük bir çocuğun omuzlarındaki bu büyük yüke isyan etti içinden. Bir yandan da gurur duydu, torununun sonunda kâhin şaman gücü uyanmıştı.
Kâhin şaman çocuğun ilk görüsünün yarattığı bir anlık şaşkınlık ve paniğin ardından manastırdaki yolcu şamanlardan biri olan Marcus balkona çıkıp bu haberi Mete’ye ulaştırmak için gökyüzünü taramaya başladı. Yolcu şamanlar hayvanlarla iletişim kurabilirlerdi. Mete’yi çabucak bulabilmesi için yükseklerde uçan bir canlıya ihtiyacı vardı. Bütün ihtişamıyla kartalı hissedince onun zihnine bağlanıp mesajı ulaştırdı. Artık gerisi Mete’ye kalıyordu. Manastırdan çıkıp yardıma gidemezler ve çocuğu hiçbir şekilde yalnız bırakamazlardı. Buradaki her bir kişinin O’nun için hayati bir önemi vardı.
Mete, manastıra beş-altı saat uzaklıktaki otel odasında, diğer herkes uyurken pencereden dışarıdaki sonsuzluk hissi veren beyazlığa bakıyordu. İçinde bir sıkıntı vardı ve huzursuzluğu giderek artmaya başlamıştı. Hisleri onu hemen hemen hiç yanıltmazdı. Ertesi gün gitmeyi düşündüğü manastıra hemen gitmeye karar verdi. Kimseyi yanına almaya niyeti yoktu. Küçük bir sırt çantasına gerekli birkaç eşyasını koyup dışarı çıktı.
Koruyucu şayası Mark, “Birkaç yolcu daha alsan yanına.” dedi.
“Seni hiç böyle endişeli görmemiştim Mark. Ne oldu ne hissediyorsun?” dedi Mete.
“Biliyorsun, enerjisi yüksek olan bu gibi alanlarda çok büyücü oluyor. Hepsi de yarı alarm durumunda.
“Eh! Ben de bir yolcu şamanım. Buradaki üşümüş ve tembelleşmiş ajanların hepsiyle başa çıkabilirim.”
“Fazla kendine güven iyi değildir Mete.”
Mete güldü ve kendisini görünce heyecanlanan kurtların tek tek başlarını okşarken, “Lois ve Leyla var ya. Dördümüz koca bir orduya bedeliz.” dedi.
Mark söylenmeye devam ederken Mete kurtlara bir şeyler mırıldanıp doğruldu ve peşinde onlardan ikisiyle birlikte kamyonete yöneldi. Arka kapıyı açar açmaz ikisi de hemen koltuğa atlayıp yerleştiler. Yol uzundu, gecenin karanlığı bembeyaz kara rağmen deliksizdi ve hava çok soğuktu ama Mete’nin içindeki huzursuzluk biraz azalmıştı. Doğru bir karar almış olduğunu düşünerek dağ yoluna girdi.
Mete’nin on kilometre kadar uzağında, bir dağın eteklerindeki büyük bir kayanın arkasında saklanmış yüzü peçeli ve onu eski çağlardan ışınlanmış gibi gösteren tuhaf kıyafetler içindeki adam, tek başına etrafındaki her bir sesi ve nefesi dinleyerek bekliyordu. Ne gecenin ayazından etkileniyor ne de karanlığın seslerinden korkuyordu. Tek bir basit görevi vardı ve zihninde yalnızca kendisine gereken ayrıntılara yer vardı. Hiçkimse, hiçbir varlık onun orada olduğunu fark edemezdi. Onun gücü, varlığını ve enerjisini istediği anda saklayabilmesiydi ve bunun için büyü yapmaya bile ihtiyacı yoktu. Gizli görevler ve suikastler için mükemmel biriydi ve onun varlığını bilen yönetimdeki birkaç büyücüden başka da kimseden emir almazdı.
Adam hedefinin yaklaştığını fark edince ayağa kalktı. Artık daha derin bir konsantrasyona ihtiyacı vardı. Kendi gücünün, az sonra görüş açısına girecek olan yolcu şamana karşı avantajları olsa da onun kendisine denk olduğunu ve çok dikkatli olması gerektiğini iyi biliyordu. Onun gücünü küçümseyerek hata yapamazdı. Sonunda birkaç adım atıp yerine döndüğünde tüm sezgileri mükemmel bir şekilde çalışır duruma gelmişti. Kalp atışları iyice yavaşlamış ve bölgedeki her bir sesi ve nefesi öncekinden çok daha iyi bir şekilde duyar olmuştu.
Devam edecek...
***
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Yusuf Sarıkaya
Kün Fe Yekûn (Ol! Der ve Oluverir)
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Gevher Aktaş Demirkaya
Ekmeğin Tarihteki Yeri
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Musa Aşkın
Eğer
Sedat İlhan
Yapay Zekâm /2
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar