"Adam hedefinin yaklaştığını fark edince ayağa kalktı. Artık daha derin bir konsantrasyona ihtiyacı vardı."
1. BÖLÜM
İSTASYONDA İKİ KIZ KARDEŞ
YAKUTSK - SİBİRYA
BUGÜN
Mete’nin on kilometre kadar uzağında, bir dağın eteklerindeki büyük bir kayanın arkasında saklanmış yüzü peçeli ve onu eski çağlardan ışınlanmış gibi gösteren tuhaf kıyafetler içindeki adam, tek başına etrafındaki her bir sesi ve nefesi dinleyerek bekliyordu. Ne gecenin ayazından etkileniyor ne de karanlığın seslerinden korkuyordu. Tek bir basit görevi ve zihninde yalnızca kendisine gereken ayrıntılara yer vardı. Hiç kimse, hiçbir varlık onun orada olduğunu fark edemezdi. Onun gücü; varlığını ve enerjisini istediği anda saklayabilmesiydi ve bunun için büyü yapmaya bile ihtiyacı yoktu. Gizli görevler ve suikastler için mükemmel biriydi ve onun varlığını bilen yönetimdeki birkaç büyücüden başka da kimseden emir almazdı.
Adam hedefinin yaklaştığını fark edince ayağa kalktı. Artık daha derin bir konsantrasyona ihtiyacı vardı. Kendi gücünün, az sonra görüş açısına girecek olan yolcu şamana karşı avantajları olsa da onun kendisine denk olduğunu ve çok dikkatli olması gerektiğini iyi biliyordu. Onun gücünü küçümseyerek hata yapamazdı. Sonunda birkaç adım atıp yerine döndüğünde tüm sezgileri mükemmel bir şekilde çalışır duruma gelmişti. Kalp atışları iyice yavaşlamış ve bölgedeki her bir sesi ve nefesi öncekinden çok daha iyi bir şekilde duyar olmuştu.
Az sonra oldukça yüksekten uçmasına rağmen yaklaşan kartalı hissetti. Korkmasına gerek yoktu, kartal onu hiçbir şekilde algılayamazdı. Fakat kısa bir süre sonra kartal daireler çizerek üzerinde uçmaya ve yavaş yavaş da alçalmaya başlayınca biraz tedirgin oldu. Yine de bunun kendisiyle ilgili olmadığından hâlâ emindi, kartal yolcuyu koruyor olmalıydı.
Yerinden kıpırdamadan hatta nefes bile almadan beklemeye devam etti. Etrafındaki enerjileri dikkatle tararken hedefi de iyice yaklaşmıştı ama hâlâ görüş açısına girmemişti. Belki bir belki iki dakika içinde istediği noktaya gelmiş olacaktı. Derin bir nefes alıp verdi ve enerjisi ellerinde toplanmaya başladı. Biraz sonra ölümcül vuruşunu yapmaya hazırdı, son birkaç saniye… Birden kitlendiği enerjiyi kaybetti, sanki hedefi bir anda başka bir boyuta geçmiş gibi ortadan kaybolmuştu. Aynı anda kartal da aşağıya doğru hızlandı ve adamın keskin kulakları birkaç kilometre öteden kendisine doğru hızlanan kurtları algıladı.
Başka bir ipucuna ihtiyacı yoktu; varlığı kesinlikle fark edilmişti ya da daha doğrusu onun varlığından haberleri vardı. Tüm hayatında başına ilk kez böyle bir şey geliyordu ama artık görev yerini terk etmek zorundaydı. Avuç içlerini birleştirerek dua eder gibi ellerini göğsüne koydu. Ardında altın rengi parıltılar bırakarak gözden kayboldu.
“Mark, kimdi o? Nereye kayboldu?”
Mete kurtlarla birlikte kartaldan birkaç saniye sonra oraya varmıştı. Kartalla göz göze geldi ve başını hafifçe öne eğerek ona selam verip teşekkür etti. Kartal, Mete’nin selamına karşılık verdikten sonra yeniden havalandı ama fazla yükselmeden keskin gözleriyle yakın çevreyi kontrol etmeye başladı.
Mark, “Bir fikrim var Mete ve eğer bu doğruysa uyarılmasaydık onun karşısında hiç şansın yoktu. Seni ne ben ne de bu kartal kurtarabilirdi. Sanırım o bir suikastçıydı.”
Mete’nin bakışları bir anda buz gibi oldu, duyduğu nefret ve öfke içinde giderek büyüyordu fakat onlardan biri gerçekten oraya gelmişse diğerleri de gelebilirdi ve bu da kâhin şaman çocuğun düşündüğünden de büyük bir tehlikede olduğu anlamına geliyordu. Bir an önce manastıra gitmeliydi. Fakat tam harekete geçecekken birden aklına Marcus’un kendisine ulaştırdığı mesaj geldi, nedense bu mesajda onu rahatsız eden bir şey vardı. Sonra kâhin şamanın son sözlerini hatırladı; çocuk “yolcu şamanlar” deyip devamını getiremeden uykuya dalmıştı ve bunu ilk duyduğunda Mete bunun bir tek kendisiyle ilgili olduğunu düşünmüştü, halbuki kendi peşine düşenler diğerlerinin de peşinde olabilirlerdi. Mete’nin kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başlamıştı.
“Mark, oteldekileri uyandır! Hemen!” dedi ve sonra kartalın zihnine ulaştı, ona talimatlarını verdi. Az sonra gökyüzünde dört bir yandan kendilerine doğru gelen kartalların çığlıkları duyuldu, hızla bir araya toplanıyorlardı, çok geçmeden de aynı yöne doğru uçarak gözden kayboldular.
* * *
Kâhin çocuk mışıl mışıl uyurken manastır alarm durumundaydı. Korumayı arttırmak için içeride toplu meditasyon yapılıyordu. Marcus ve balkonda ona katılan birkaç yolcu şaman daha, yerdeki ve gökteki hayvanlarla iletişim kurarak yakın çevreyi gözlem altında tutuyorlardı. Manastırdaki bu durum, yıllar önce çevre kasabalara ajan olarak gönderilen ve zamanla halkın arasına karışmış fakat büyük çoğunluğu kendilerini sürgünde hisseden hayata küsmüş durumdaki büyücüleri de uyandırmıştı.
Şamanlar ve hatta gücü olmayan normal insanlar bile uyanmış, gecenin değişen enerjisini herkes iliklerine kadar hissetmişti. Hava bir başka kokuyordu. Beraberinde her şeyi sürükleyen ve evlerin çatılarını uçuracakmış gibi sert esen bir rüzgâr çıkmıştı. Hayvanlar anormal sesler çıkarıyorlardı, sanki hepsi iletişim hâlinde gibiydi.
İnsanlar nedenini anlamadıkları bir korkuya kapılarak belki de ilk kez kapılarını kilitlemişlerdi. Şamanlar kendi yöntemleriyle olup biteni anlamaya çalışırlarken görev süreleri haddinden fazla uzadığı için tembelleşmiş büyücüler söylenerek yataklarından fırladılar ve gelecek emirleri beklemeye başladılar.
Boris’in pansiyonundaki küçük sefil bir odada kalan Yanni bir anda uyanıp yatakta doğruldu. Dikkatle enerjileri taradı ve sonra yüzünde çarpık bir gülümsemeyle “Nihayet!” dedi. Yanni için nerede bulunduğu ve hangi şartlarda yaşadığı hiç önemli değildi. O, savaşmak için yaşıyordu. Kısa bir süre önce buradaki ajanların başına gönderilmişti. O zamandan beri adam etmeye çalıştığı bu tembel büyücüler, ilk geldiğinde amaçlarını unutmuş bir haldeydiler. Günlerini aylaklıkla ve insanlar üzerinde tatsız büyüler deneyip eğlenmekle geçiriyorlardı. Dolayısıyla Yanni’nin gelişinden hiç hoşnut değillerdi. Tehlikeye inanmıyorlar ve bu unutulmuş yerde disipline gerek olmadığını düşünüyorlardı. Ama sonunda başlıyordu işte.
Yanni, “Tehlike neymiş görecekler.” diye düşünürken çağrısını yaptı: “Herkes hazır olsun! Benden haber bekleyin!”
Yanni, bir yolcu şamanı öldürmek için oraya gönderilen suikastçiden haberdardı ama ne Mete’den ne de onun görevinin ne olduğundan haberi vardı. Nolan’la aralarında geçen kısa konuşmadan, onun bile görevin tüm detaylarını bilmediğini anlamıştı ama bunların hiçbiri önemli değildi. Yanni bu görevin sıcak savaş için bir tetikleyici olmasını umuyordu ve havadaki karanlık ve panik hissi de bunu doğruluyor gibiydi. Görev büyük bir ihtimalle başarılı olmuştu.
“Bir Numara, İki Numara, Üç Numara! Neler oluyor?”
Yardımcı varlıkları olan vaşalarının isimlerini öğrenmek gibi bir şeye kafa yoramazdı. Hepsine numarayla sesleniyordu. Birbirinden çirkin üç varlık odada belirdi.
“Bütün kuşlar havada, gökyüzü sanki kanatlanmış gibi.” dedi Bir Numara, dalga geçercesine. Yanni ona bakmıyordu, dönüp bakmaya da tenezzül etmedi. Elinin bir hareketiyle büyü gücünü kullanarak onu odanın karşı duvarına fırlatıp hiçbir şey olmamış gibi konuşmasına devam etti:
“Yolcu şamanlar neredeler?”
“Hâlâ oteldeler.” dedi İki Numara, “Az evvel oradaydım. Uyuyorlar ama sanki içlerinden biri ayrılmış oradan.”
Yanni bunun geçiştiremeyeceği bir şey olduğunu biliyordu. O yolcuların hiçbiri Yakutsk’a varmamalıydı. Nolan’ın şüpheleri doğruysa çocuk zaten yeterince iyi korunuyor olmalıydı ve daha fazla destek almalarına izin veremezdi.
“Gidin, kuşlar nereye doğru uçuyor öğrenin! Ne olduğunu öğrenmeden de gelmeyin! Üç Numara! Sen otele git, yanına kimi alacağını biliyorsun. O yolcuların hiçbiri buraya gelmeyecek!”
İSTANBUL
Nisan değişmiş, içine kapanmıştı. Mayıs onun için endişeleniyordu. En kötü zamanlarda bile gülümsemeyi becerebilen Nisan, evdeyken odasında saatler geçiriyor ya da hiçbir bilgi vermeden saatlerce ortadan kayboluyordu.
“Melek ne düşünüyorsun? Ne yapıyor bu kız?”
“Bilmiyorum Mayıs. Bildiğim tek şey, çocukluğundan beri onunla olan şayaların değiştiği ve yenilerinin hem çok çirkin hem de ketum oldukları. Bunlar kesinlikle vaşa.”
Mevhibe teyzesi geçti aklından Mayıs’ın. Bu çirkin varlıklar ancak onun işi olabilirdi.
“Ne gizliyorlar ki benden, şimdiye kadar her şeyi beraber planlamadık mı, neden beni dışarıda bıraktılar yine?”
Mayıs huzursuzca tüm bunlardan bir anlam çıkarmaya çalışırken Funda’nın evinin önüne geldiğini fark etti. Arabayı rezidansın kapalı otoparkına sokarken yüzünü ekşitti, “Ne anlıyorlar bu korkunç beton yığınlarından? Hava yok, samimiyet yok, kişilik yok, yeşil yok.”
Aslında tek başına bu bile Funda’nın kişiliği hakkında çok şey söylüyordu.
Mert, ormana yakın, büyük bir bahçesi olan ama kendisi mütevazı bir evde lükslere ihtiyacı olmadan yaşıyordu. Her gün toprakla haşır neşirdi. Uzun doğa yürüyüşleri yapıyor ve az fakat sağlıklı besleniyordu. Gerçek bir şamandı. Funda ise o kapalı beton yığınının içindeki spor salonunda saatler geçiriyor, dışarıya arabası ve gerçek hayattaki korumalarıyla yalnızca restoran ve kulüplere gitmek için çıkıyordu. Beslenmesine de dikkat ediyordu ama bunu yaşama ve bedenine saygısından değil güzelliğini korumak için yapıyordu. Dolayısıyla onu şişmanlatmayacak her türlü zevke ve maddeye de düşkünlüğü vardı.
Görevinin Funda’yı çok korkuttuğundan emindi Mayıs. Bu yüzden de Mert’in olağanüstü çalışmasını dinledikten sonra onu daha fazla ön plana almamaya karar vermişti. Funda fazla bir şey yapmadan tatlı hayatına devam edebilirdi, onunla bu konuşmayı yapmaya gelmişti. Ama bunu yaparken onun kendisini işe yarar hissetmesini sağlayarak yapmalıydı. Bir derin nefes aldı ve zihnine gerçekleri gizleyen düşünce selini yerleştirip kapıyı çaldı.
“Merhaba Mayıs Abla…” dedi Funda, yüzündeki gülümsemenin ardında endişeli ve gergindi.
“Tatlım, Mayıs de bana. Lütfen artık şu ablayı kaldıralım.”
“Peki Mayıs Ab... Mayıs.”
Funda elini kolunu nereye koyacağını bilemeden içeriye geçip kocaman köşe koltuğun ortasında bir yere eğreti bir biçimde oturdu. Bir süre yere kadar pencereleri olan bu kişiliksiz odaya baktıktan sonra Mayıs da oturdu.
“Fundacığım, hayır, bir şey içmeyeceğim.” diyerek onun sorusunu savuşturdu ve hemen konuya girdi, “Tatlım kayıtları dinledim. Çok güzel olmuş, eline sağlık. Müziğin çok işe yarayacak. Bol bol konser vereceksin. Fakat aramızda düşündük… Çok genç ve deneyimsiz olduğun için seni tehlikeye atmak istemiyoruz. Bu yüzden frekansını göze batmayacağın bir düzeyde tutmaya karar verdik. Böylece normal hayatına devam ederken risksiz bir biçimde bize yardım ediyor olacaksın.”
Funda’nın rahatlaması odada elle tutulur bir enerji yaratmıştı. Ama bunu çok da belli etmek istemiyordu.
“Neden Mayıs? Bir sorun mu var? Yeterince iyi değil miyim?”
“Olur mu hiç? Seni iyice deneyim kazandığında kullanacağız bu yüzden de artık kendine daha iyi bakmalı ve uyuşturucu ya da uyarıcı kullanmayı bırakmalısın. Senden tek istediğim bu. Zihnini ve bedenini korumalısın. Çok güçlendiler biliyorsun.”
Funda utanmıştı. Ama bir yandan da başka bir şey hissediyordu. Ne saklıyorlardı ondan? Mayıs'ın sözleriyle düşünceleri arasında bir uyumsuzluk vardı.
“FUNDA! Çık kafamdan!”
Mayıs’ın sert çıkışı yüzünden korkuyla yerinden zıplayan Funda, onu ilk kez böyle görmenin şaşkınlığıyla kekelemeye başlamış ve ancak cümlesinin sonuna doğru kendini toplayabilmişti.
“Ö..Özür di..lerim, is…istemeden oldu… Ama… Büyük toplantı gününe bu kadar az kalmışken daha aktif olmam gerekmez mi?”
Mayıs'ın yüzü anında yumuşadı. Verdiği tepki o kadar gereksiz ve aptalcaydı ki hemen yanına gidip Funda'ya sarıldı.
“Sen orasını bize bırak ve endişelenme canım. Şimdi çıkmalıyım. Mastering için stüdyoya geleceksin değil mi?”
“Evet, orada görüşürüz o zaman.”
Funda gelgitli bir ruh hâline girmişti. Aldığı habere önce çok sevinmiş ancak hemen ardından açıklayamadığı bir şekilde şüphelenmişti duyduklarından. Mayıs evden çıkıp gidince hüzünlendi. Kendisini bir kenara atılmış gibi hissediyordu. Bu duygu onu yiyip bitirmeye başlayınca birden sinirlendi. Canı tatlıydı, kimse ona böyle hissettiremezdi, buna izin vermeyecekti.
“İstediğin oldu kızım, kendine gel!” diyerek kendisini rahatlatmaya çalışırken bu defa içinde kim için olduğunu bilmediği bir kıskançlık hissi büyümeye başladı.
“Kesin başka biri var. Benden daha iyi. Of Funda! Boş ver keyfine bak. Hem bu akşam harika bir adamla randevun var.”
Hemen koşup aynada kendisini seyretmeye başladı. Sonra soyunup tüm vücudunu inceledi. Gördüklerinden tatmin olmuş bir şekilde heyecanla banyoya koştu ve yasemin kokularıyla dolu küvetin içine girdi. Nolan’ı düşünmeye başladı. O kadar yakışıklıydı ki ve bir o kadar da güçlü… Bir teknoloji ve yazılım şirketinin CEO’suydu. Önemli olan herkesi tanıyor gibiydi. Ona farklı yaklaşması gerekiyordu. Zoru oynayacak onu kendisine aşık edecekti. Oysa onunla yatmak için deliriyordu. Ama planı yolunda giderse Mayıs’a ihtiyacı kalmaz ve bu güçlü adam onu daha yukarılara taşırdı. Bundan emindi. O anda şaman, büyücü, savaş gibi her şey aklından uçup gitti. Gülümseyerek köpüklerin içine girdi.
Mayıs evden çıkıp asansöre bindiğinde düşünceliydi. Funda hiç de aptal bir kız değildi. Yüzeysel ve bencil olabilirdi ama sezgileri, o istemese de ve bunun için yeterince çalışıp çaba sarfetmese de gelişmeye devam ediyordu.
“Acaba yanlış mı yapıyoruz onu gölgede bırakarak? Bunu Mevhibe teyzemle konuşmalıyım.” diye düşündü arabaya binerken.
Bu düşünce aklına yeniden Nisan’la ikisinin gizli saklı işlerini getirdi ve anında Funda’yı unuttu. Kararlı bir şekilde Polonezköy’e gitmek üzere yola çıktı. Bir şeylerden habersiz olmayı sevmiyordu. Nisan konusunda Mevhibe teyzesini sıkıştırıp her şeyi öğrenecekti. Bu konuyu düşünüp kendi kendine sinirlenirken arabayı dikkatsizce kullanmaya ve gereksiz hız yapmaya başlamıştı. Önündeki virajın keskin dönüşünü fark edemedi, zaten işaretlere de bakmıyordu. O hızla viraja girdiğinde az kalsın yoldan çıkıyordu. Araba biraz savruldu ama toplamayı başardı. Dikiz aynasına bakıp hemen yavaşladı. Kalbi deli gibi atıyordu.
Biraz sakinleşince fazla hızlanmadan yola devam etti ama biraz sonra birisi tam arkasından ona çarptı. O kadar hızlı bir darbeydi ki Mayıs neredeyse başını ön cama çarpacaktı. Direksiyona zar zor hâkim olup yolda kalmayı başardığında hemen aynaya baktı fakat arkasında kimseyi göremedi. Şaşkın bir hâlde başını arkaya çevirip bakınca uzaktan kendisine doğru süratle yaklaşan arabayı gördü. Hiç düşünmeden gaza bastı, artık kendisine çarpan şeyin büyü olduğundan emindi ve ancak aradaki mesafeyi açarsa kurtulabilirdi. Kalp atışları hızlandıkça o da hızlandı.
“Melek! Melek neredesin?”
Bir süre Melek’ten hiçbir ses çıkmayınca panik olmaya başladı. Elleri terden sırılsıklam olmuş, direksiyonu sıkan parmakları uyuşmaya başlamıştı. Bu hızda arabayı daha ne kadar kontrol edebileceğini bilmiyordu. Birkaç saniye içinde Melek yan koltukta belirdi.
“Sağdaki sapaktan çabuk! İstanbul’a dönüyoruz. Yardım geliyor.”
Mayıs, Rocha’dan döner dönmez bu kadar çabuk hedef alınmayı beklemiyordu ama paniğini bastırıp ustaca bir manevrayla sapağa, İstanbul yoluna girdi. Takip devam ediyordu, otoyola ulaşmalıydı, ancak o zaman bir şansı olurdu.
“Az kaldı, hadi Mayıs dayan!”
DEĞİŞİMLER
Nisan, Doğan’ın hâlâ bilinçsizce yattığı odada elinde çayıyla bir koltukta oturuyordu. Çok yorgundu, uyurken bile bir şeyler öğrenmeye devam ediyordu ama bunların ne anlama geldiğini kavramakta zorlanıyor ve öğrendiği büyüleri nasıl ve nerede kullanacağını bile bilmiyordu. Belki de hepsi boşunaydı, kendisinde olmayan bir yeteneğin peşinde koşarak sadece zamanını harcıyordu.
“Ah aşkım! Ne kadar sürecek bu? Nasıl ulaşacağım sana?” dedi kendi kendine.
Diğer yandan Mevhibe teyzesi sabırlı olmasını söyleyip duruyordu.
“Bak kızım, Alp’in zihnine hiç anlamadığımız çok güçlü bir büyü yerleştirilmiş. Onunla iletişime geçmeye çalışan herkes Doğan’ın başına gelenin aynısını yaşayacak. Ben seni tehlikeye atamam. Bunu aşmanın yolları var. Eğitimin sürerken bu yolların hepsi için hazırlanacaksın. Kendi kendine bir şey deneme sakın!”
“Ah teyzeciğim! Nereden başlayacağımı bile bilmiyorum ki. Kafam bilgiyle dolu ama ne işe yaradıkları hakkında hiçbir fikrim yok.”
“Zaman kızım, zamana ihtiyacın var.”
Alp’i düşünmemeye çalışarak kendisine biraz umut ve huzur vermek için yerinden kalkıp odasına geçti. Nefes egzersizlerini yaparak ısındıktan sonra kendi uydurduğu bir koreografiyle dans eder gibi hareketli akan meditasyonuna başladı. Az sonra zihni çocukluğuna gitmişti; çocukken oyun oynarken hissettiği mutluluğunu yaşıyor, zıplıyor, hopluyor, dans ediyordu. Bir an göz kapaklarında bir hareket duyumsayıp hafifçe gözlerini araladı; odadaki eşyaların hepsi havadaydı. Gördüğü şey gerçek olamazdı. Tekrar gözlerini kapayıp açtı, havada olan her şey o anda yere düştü. Şaşkınlıkla yerdeki eşyalara ve odanın karmaşasına bakarken koruyucu vaşası Faye’in sesini duydu.
“Mayıs’ın peşindeler.”
“Kim? Nasıl? Mayıs evde değil mi?”
“Hayır Polonezköy yolundaymış. Peşinde biri olduğunu anlayıp İstanbul yoluna dönmüş. Merak etme, yardım gidiyor.”
İyice panik olan Nisan ne yapacağını bilemez bir hâlde dışarıya koşarken onu durdurmaya çalışan Faye’i bir bakışıyla susturdu ve arabaya biner binmez son hız yola çıktı.
Mayıs daha önce hiç olmadığı kadar hız yapıyordu ama bunun farkında bile değildi. Melek ve diğer koruyucuları sayesinde beyni, eklemleri, kasları, elleri, ayakları, bedeninin her bir parçası araba kullanmak için yaratılmış gibiydi. Yine de aradaki mesafeyi belli bir kilometrede tutması şarttı yoksa büyünün etki alanına girebilirdi. Kaza yaptıracak, felç edecek ya da öldürecek büyüler için belli bir yakınlık gerekiyordu.
Otoyola çıktığı anda kullandığı arabayla yakalanmasına imkân yoktu fakat otoyola yaklaşırken korktuğu başına geldi, trafik yoğunlaşıyordu. Makas yaparak ve karşı şeride geçerek bir süre hızını korudu. Arkasındaki de iyi bir şofördü, benzer hareketlerle arayı açmasına izin vermiyordu. Sonunda önlerindeki trafiğin artık tamamen durduğunu görünce Mayıs hiç hız kesmeden toprak yola girdi. Artık düşünmüyordu, hipnotize olmuş gibi gidiyordu. Adam yine de yaklaşıyordu.
Sonunda büyü Mayıs’a ulaştı, etkisi çok büyük olmasa da sersemleticiydi. Toprak yolda sağa sola yalpalayan arabayı zar zor toparlayıp yeniden hızlandı. Üçüncü bir darbeyle başa çıkabileceğinden emin değildi. Şifacı şayasının aralıksız verdiği enerjiye rağmen yorulmuştu ve gitgide umudunu kaybediyordu.
“Mayıs topla kendini, dayan! Geliyorum.”
Duyduğu ses Nisan’ın sesiydi.
“Adrenalin yüzünden sesler duymaya başlamış olmalıyım.” diye düşünürken yan aynada gözüne çok tuhaf bir şey çarptı. Büyücünün arabası yerden yükselmeye başlamıştı, “Artık hayal de görmeye başladım.”
Mayıs hızlıca gözlerini kapayıp açtığında bu defa araba havada taklalar atmaya başlamıştı. Hayret içinde frene bastı ve kendi gözleriyle görmek için başını çevirdi.
“Nasıl olur Melek? Yolda bir şey yok ki. Sanki görünmez bir güç arabayı oradan oraya savuruyor.”
“Evet aynen öyle oluyor Mayıs, ama görünmez değil, şuraya bak!”
Melek’in gösterdiği yer toprak yolun sağında 500-600 metre uzaklıktaki alçak bir tepeydi. Tepenin üstünde biri vardı, etrafında bir şeyler uçuşuyor o da elleriyle tuhaf hareketler yapıyordu. Mayıs biraz daha dikkatli bakınca onun bir kadın olduğunu anlayıp arabadan çıktı. Çok tanıdık geliyordu bu kadın, yavaşça ona doğru yürümeye başladı. Kim olduğunu anladığı an şok geçirerek durdu. Yüzünde daha önce hiç görmediği buz gibi bir nefret ifadesiyle büyücüye saldıran bu kadın Nisan’dı.
“Nisan…”
Sesi bir fısıltıydı, Nisan onu duyamazdı. O sırada bir robot gibi elini kaldırıp son darbeyi gönderiyordu. Büyücünün arabası hızla yere çarptı ve bir saniye geçmeden büyük bir gürültüyle patlayıp yanmaya başladı. İnsanlar arabalarından çıkmış hayret ve korkuyla fizik kurallarına aykırı görünen bu kazayı anlamaya çalışıyorlardı. Hemen hemen herkes otomatik bir hareketle telefonlarını kaldırıp olayı videoya çekmişti. Mayıs hâlâ kıpırdayamıyordu. Hem çok korkmuştu hem de çok şaşkındı. Bir yandan da içinde bir öfke büyüyordu. Nisan’la göz göze gelmeye çalışıyordu ama Nisan onun farkında değil gibiydi hatta sanki orada değildi. Ayakta bile zor duruyor gibi görünüyordu. Biraz yalpaladı, dizlerinin üstüne düştü ve sonra da bayılarak yere yığıldı. Mayıs’ın ancak o zaman bacakları çözüldü ve onun yanına doğru koşmaya başladı.
“Mayıs çabuk, gitmeliyiz! Polis, haberciler, herkes buraya geliyor.”
Melek aynı anda diğer şayalara çeşitli emirler yağdırıyordu. Faye, Mayıs’ın arabasına bir görünmezlik kalkanı yerleştirirken diğerleri çeşitli kanıtları ortadan kaldırıyorlardı. Özellikle telefonlara gönderdikleri bir sinyalle telefonlar kullanılmaz hale gelmişti. Olay yerine varan yolcu şaman ekibi Nisan’la Mayıs’ı kucaklayıp camları karartılmış büyük bir cipe bindirdikleri sırada şayalar insanların kısa süreli hafızalarını silen büyüye de başlamışlardı. Sonradan hiç kimse tam olarak ne olduğunu hatırlayamadı. Polis hiçbir ipucu bulamadı ve tek bir doğru düzgün ifade alamadı. Ölen kişinin bir banka memuru olduğu ortaya çıktı. Her şey o kadar sıradandı ki birkaç gün içinde unutuldu.
NOLAN
Nolan televizyonu kapadı. Kazayla ilgili görüntüler sinirini bozmuştu. Doğru dürüst tek bir açıklama ya da Mayıs’ın orada olduğuna dair tek bir işaret yoktu. “Nasıl oldu bu?” diye düşünürken dahili telefon çaldı. Sekreteri arıyordu.
“Ajanlardan biri burada, size bir şey iletecekmiş.” dedi.
“Gelsin.”
İçeri giren adam saygılı bir selam verip elindeki telefonu Nolan’a uzattı.
“Emrettiğiniz gibi Mayıs’ın peşindeydik. Ben daha gerideydim. Sonra olanlar burada kayıtlı.”
Videoyu izleyen Nolan uzun süredir ilk kez şaşırmış hatta biraz korkmuştu ama belli etmedi,
“Gidebilirsin. Çıkarken kapıyı kapat!”
Kapının kapanmasıyla bu defa cep telefonu çaldı.
“Evet Yanni ne var?”
“Buraya gelmelisin, bence çocuk gerçek ve yerini bulmak üzereyim. Yolculardan biri otelden ayrılmış, merak etme diğerleri hiçbir yere gidemeyecekler ama biz toplanmalı ve hazır olmalıyız. Hızlı olmazsak başkaları da gelir.” dedi Yanni.
“Suikastçinin ne yaptığı ya da sonucu hakkında bir fikrin var mı?”
“Sorun da bu, tüm vaşaları çevre bölgelere gönderdim, hiçbir yerde bir ceset bulamadılar. Suikastçıların nasıl çalıştıklarını biliyorsun. Hedeflerini öldürdükten sonra asla saklamaz ve bulunacakları bir yerde bırakırlar. Zaten bu yüzden çocuğun varlığından emin oldum.”
“Oraya geliyorum. Bu her şeyden önemli. Hazırlıklarını yap, takviye de getireceğim.”
“İyi olur, buradakiler beş para etmez.”
Nolan, İstanbul planlarını ertelemek zorundaydı. Büyük toplantının hazırlıkları iyi gidiyordu. Funda ile daha sonra ilgilenebilirdi ama Sibirya bekleyemezdi.
Devam edecek
***
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Yusuf Sarıkaya
Kün Fe Yekûn (Ol! Der ve Oluverir)
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Gevher Aktaş Demirkaya
Ekmeğin Tarihteki Yeri
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Musa Aşkın
Eğer
Sedat İlhan
Yapay Zekâm /2
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar