DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Mine Çağlıyan
Mine Çağlıyan
Giriş Tarihi : 06-09-2026 00:47

Sonsuzluğun Frierkansı -23 / Gölge Güçlerin Yükselişi

SONSUZLUĞUN FREKANSI-23
                Gölge Güçlerin Yükselişi
                               4.BÖLÜM
                              YANGİLER
                            YANGİ DİYARI 

         
Gökçil ve Ameshia, saygıyla birbirlerini selamlarken hava değişmeye başladı. Boğucu bir sıcak dalgası sinsice bedenlerini sarıyor, gökyüzü yoğun bulutlarla kaplanırken hava gitgide kararıyordu. Ve sonra birden tüm Yangi taşları, bir güç tarafından çekiliyorlarmış gibi aynı anda yerden havalanmaya başladılar. 
Altın kartallar ve Ameshia, hiç vakit kaybetmeden taşları geri çağırmaya başladılar fakat taşların bir kısmı itaat etmiyordu. Ameshia, hemen Gökçil’i kolundan tutup kartallardan birine bindirdi, kendi de Galbath’ın üzerine atladı ve hep birlikte taşların peşinden karanlık bulutların içine daldılar. Ameshia ve altın kartallar hızla yükselirlerken taşları biraz yavaşlatmayı başarmışlardı ama yine de onları tam olarak kontrol altına alamıyorlardı. Az sonra bulutlar daha da yoğunlaştı. Yükseldikçe oksijen seviyesi düşerken karanlık enerjinin etkisi daha da büyüyordu. Biraz daha yükseldiklerinde taşlar birdenbire durup havada asılı kaldılar fakat sonra iki zıt yönden gelen çekim gücünün etkisiyle oldukları yerde öncetitreşmeye sonra da ileri geri hareket etmeye başladılar. Sanki onların bu hareketi neden oluyormuş gibi bulutlar da dağılmaya başlamıştı ve sonunda karanlığın biraz delinmesiyle yüzlerce birbirinin aynısı, renkleri gibi ruhları da kapkara büyülü gözler ortaya çıktı. Sanki sinsi bir sakinlikle gelenleri karşılıyordu bu gözler.           

Az sonra bu kara gözlerin sahipleri, gelene yol verir gibi yanlara doğru açılmaya başladılar. Çok geçmeden de bir Tanrı ve Tanrıça edasıyla süzülürcesine ilerleyen Lady Purple ve Korgath ortaya çıktı. Hem çirkin hem de korkunç görünen Korgath’la güzeller güzeli Lady Purple’ın bir aradaki halleri hiç uyumlu olmasa da karanlık enerjileri adeta iç içe geçmiş ve ikisinin arasında olağanüstü bir ahenk yaratmıştı ve bu ahenkli enerji geçtikleri her yeri daha da karartıyordu. Lady Purple, iki elini de Ameshia gibi taşlara doğrultmuş, bir yandan onları kendine doğru çekmeye çalışırken diğer yandan eski dostlarla karşılaşmış gibi neşeyle gülümsüyordu. Sonunda aralarında birkaç metre kaldığında durdu. İki kadın, göz bile kırpmadan birbirlerine bakıyorlardı. Lady Purple’ın yüz ifadesi bir an için asıldı fakat sonra omuz silkip yeniden neşeli haline geri döndü.

— Merhaba kardeşim. Uzun zaman oldu ama doğrusu tam zamanında dönmüşsün. Ne güzel değil mi? İkimiz de yuvamıza döndük, ailemiz yeniden bir araya geldi. Tıpkı eski günlerdeki gibi.
— Merhaba Ashila. Hiç değişmemişsin. Yoksa Lady Purple dememi mi tercih edersin?
“Çok değiştim aslında ama bu ne biçim bir karşılama! Sarılmayacak mıyız?” dedi Lady Purple kıkırdayarak fakat sonra Ameshia’nın biraz bile yumuşamayan sert yüz ifadesi karşısında gözlerini devirdi.

“Sen de hiç değişmemişsin kardeşim. Hâlâ çok ciddi ve sıkıcısın. Neyse, isme gelince kesinlikle ‘Lady Purple’ canım! Ashila, artık bana uygun bir isim değil.” dedi.

İkisi konuşurken kara afyalar sabırsızlıklarını belli eden sesler çıkarmaya ve oldukları yerde her an saldıracakmış gibi pozisyon almaya başlamışlardı. Bir tek Korgath sakindi, onun gözleri Galbath’a kitlenmişti. 

“Demek çocuklarını buldun. Diğer her şeyin yanında azmini de korumuşsun.” dedi Ameshia.
Lady Purple, bu sözler üzerine hemen hayatı boyunca çok acılar çekmiş bir kadının ruh haline büründü; sahte gözyaşlarını siler gibi yaptı. Sonra da başını kaldırıp yine Ameshia’ya baktı ama onun tepkisizliği devam ediyordu. Sonunda hayal kırıklığını saklamayan bıkkın bir tavırla,
“Ah evet, uzun bir ayrılıktı.” dedi.

— Ashila, rol yapmayı bırak! Konumuza gelelim! Ama önce aramızdaki Moyarlının buradan gitmesini istiyorum.

“Lady Purple diyecektin kardeşim! Neyse, senin için oldukça faydalı olmuş bu Moyarlı ama açıkcası tüm Moyarlılardan fena halde sıkılmış durumdayım.” dedi ve sonra Gökçil’edönüp devam etti,

— Gökçil değil mi? Annene hiç benzemiyorsun. Ne tuhafsınız siz Moyarlılar, endamınız aynı ama yüzleriniz hatta ırklarınız bile birbirinizden farklı. Aynı kandan olduğunuza inanmak çok güç. Orada o kadar yaşadım, her şeyi çözdüm, bakın bunu çözemedim.

Gökçil, ağzını açıp bir şey söylemek istedi ama Ameshia’nın oldukça yüksek ve sert çıkan sesi yüzünden durdu.

— Ashila!
— Hmm, beni kızdırmaya mı çalışıyorsun? Öff, tamam gidebilir. 

Gökçil’in bindiği altın kartal, Ameshia ve Galbath’a son bir selam verip hemen yükselerek oradan uzaklaştı. Onlar gözden kaybolduklarında Ameshia rahatlayarak yeniden Lady Purple’a döndü,

— Taşları bırak! Onlar Yangilere ait!
— Neden? Ben de senin kadar Yangiyim, aynı kanı taşıdığımızı unuttun mu kardeşim?
— Sen artık Yangi değilsin, kardeşim hiç değilsin. Bize ihanet ettin.

Lady Purple’ın gözleri hayretle kocaman açıldı.
 
— Asıl sen ve o yaşlı bunaklar Yangi medeniyetinin yüz karalarısınız! Ama neyse ki onlar artık aramızda değil. Bu da benim sayemde gerçekleşti kardeşim. Ben senin asla cesaret edemeyeceğin şeyi yaptım. Yaşlılar, insanların var olmasına izin vermeyeceklerdi değil mi? Yalan mı? Denge bozulacak zırvalıklarıyla koskoca bir evrende tek başlarına kalmayı planlamıyorlar mıydı? Sessizsin kardeşim! Neden? Çünkü cevabı biliyorsun. Onlar yaşasaydı senin değerli insancıkların var olamayacaklardı. Şimdi söyle bana Yangi gücünün gerçeğini. Bir tek ben mi görebiliyorum bunu? Israrla gücümüzün gerçek karanlığını reddederek yaşamaya devam ediyorsun!
— Yeter! Yangi gücünün karanlık tarafı büyüktür ama bu da bütün Yangilerin yaşam boyu sınavıdır. Yaptığımız seçimlerle ışıkta yürür ya da karanlığa dönüp evrenin dengesini bozarız. Yaşlıların insanların var olmalarını engelleyecekleri de tamamen senin kuruntun.
— Denge, denge, denge… Aç gözlerini artık! İnsanlar benim sayemde varlar. Demek ki dengeyi ben korumuşum ve o zaman bu evren, bu dünya bana ait, öyle değil mi? Sevgili kardeşim, ben yine de geçmişi unutmaya ve seni affedip her şeyi seninle paylaşmaya hazırım.

Ameshia, ilk kez gülümsüyordu. Bir süre sessizce, kendisine çekmeyi başardığı birkaç taşı avuç içlerinde yuvarlayarak bir şeyler mırıldanan Lady Purple’ı izledi. Bu taşların onun enerjisine bağlandığını ve artık kendisine itaat etmeyeceklerini anlamıştı. Korktuğu olmuş, Yangi gücü bölünmüştü. Ameshia’nın Lady Purple’ın düşüncelerini okumasına gerek yoktu; kaçınılmaz olan zaman gelmişti ve konuşarak bunu daha fazla geciktiremezlerdi. Bundan sonra hangisi gücünü akıllıca kullanırsa o, diğerine karşı üstünlük sağlayacaktı. Gözlerini kardeşinden ayırmadan altın kartallarla birlikte yükselmeye başladı ve o anda yoğun bulutlar o boğucu nemli sıcakla birlikte yeniden etraflarını sararak gökyüzünü karanlığa boğdu. Artık ne Lady Purple’ı ne de kara afyaları görebiliyorlardı ve sinsice dört bir yana dağılan kara afyaların korkunç kükreyişleri zihinlerine sızmaya başlamıştı bile. İki taraf da Yangi Diyar’ında az sonra son Yangi savaşının olacağını biliyordu…           
Ameshia, “Gözlerinden vurun!” diyerek saldırı emrini verdi ve sonra ellerinde büyüyen ölümcül enerjiyi, onu göremese de enerjisini hala algılayabildiği Korgath’ın üzerine yolladı fakat bu bir yanılsamaydı. Korgath, Lady Purple’la birlikte karanlığın içinde çoktan gözden kaybolmuştu. Ameshia ve Galbath, altın kartallar ve kara afyaları geride bırakarak Lady Purple’ı aramak için yükselmeye başladılar.        
   
Kara afyalar, komutanı olmayan bir ordunun askerleri gibi plansız ve birbirlerinden kopuk bir şekilde dört bir yana dağılmışlardı. Ama hiçbiri saklanmıyor ve meydan okuyan bir tavırla korkusuzca uçuyorlardı. Tuhaf olan böyle yaparak kendilerini darbelere açık ve savunmasız bırakmalarıydı. Altın kartallar, büyüyle yaratılmış ve kendileri kadar güçlü ama bir o kadar da ne yapacakları tahmin edilemez olan kara afyalarakarşı temkinliydiler. Onların görünüşteki bu plansızlığı aldatıcı olabilirdi. Harekete geçmeden önce dikkatlice ve her olasılığı hesaplayarak onların dağınık düzenine göre pozisyonlarını değiştirdiler. Bu, onların da birbirlerinden kopmaları anlamına geliyordu ama birbirlerini de ancak bu şekilde koruyabilirlerdi. Sonunda, olabildiğince her yönden kara afyaların etrafını sararak aynı anda alçalmaya başladılar. Çok geçmeden de ölümcül enerjilerini serbest bırakarak saldırıyı başlattılar. Kara afyalar ve altın kartallar arasındaki savaş tek taraflı olarak başlamıştı. Yalnızca altın kartallar saldırıyordu ve kara afyalar savunma bile yapmıyorlardı. Az sonra altın kartalların isabetli atışlarıyla kara afyalar gözlerinden vurularak tek tek ölümlerine düşmeye başladılar. Ancak kara afyalar ne panik oldular ne de kaçmaya yeltendiler; tam tersi yavaş yavaş bir araya toplanmaya başladılar. Onlar birbirlerine yaklaştıkça hava gitgide daha da boğucu bir hale geldi.           

Kara afyalar, altın kartalların zihinlerine sızamıyorlardı ama insan kulağıyla duyulamayacak frekansta rahatsız edici bir ses çıkararak onların birbirleriyle iletişimlerini zorlaştırıyorlardı. Bir süre sonra bu sesin yarattığı titreşim, altın kartalları yalnızca birbirlerinden koparmakla kalmadı, güçten de düşürmeye başladı ve sonunda bir an için hepsi paralize oldu. Kara afyalar, tam bu anda karşı saldırıya geçtiler. Ama altın kartalları öldürmek kolay değildi. Yaralandıklarında kendilerini hemen iyileştirebiliyorlardı. Yalnızca tek bir zayıf noktaları vardı; o da göğüslerinin altında küçük bir bölgeydi. Eğer ölümcül enerji oraya isabet ederse bu kadim varlıklar ölebilirdi. Ancak Ameshia, bu bölgeye koruyucu bir kalkan yaratmıştı. Bu kalkanı aşmanın tek yolu Ameshia'nın ölmesiydi, işte o zaman altın kartallar savunmasız kalıp öldürülebilirlerdi.           
Gökyüzündeki mücadele altın kartalların üstünlüğüyle devam ediyordu, bir süre sonra kara afyalar sayıca azalmış ve savaş düzenleri yine bozulmuştu. Korgath ve Lady Purple ise hala ortaya çıkmamışlardı ama Ameshia kardeşinin bir şeyler planladığından emindi bu yüzden de onun enerjisini bulmaya çalışırken Galbath’la oldukça hızlı ve temkinli hareket ediyorlardı. Biraz sonra karanlık bulutlar dağılmaya ve hava yeniden aydınlanmaya başladı. Fakat bu pozitif bir algı yaratmıyordu; havada çok tuhaf bir enerji vardı. Ameshia, bu enerjinin nereden geldiğini çözmeye çalışırken korkunç bir kükreyiş, Yangi Diyarı’nı bile aşmak istercesine bir güçle kulaklarında yankılanmaya başladı. Ses, Korgath’ın sesiydi ve onu duyar duymaz kara afyaların tavrı değişmiş, onlar da korkunç çığlıklar atarak düşmanlarına meydan okurcasına yükselmeye başlamışlardı. Geri çekilmeleri ve o an için saldırıyı durdurmaları yeni bir şey planladıklarının habercisi gibiydi. Bunun üzerine altın kartallar da kendilerini korumaya almak için stratejik bir şekilde daha geniş bir alana yayılarak beklemeye başladılar.

“Aşağı inelim, halkımla birlikte olmalıyız!” dedi Galbath.

— Galbath, ses yukarıdan geliyor, yükselelim.
— Bir şeyler dönüyor. Bu bir tuzak olabilir.
— Galbath, ne diyorsam onu yap lütfen! O ikisiyle başa çıkabiliriz.  
— Peki Ameshia ama kara afyaların davranışları hiç hoşuma gitmedi.
         
Ameshia ve Galbath başka bir şey konuşmadan sesin geldiği yöne doğru yükselmeye başladıkları anda sağ kalan son kara afyalar da büyük bir hızla aşağıya doğru kaçmaya başladılar. Ameshia, bir içgüdüyle aşağı baktı ve olması imkânsız bir şey gördü. Kara afyaların peşinden giden altın kartalların bir kısmı, aldıkları darbelerle ölümlerine düşmeye başlamışlardı ancak tam o anda Ameshia’nın zihni puslandı; gördüğünün ne anlama geldiğini çözemedi, tehlikeyi algılayamadı. Sanki tüm duyuları ve gücü bloke edilmişti ve sonunda hiçbir hissin ya da algının olmadığı karanlık bir boşluğa düştü. O anda hem kör gibiydi hem de etrafındaki tüm enerjilerden hatta zaman ve mekândan bile kopuktu. Sonra birden zihninde bir ışık yandı ve gözünün önüne içini ısıtan sıcacık mutlu bir anın görüntüsü geldi. Gökyüzü masmaviydi, Yangi denizinin kumsalında iki çocuk oyun oynuyorlardı. Bu iki çocuk Ashila ve kendisiydi. Ameshia, ikisinin çocukluğuna ait bir anının içindeydi. 
         
Ameshia, zaman ve mekândan koptuğu anda hem kendisini hem de altın kartalları savunmasız bırakmıştı ve eğer Galbath’ın olağanüstü hızlı manevralarına rağmen vurulmamış olsaydı her şey çok çabuk bitecek, hiçbiri oradan sağ çıkamayacaktı. Kolundan vurulmuştu, ölümcül değildi fakat kara büyünün etkisi çok acı vericiydi. Bu sayede Ameshia hemen kendine geldi ve o zaman kolunun acısı, gördükleri karşısında duyduğu acının yanında önemini kaybetti. Altın kartallar ağır saldırı altındaydılar ve art arta en zayıf noktalarından vuruluyor, acımasızca öldürülüyorlardı. Onlarca, belki daha da fazlası ölmüştü. Ve saldırı, aşağılara kaçan sayıca çok azalmış kara afyalardan değil, yükseklerde bir yerden geliyordu. Galbath biraz daha yükseldi ve ancak o zaman gerçeği görebildiler. İkisi de donup kaldı. Gördükleri yalnızca Korgath ve Lady Purple değildi; beraberlerinde yüzlerce kara afya vardı. Ama bu imkansızdı, bu kadar kara afya nereden çıkmıştı? Yoksa imkânsız olan gerçek mi olmuştu? Yeniden yaratılmış olamazlardı, o zaman geriye tek bir seçenek kalıyordu. Lady Purple, onlara ölümden dönme gücü vermiş olmalıydı; bunlar, altın kartalların öldürdükleri kara afyalardı. Üstelik Lady Purple, tüm bunların yanında bir şekilde Ameshia’nın kalkanını geçerek onun zihnine sızmayı da başarmıştı.           

Altın kartallar ve kara afyalar arasındaki savaş hiç de adil olmayan şartlarda devam ederken Ameshia ve Lady Purple, birbirlerine doğru yaklaşmaya başladılar. Sonunda asıl mücadele başlayacaktı. İki kardeş, yeniden göz göze geldiler ama bu defa ikisi de konuşmadı ve harekete geçmek için diğerini beklemedi. Korgath, Galbath, Ameshia ve LadyPurple, ölümcül enerjilerini tam olarak aynı anda birbirlerine yolladılar ve yine aynı hızlı manevralarla bunlardan sıyrılmayı başardılar. O andan itibaren iki kraliçe ve iki kralın gökyüzünü çılgınca renklere boyayan ve çıplak gözle görülemeyecek kadar hızlı mücadelesi başlamış oldu. Uzunca bir süre iki taraf da birbirine karşı üstünlük sağlayamadı fakat Ameshia yaralıydı ve kendini iyileştirmeye fırsatı olmadığından yorulmaya başlamıştı.

— Ameshia, yaralısın, ona karşı koyamazsın! Eğer şimdi gitmezsek hepimiz burada öleceğiz.
— Galbath, bu iş burada bitmeli yoksa çok insan ölecek.
— Biz ölürsek bir gelecekleri olmayacak! Şimdi Ameshia!
 
Ameshia, Galbath’ın haklı olduğunu biliyordu, o an için yenilgiyi kabullenmek zorundaydı. Sonunda Galbath’ın halkına komutunu vermesiyle olağanüstü bir hızla Yangi Diyarı’nı terk edip altın kartalların üçte birini geride bırakarak Kartallar Diyarı’na geçtiler. Ameshia, gözyaşları içinde Galbath’ın üzerinden atlayıp yere kapaklandı ve bir süre kıpırdayamadı.

— Ona karşı hala zayıfsın.
— Biliyorum. Hepsi benim hatam! Zihnime sızdı ve kalkanımı yok etti.
— Topla kendini, fazla zamanımız yok. Bu bir daha olamaz!
— Olmayacak Galbath!
 
Ameshia, doğrulup gözyaşlarını sildi. O yarasını iyileştirmeye başladığında altın kartallar da ölülerine ağıt yakarcasına kükreyerek gökyüzünde uçuyorlardı. Hiçbiri diyarın ıssızlığını fark edecek durumda değildi.
 
                              MARCUS
    BÜYÜK MEDİTASYON ÖNCESİ MOYAR
         
Ulu yolcu şaman kartal Marcus, Eadrich’in isteği üzerine Boleslav’ın kardeş kartalı Akulina’yı bulmak için Moyar’ın daha önce hiç gitmediği güney bölgesine doğru uçmaya başladıktan on dakika kadar sonra alabildiğine uzanan büyük bir ormana vardı. Gördüğü en yüksek ağaçlarla dolu geçit vermeyen bu ormanın yanında Dünya’nın en büyük ormanları bile park gibi kalırdı. Bu ormanda yeşilin tonlarının ahengini bozan ilginç şekilli ve devasa yapraklı farklı renklerde ağaçlarda vardı. Garip olan bunların dağınık değil, gruplar halinde olmasıydı. Bu kırmızı, mor ve mavi ağaçların ayrı ayrı bölgelerdeki aykırı varoluşları, bir ressamın olağan dışı hayal gücünden fırlamış gibiydi. Marcus, daha geniş bir açıdan bakmak için biraz daha yükseldiğinde renklerin gerçekten de bir hikayesi olduğunu düşünmeye başladı. Bu ağaçların dizilişleri rastgele değildi ve yüksekten bütüne bakıldığında ortaya işaretlere benzeyen şekiller çıkıyordu. Ama bu devasa ormanın tamamını çıplak gözle görmek mümkün olmadığından Marcus’un bu işaretlerin anlamını kavraması da imkansızdı.        

“Belki de yalnızca ben anlamıyorum.” diye düşünürken kırmızı ağaçların yoğunlaşmaya başladığını fark etti. Bunların yerleşimleri dev bir daire oluşturuyordu ve bu dairenin en güney ucunda, kırmızı ağaçlar, iki yana doksan dereceyle açılan tek sıra halinde düz çizgilere dönüşüyordu. Sanki yol ikiye ayrılıyormuş gibiydi. Marcus, bulunduğu yükseklikten iki yolu da takip edebiliyordu. Az ilerde cetvelle çizilmiş gibi düzgün bir hatla yeniden kapanmaya başlayan çizgilerinortaya çıkardığı şekil tam bir eşkenar üçgendi ve üçgenin güney ucundan itibaren kırmızı ağaçlar, tek sıra halinde dümdüz devam ediyordu. Yol haritası gibiydi. Marcus, artık kırmızı dağa yaklaştığını hissediyordu ve içgüdüsüne uyarak oklara benzettiği kırmızı ağaçları takip etmeye devam etti. Sonunda yol bitti fakat Marcus, çizgilerin son bulduğunu yerin, yüksek tepeleri yoğun bir sisle kaplı kırmızı dağın etekleri olduğunu son ana kadar anlayamadı. Az sonra, sanki geleni karşılamak için yavaş yavaş dağılmaya başlayan sisin altından tüm heybetiyle kırmızı dağ ortaya çıktığında Marcus’un gözleri kamaştı. Dağın ihtişamı sadece yüksekliğinden değil, renginin büyülü enerjisinden de kaynaklanıyordu. Marcus, bu kadar parlak bir kırmızı görmemişti. Gözleri ışığa alışınca dağa biraz daha yaklaştı ama zihnine ulaşan bir ses onu durdurdu.

— Geri dön!
— Akulina, sen misin? 
— Git buradan!  
— Akulina, beni Eadrich gönderdi. Sana ihtiyacımız var, izin ver yanına geleyim.
 
Akulina cevap vermedi ama Marcus dağa doğru yavaşça ilerlemeye karar verdiği anda onun kanat seslerini duydu ve enerjisini algıladığı yöne doğru dönüp beklemeye başladı. Az sonra gördüğü manzara karşısında ne yapacağını bilemez bir halde bir süre yerinden kıpırdayamadı. Şaşkındı ve biraz da korkmuştu. Dağın arkasından uçarak ön taraftaki bir tepeye konan Akulina’nın görüntüsünün, Eadrich’in ona anlattığı hatta dokunarak gösterdiği muhteşem güzellikteki kahverengi beyaz çizgili kartalla hiç alakası yoktu. Karşısında duran kartal korkunç görünüyordu, simsiyah bedeni daha da siyah damarlarla kaplanmıştı. Onun Akulina olduğunu bilmesine rağmen biraz geriledi, aklına kartal bedenini parçalayarak ortaya çıkan Korgath gelmişti.

— Ben kara afya değilim ulu yolcu şaman kartal Marcus! Ben Akulina’yım. Bir iki gün önce bu hale geldim ve denediğim hiçbir büyü beni eski halime döndüremedi. Sanırım ölüyorum, bu yüzden de sana yardım edemem.
— Yanına gelebilir miyim?

Akulina karşı çıkmadı, dağın daha geniş bir yerine kadar inip orada beklemeye başladı. Az sonra Marcus yanındaydı.

— Başına gelenler ve Boleslav için üzgünüm ama kahinimiz Korya, senin bizimle Dünya’ya gelmen gerektiğini düşünüyor. Zamanın dolmuş olamaz. Hem Moyar hem de Dünya’nın kaderinin çizilmesinde senin de bir rolün olacak.
— Boleslav beni terk etti ve aramızdaki bağ koptu! Ben burada ölmeyi bekleyeceğim.
— Akulina, bu değişiminin Boleslav’la ilgisi olduğundan eminim ama senin düşündüğünden farklı bir sebebi olduğundan da eminim. Bağınız kopmuş olamaz, öyle olsa Korya bunu bilirdi.
Akulina, başını kaldırıp Marcus’a baktı, hüzünlü kalbinde ufak da olsa bir umut ışığı yanmıştı.
— Fazla zamanımız yok Akulina, öleceksen bile Moyar için ve tehlikede olan milyarlarca insan için öl. Kardeşlerinle ve bizimle savaşarak öl.

Akulina, kendi içinde bir savaş veriyor gibiydi fakat sonunda kararlılıkla başını kaldırdı, artık gitmeye hazırdı. Başka bir şey konuşmadan havalanarak hemen Mor Saray’a yöneldiler. Devasa ormanın üzerinden uçarlarken Marcus, Akulina’nın şaşkınlığını sezmişti.

— Ne oldu Akulina?
— Orman, Marcus! Ormanımız daha önce böyle değildi; binlerce yıllık köklü ağaçlar yer değiştirmişler ve renkler bir araya toplanmış. Bu ne demek biliyor musun?
— Benim de dikkatimi çekmişti ama anlayamamıştım. Demek daha önce böyle değildi...
— Kesinlikle bu yeni olmuş. Bunlar kadim Moyar şekilleri.
— Nasıl olmuş peki? 
— Bunu yapabilecek bir büyü yok Marcus. Bu, tamamen Moyar evreninin yaratımı olmalı ve şu anda tam olarak ne dediğini anlamasam da bunun bir uyarı olduğundan eminim. Bir şey olacak; karanlık ve kötü bir şey.
— Kara afyaların dönüşüyle ilgili olabilir.
“Sanmıyorum, bu daha başka bir şey. Karanlık, Moyar’ın üzerine çökmek üzere. 

Acele edelim.” dedi Akulina ve ikisi birlikte şehre doğru hızlandılar.           

Şehrin giriş kapısına yaklaştıklarında Eadrich, yanında Gabor ve kardeş kartalı Aiolos, Aya ve kardeş kartalı Kaida, Gökçil’in kardeş kartalı Cengiz ve Vala’nın kardeş kartalı Asim ile onları bekliyordu. Akulina ve Marcus yere indiklerinde hepsinin gözleri, geçirdiği değişim yüzünden Akulina’daydı ama yargısızlardı. Onların da ortak düşüncesi bunun Boleslav’la ilgili olduğuydu çünkü Boleslav’ın kardeş atı Anouska da aynı değişimi geçirmişti. 

Aya, “Değişim karanlıktan gelmiş ama sanki iyi bir amaçla gerçekleşmiş. Baba, Boleslav için hala bir umut olabilir.” dedi, Akulina’nın başını okşarken. Eadrich’in gözleri umutla parladı, bir süre konuşamadı.

“Eadrich, onu bulacağım ama ormanla ilgili bir sorun var bilmen gereken.” dedi Akulina ve gördüklerini hemen ona aktardı. 

“Tehlike, karanlık, ölüm ve yeniden doğuş.” dedi Eadrich, kendi kendine konuşur gibi. Yüz ifadesi sertleşmiş ve endişe tüm hücrelerine yayılmıştı.
“Hemen gidin! Fazla zaman kaldığını sanmıyorum.” dedi.

Eadrich, kendi taşını aynı zamanda boyutlar arası bir geçiş kapısı olan şehrin giriş kapısına doğrulttu ve geçit hemen o anda açıldı. Aya, babasına sarılıp kartallarla birlikte geçide girdi. Gabor, en sona kalmıştı, dönüp babasına gülümsedi ve sonra o da geçide yöneldi. Eadrich, birden tedirgin oldu; oğlunun enerjisinde bir terslik vardı, haddinden fazla heyecanlıydı ve bu bir kadınla ilgiliydi. Boleslav ve Kaikara’nın başına gelenlerden sonra her şeyden şüphelenecekdurumdaydı ve Gabor döneli çok olmamıştı. Eğer o da değiştiyse bunu anlayacak zamanları olmamıştı. Bir an içinhissettiği şeyin kuruntu olduğunu düşündü ama yine de emin olmalıydı.

— Gabor!

Gabor, tam geçide girmek üzereyken dönüp soran gözlerle babasına baktı ve babasının düşüncelerini okuduğunu hemen anladı ama yüz ifadesi hiç değişmedi. Sakindi, gülümseyerek omuzlarını silkti, “Üzgünüm baba! Aşk işte...” dedi. Sonra da kendisiyle ilgili tüm gerçeklerin o anda farkına varan ve donup kalan babasını bayıltıp onun son birkaç dakikasını hafızasından sildikten sonra vurdumduymaz bir tavırla geçide girdi. Eadrich, oğlunun zihnindeki tehlikeli kadının yüzünü ve ormanındurumunu tamamen unutarak baygın bir halde yere düşerken geçit çoktan kapanmıştı.
 
                               GABOR
                         UZAK GEÇMİŞ
         
Sevdiği kadının uyurken bile ışık saçan güzelliği onu her defasında şaşırtıyordu. Gabor, tüm yaşamı boyunca kimseyi böyle sevmemişti. Moyarlılar böyle sevmezdi, sevgileri derin olurdu ama duygusal iniş çıkışlar yaşamazlardı. Bir kez ruh eşlerini bulduklarında sonsuza dek ona bağlı kalırlar ve bu da onların spiritüel gelişimlerini hızlandırırdı. Oysa Gabor, tutkuyla yaşadığı bu ilişki içinde kendini kaybetmiş gibiydi. Bir yanı, bunu kendisine yakıştıramıyor ve kendini insani duygulara kapılmış sürüklenirken yakalayınca utanıyordu ama sevdiği kadının yüzü ona her şeyi anında unutturuyordu. Birliktelikleri birkaç senedir sürüyordu. İlişkinin başlarında Gabor, ruh eşini bulduğunu düşünmüştü fakat zaman geçtikçe yaşadığı bu aşkın, birbirlerinin ruh eşi olan anne ve babasınınkine ya da ruh eşini bulan başka hiçbir Moyarlınınkine benzemediğini fark etmişti. Yine de elinde değildi, tutkusu her geçen gün artarken bunu yaşamaktan başka şansı olmadığını anlamıştı.         

Kadının dudaklarına bir öpücük kondurup isteksizce yataktan kalktı. Bir imparatora yakışmayacak kadar uzun süreler ortadan kayboluyor, görevlerini sürekli aksatıyordu ve artık saraya dönmesi gerekiyordu. Yine de sessizce giyinirken ne Moyar’ı ne de görevlerini düşünüyordu; tek düşündüğü son birkaç saatin tutku dolu anlarıydı, hepsi gözünün önünden bir film şeridi gibi akıyordu. Kadının yataktan kalkıp kendisine yaklaştığını fark etmedi. Onun yumuşacık dokunuşuyla ürpererek kendine geldi. Onu hala arzuluyordu, bu muhteşem kadın tüm varlığını altüst ediyordu. Hemen dönüp bu dünyalar güzeli ufak tefek bedene sarıldı.

— Gizlice sıvışıyor muydun?
— O kadar güzel uyuyordun ki.

Dudakları birleşti, neredeyse yatağa geri döneceklerdi ama Gabor, bu defa kendini tutmayı başardı ve zorlukla onun kollarından sıyrıldı.

— Hemen çıkmalıyım sevgilim, Yüceler Kurulu toplanacak. Bugün önemli bir gün.
— Benden daha mı önemli?

Kadının yüzündeki hayal kırıklığının ardında aşk dolu bir tutku arsızca kendini ortaya koyuyordu.

— Asla! Bunu sen de çok iyi biliyorsun. Görev sürem bitmek üzere sevgilim, çok az kaldı, sonra tamamen seninim.
— Nedir bu kadar önemli olan?
— Mavi Diyar görevi için seçim günü bugün. Sana bahsetmiştim.
— Ah evet, hatırlıyorum. Peki sonra görecek miyim seni?
— Sensiz duramayacağımı biliyorsun.

Kadının gözleri parladı, o an için tatmin olmuş gibi görünüyordu. Sonunda uzanıp Gabor’un dudaklarına bir öpücük kondurdu ve hemen üzerine sabahlığını geçirip pencerenin önündeki rahat koltuğa bıraktı kendini. Bir kez daha göz göze gelseler onun gidemeyeceğini biliyordu ve bugün ona engel olmaması gerekiyordu.          
Gabor, kırmızı dağın yamacındaki kulübeden dışarı çıktığında, oldukça endişeli olduğunu algıladığı kardeş kartalı Aiolos yere inmek üzereydi. Aiolos, gerçekten de çok endişeliydi, elbette ki kardeşinin mutlu olmasına seviniyordu ancak onun geçirdiği değişim hiç hoşuna gitmiyordu. Bu konuda ne zaman konuşmaya çalışsa Gabor, her defasında onu susturmuş ve biraz farklı da olsa büyük bir aşk yaşadığından başka bir şeysöylemeden konuyu kapatmıştı. Aiolos, Gabor’un özellikle bu kadar önemli bir günde son dakikaya kadar Mor Saray’a gitmemesine inanamıyordu. Eski Gabor, kurul toplanmadan önce Yücelerin hepsiyle görüşür, onların fikirlerini alır ve en son Yüce Kâhine danışarak hazırlıklarını tamamlardı. Şimdiyse Moyar geleneklerinden kopuktu ve tepkileri duygusaldı, sanki aşkından başka her şey önemsizdi artık. Bu ilişkiden önce Gabor, geleceğin Yüce Kâhini olarak görülüyordu. Farklı güçleri ve hızlı spiritüel gelişimi ile genç yaşlarında sanki yolu çizilmişti. Ancak imparatorluğunun bu son dönemindeki davranışları yanlış ya da hatalı olmasa da gelişmişlikten çok uzaktı. Yolundan sapmış, kaybolmuş gibiydi ve sonuç olarak da artık kimse onu Yüce Kâhinlik makamıyla ilişkilendiremiyordu.           

Aiolos, endişelenmekte haklı olduğunu biliyordu ama bu konuya nasıl yaklaşması gerektiğini bilemiyordu. Bu düşüncelerle yere indiğinde Gabor, pencereden kendisini izleyen kadına el sallıyordu. Kadın, ona bir öpücük yolladıktan sonra gözlerini birden Aiolos’a çevirdi ve Gaboronun sırtına binerken de gözlerini ondan hiç ayırmadı. Aiolos, hiç anlamadığı bir şekilde onun etkisi altına girmişti, sanki ona doğru çekiliyordu. Hangi güç, bir Moyar kartalını böyle etkileyebilirdi? Fakat Aiolos, kendi düşüncelerinin içinde kaybolmaya başlamıştı, hatta düşündüğü her şey anında ona bir anlam ifade etmeyen boş kelimelere dönüşüyordu. İstemsizce kadına selam verdi ve Gabor’un uyarısıyla yükselerek Mor Saray’a yöneldi.           

Kırmızı dağdan uzaklaştıkça kadının Aiolos üzerinde yarattığı etki azalmaya başlamıştı. Aiolos, yavaş yavaş içinde bulunduğu durumdan uyanarak kendine geldi. Bu yaşadığının ne olduğunu ve nasıl olduğunu çözemiyordu fakat artık çok daha fazla endişe duyuyordu. Bu kadının enerjisinde adını koyamadığı tehlikeli bir farklılık vardı.

— Ne oldu Aiolos?
— Senin için endişelendiğimi biliyorsun ama ısrarla beni her şeyin dışında bırakıyorsun. Kim o bilmek istiyorum! Ne kadar değişik bir enerjisi olduğunun farkında değil misin?
— Evet, farkındayım ama endişelenecek ne var anlamıyorum. Hem Moyar’da herhangi birimizi tehdit edecek ne olabilir ki?
— Biliyorum, sana çok saçma gelecek ama birkaç senedir sanki bir şeyler değişti gibi geliyor bana. Unutup atladığımız ama bir yandan da geleceğimizi etkileyecek kadar büyük bir şey bu ve hepsi senin âşık olmanla başladı.
Gabor bir kahkaha attı ama sonra hemen ciddileşerek,
— Kusura bakma kardeşim, dalga geçmiyorum. Senin hislerine her zaman güvenirim ama böyle bir şey olsa Yüce Kâhin hemen fark ederdi, öyle değil mi? Diyelim ki bir sorun var, o zaman bile nasıl olur da bu benim âşık olmamla alakalı olabilir ki?
— Haklı olabilirsin kardeşim ama yine de anlat biraz. Kim o ve nereden gelmiş?
— Nereden çıkardın başka bir yerden geldiğini, o buralı.
— O bir Moyarlı değil! İşte bundan eminim.

Gabor’un içinde bir şüphe uyandı. Aslında kendi kendine itiraf etmek istemese de bunların hepsini o da düşünmüş fakat bu düşüncelerde fazla kalamamış ya da gözardı etmeyi tercih etmişti. Mor Saray’a vardıklarında Aiolos’un üzerinden inip onun başını okşarken, “Bunları düşüneceğim kardeşim ama şimdi içeri girmek zorundayım, herkes beni bekliyor.” dedi ve Yüceler Kurulu salonuna yöneldi fakat içeri adım attığı anda sevdiği kadınla ilgili tüm şüphelerini unutmuştu bile.           

Gabor, Yüceler Kurulu salonuna girdiği anda içerdeki tuhaf enerjiyi algıladı. Kesinlikle kendisinin bilmediği bir şeyler dönüyordu. Konuşmalar bıçak gibi kesilmiş, tüm gözler ona dönmüştü. Biraz şaşkın bir halde yerine doğru yürürken Yüce Kâhini gördü; salonun diğer ucunda bir yerde Gökçil’le konuşuyordu. Gökçil’in neden orada olduğunu anlamasa da onu gördüğüne sevinmişti. Yerine gitmekten vazgeçip onların yanına doğru yürümeye başladı; hem toplantıdan önce kahinle konuşmak iyi olacaktı. Fakat bir anda içine bir sıkıntı düştü, kalp atışları hızlandı, sanki biri kalbinin üzerine tonlarca ağırlık koymuş gibi hissetti. Gökçil’le kâhinin yanına vardığında içindeki bu tuhaf ve adını koyamadığı sıkıntı daha da büyümüştü. Gökçil’in yüzünü aydınlatan bir gülümsemeyle kendisini karşılamasını, yanaklarından öpüp sarılmasını sabırsızca bir an önce bitsin diye bekledi. Çok sevdiği kız kardeşinin yüzüne bile doğru düzgün bakmadı ve sonunda dayanamayarak,  “Gökçil, ne oldu, neden buradasın?” diye sordu. Çok kabaydı ama Gökçil onun bu halini başka bir şeye yormuş olmalıydı ki hiç üstüne alınmadı, heyecanı dağılmadı.

— Ah inanmayacaksın ama Yüce Kahinimiz çağırdı beni. Az sonra Vala, Kaikara ve Boleslav da burada olur… Hah, geldiler işte.

Gökçil kardeşlerine el salladıktan sonra Yüce Kâhine dönüp, “Aslında siz anlatın isterseniz.” dedi.

Yüce kâhin ona gülümseyerek sözü devraldı,
— Dün gece, önemli kararlar öncesinde hep yaptığım gibi uzun bir meditasyon yaptım imparatorum. Açıkcası bu kadar net görüler beklemiyordum. Bu daha önce hiç olmamış bir şey. Bu yüzden biraz şaşkın ve heyecanlıyım.

Gabor, duyacağı şeyden hiç hoşlanmayacağını düşünüyordu artık hatta bundan emin gibiydi,
“Lütfen devam edin.” dedi.

Yüce kâhin, Gabor’un huzursuz tonunu algılamıştı, onun için olan ümidi her geçen gün azalıyordu. Tavrını onaylamayan bir yüz ifadesiyle ona bakınca Gabor, utanıp başını eğdi. Sonra, “Kusura bakmayın, ben de heyecanlandım.” dedi tamamen tavrını değiştirerek.

— Sonuç olarak Mavi Diyar’a siz ve dört kardeşiniz gidecek. Vala…

“Gökçil, Boleslav, Kaikara ve ben.” diye kâhinin cümlesini tamamladı Gabor. Yüzü bir an için asılmıştı ama bu defa kendini çabuk topladı ve duygularını gizleyebildi.

“Yüceler Kuruluna danışmayacak mıyız?” diye sordu heyecanlanmış gibi yaparak. Aslında cevabı biliyordu.

— Elbette ama kimse buna karşı çıkamaz imparatorum. Siz de biliyorsunuz.
Sonunda toplantı başladı ve bu toplantı tüm Moyar tarihindeki en kısa toplantı oldu. Sonuç, aynen Yüce Kâhinin öngördüğü gibi olmuş ve Yüceler Kurulu onun konuşmasının hemen ardından farklı tek bir görüş bile sunmadan oybirliğiyle kararı kesinleştirmişti. Gabor, İkinci İnsanlık Döneminin bu ikinci çağında kardeşleriyle birlikte Mavi Diyar’a gidecekti. Bu, sevdiği kadından çok uzun bir süre ayrı kalacağı anlamına geliyordu.           

Toplantı bittiğinde Gabor, kendini kaybetmek üzereydi. Kimseye selam vermeden Yüceler Kurulu salonunu aceleyle terk ettikten sonra, en son Aiolos’la saraydan ayrıldığını hatırlıyordu. Ondan sonra eve girdiği ana kadar olan her şey sisliydi. Sonunda sevdiği kadının kollarında kendine geldiğinde kadın, bilmediği bir dilde kısık sesle bir şarkı mırıldanıyordu. Sonra Gabor’u yüzüstü döndürüp üzerine oturdu ve bir yandan şarkısına devam ederken baştan çıkarıcı bir koku yayan özel bir yağ ile onu ovmaya başladı.

— Ah sevgilim! Yüce kâhine nasıl karşı çıkarım? Geçerli hiçbir sebebim yok ki ama Mavi Diyar’a da kesinlikle gitmek istemiyorum. Belki sen de gelsen olabilirdi ama bu da mümkün değil.
— Eğlenceli olurdu ama hiç zamanı değil şimdi.
— Ne demek istiyorsun? 
Gabor’un içindeki şüphe bir anda yeniden uyanmıştı.
 
“Hiçbir şey aşkım! Ama orayı ben de merak ediyorum ve belki bir gün gideriz diye düşünmüştüm ama bu şekilde ve şimdi değil tabii ki.” dedi kadın. Sesi o kadar yumuşaktı ki Gabor’un içindeki şüphe anında uçup gitti. Gevşedi, sonra biraz daha gevşedi ve çok geçmeden de gözleri kapanmaya başladı. Uykuya dalmadan hemen önce kadının fısıldayarak kendisine söylediği her şeyi hayal meyal duydu ama hiçbir şekilde onun ne dediğini anlamadı.

— Sevgilim! Eğer dediklerimi yaparsan en ufak bir sorun yaşamadan sonsuza dek birlikte olabiliriz. Uyandığında her bir detayı bileceksin. Uyu bebeğim, uyu…          

Gabor, geceye uyandığında Lady Purple, yanında oturuyor ve hala şarkı söylüyordu fakat onun uyanıp kendisini izlediğini fark edince sustu ve dönüp hemen onu öpmeye başladı. Dudaklarını birbirlerinden koparabildiklerinde Gabor, uyku mahmurluğundan tamamen çıkmıştı ve yapması gereken her şeyi artık biliyordu. Nasıl harekete geçeceği ve kimle ne zaman konuşacağı gibi her bir ayrıntı zihninde sıralanmıştı. Ne Moyar ne ailesi, hiç kimse ve hiçbir güç sevdiği kadınla arasına giremeyecekti.

-Devam edecek 

***


Editör: Deniz İmre

NELER SÖYLENDİ?
@
Mine Çağlıyan

Mine Çağlıyan

DİĞER YAZILARI Bir Adamın İtirafları Sonsuzluğun Frekansı 22 / Gölge Güçlerin Yükselişi     Sonsuzluğun Frekansı -21 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı-20 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı 19 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı -18 / Gölge Güçlerin Yükselişi Menopoz Sonsuzluğun Frekansı -17 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı 16 / Gölge Güçlerin Yükselişi       Sonsuzluğun Frekansı -15 / Gölge Güçlerin Yükseliş Sonsuzluğun Frekansı -14 / Gölge Güçlerin Yükseliş Sonsuzluğun Frekansı -13 /Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı -12 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /10 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /8 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /7 -İstasyonda İki Kız Kardeş Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      Sonsuzluğun Frekansı /4 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /3 -Gölge Güçlerin Yüklelişi Sonsuzluğun Frekansı /2 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /1- Gölge Güçlerin Yükselişi Özgürlük Yağmurlar Yağdı Üstüme Connection Ritim... Yol... Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı Çalakalem Yazıları
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA