5. BÖLÜM
7 DİYAR 7 SAVAŞ
İSTANBUL SAVAŞI
Tarihi yarımada, bir türlü başlamayan yaz yağmurunun yoğunlaştırdığı bunaltıcı havanın yarattığı pusun altında kaybolmuştu. Sokaklar ıssızdı sanki yaşam hiç var olmamış gibi sessizdi, gökyüzünde kartallardan başka tek bir kuş bile yoktu. Sonunda yağmurun ilk damlaları dökülmeye başladı ve bulutların altında konuşlanmış Büyük Dünya ordusunun askerleri, sabırlı bekleyişlerini ferahlatan küçük bir esintiye kavuştular. Kraliçe Ameshia ve kral Galbath, altın kartallarla birlikte uçan yolcu şamanların eşliğinde en ön safhadaydı. Bir arka sırada Karya’nın komutasındaki Anadolu grubunun bir kısmı, tüm melezler ve gurritler vardı. Onların peşi sıra Marcus ve Mevhibe’nin başı çektiği, ulu yolcu şaman kartallarla birlikte uçan şaman yaşlıları geliyordu. En geride yine yolcu şamanlar ve diğer tüm şamanlarla büyücüler yer alıyordu. Hepsinden daha yüksekte duran kartallar ve ulu yolcu şaman kartallar ise hem gözcü hem de koruma olarak son grubu oluşturuyorlardı ve ilk kalkanı oluşturmaya başlamışlardı.
Yağmur ve rüzgâr hızını arttırdığında Ameshia’nın işaretiyle düzenlerini bozmadan hep birlikte bulutların üstüne doğruyükseldiler. Orada bile güneş ışınları dünyaya yeterince ulaşamıyordu. Lady Purple henüz orada bile değildi ama karanlığı çoktan İstanbul’un ve hatta tüm dünyanın üzerine çökmüş gibiydi. Az sonra güneşin ara sıra beliren cılız ışığı da tamamen yok oldu ve hava geceden bile daha karanlık oldu. Bunun üzerine Ameshia, yolcu şamanlara dağıttığı tüm Yangi taşlarını uyandırdı. Taşlar, güçleri uyanırken önce parlamaya başladılar sonra da karanlığı delip geçen olağanüstü bir ışık yarattılar. Ameshia, yeniden ışığa kavuştukları anda Galbath’la birlikte yükselerek ordunun üzerinde uçmaya ve kadim dilde bir savaş duası okumaya başladı. Sonunda dua bitip konuşmaya başladığında sesi büyülü bir şekilde dünyada var olan tüm seslerin yerini almış gibi gökyüzünde yankılanmaya başlamıştı; “Büyük Dünya ordusu! Cesaret ve akıl bizimle olsun. Birbirimiz için var olduk, şimdi bir olalım. Işık bizimle, güç bizimle. Evrenimizi kurtarma zamanımız geldi. Yeni Çağ bugün başlıyor. ŞAHMAN! ŞAHMAN! ŞAHMAN!”
Ameshia, sözlerinin sonunda sağ kolunu öne doğru kaldırıp yolcu şaman selamı verdi ve güç ve cesaret için söylenen şaman savaş sözlerini tekrarlamaya başladı. “Şahman” sözü hepsinin dudaklarından dökülerek gökyüzünde yankılanırken artık tüm sağ kollar havadaydı.
Ameshia, nihayet en öndeki yerini aldığında, yarattıkları ışığın ötesindeki zifiri karanlık, uğursuz şekilde parlayan siyah gözlerle delindi ve kara afyalar, teker teker ortaya çıkmaya başladılar. İki ayrı uçtan tam ortada buluşarak kusursuz bir düzen içinde yaklaşıyorlardı. Karşıdan bakıldığında kuyruğun ucu görünmüyordu bile, durmaksızın yenileri katılıyor ve sayıları giderek artıyordu. Sanki artık yüzlerce değil, binlerceydiler.
“Mayıs, şimdi!”
Ameshia’nın komutuyla Mayıs, melez kardeşleri Nisan, Patricia ve Rin’le el ele tutuşup onlardan güç alarak şarkıya başladı. Dördünün enerjilerinin birleşmesiyle Mayıs’ın zihninde çalan müzik, anında dışarıdan duyulur hale geldi. Bulutların ortaya çıkması da çok çabuk oldu. Rengarenk bulutlar, kara afyaları oldukça rahatsız eden bir enerji alanı da yaratarak Dünya ordusunu birkaç dakika içinde dört bir yandan saran dev bir kalkan haline geldi. Biraz sonra kara afyaların kusursuz düzenleri bozulmaya başladı; bir kısmı hızla uzaklaşırken diğerleri yavaş yavaş geriye doğru kaymaya başladı ancak bu korkmuş gibi görünen halleri çok uzun sürmedi. Bir anda hepsi birden durdu ve siyah parlak gözlerini yeniden Dünya ordusuna doğru çevirdiler. Sanki bulutların yarattığı etkiden tamamen kurtulmuş gibi görünüyorlardı. Biraz sonra hepsi pozisyonlarına geri döndü ve korkunç savaş çığlıkları atmaya başladılar. Bu ani tavır değişikliğinin tek bir nedeni olabilirdi; Lady Purple ve Kral Korgath artık savaş alanındaydılar.
Az sonra kara afyalar, yanlara doğru açılmaya başladılar ve zaten var olan karanlığı daha da yoğunlaştıran bir enerji, savaş alanını adeta canlı bir varlık gibi sarmaya başladı. Çok geçmeden de bu karanlığın yaratıcıları olan Leydi Purple ve Kral Korgath tüm karanlık ihtişamlarıyla kara bulutların arasından çıktılar. Kara afyaların arasından yavaş yavaş öne doğru ilerliyorlardı. Hemen onların peşinden büyücü yaşlıları geliyordu ve ellerinde üzerlerine gömülü Yangi taşlarının parladığı asalar vardı. Büyücü yaşlıları; donuk, matlaşmış gözleriyle olduklarından daha da yaşlı ve bir o kadar da vahşi ve korkunç görünüyorlardı. Onların peşinde büyücü yaşlılarının çağrısına uyarak Lady Purple’a katılmayı seçen büyücüler vardı. Lady Purple, Ameshia’yla arasında elli metre kaldığında elini kaldırıp ordusunu durdurdu.
— Tekrar merhaba Ameshia. Bugün seni daha iyi gördüm.
— Sen de çok yaratıcısın Ashila. Yangi asaları çok akıllıca olmuş.
— Bazen benim de bir Yangi olduğumu unutuyorsun sevgili kardeşim ama sen de sürprizlerle dolusun; bu bulutlar bir harika! Ama Korya’yla Minel’i göremedim.
— Tam zamanında burada olacaklar.
— Tam zamanı şimdiydi Ameshia.
Ameshia gülümsedi, gözleri Lady Purple’ın gözlerinin derinliklerine kitlenmiş bir halde bir süre sessiz kaldı. Sanki düşünüyor ya da bir şeyleri çözmeye çalışıyor gibi görünüyordu ama aslında yalnızca onu biraz daha oyalamak istiyordu. Lady Purple, onun gülümseyişine gülümseyerek karşılık verdi. Kendisinden emindi, hiç acelesi yoktu ve korkmuyordu.
— Bugün bel bağladıklarının hiçbiri burada değil. Söylesene, Moyarlılar nerede?
— Bu ikimizin arasında, başkalarını karıştırmaya gerek yok.
— Hmm… Zaten kendinden başka kimseye güvenmemelisin. Bu, hayal kırıklığı yaratır ve seni zayıf düşürür.
— Senin başına geldiği gibi mi?
Ameshia, Gabor’u kastediyordu.
— Ben her şeye hazırlıklıydım ve hiçbir şekilde zayıf düşmedim. Aslında daha da güçlendim ve bu yüzden de karşımda yenmesi zevkli olacak bir rakip isterim.
“Doğru! Kusura bakma, senin bağlılık anlayışının ne kadar zayıf olduğunu unuttum bir an için ama merak etme; bir daha asla zayıf düşmem. Sana istediğin güçle saldıracağım, hayal gücünün ötesinde bir güçle ve hiç sıkılmayacaksın.” dedi Ameshia.
Ancak bunları söylerken Lady Purple’ın enerjisinde bir farklılık hissetmişti, konuşmayı daha fazla uzatamayacağını anladı. Bir an için cevap beklermiş gibi Lady Purple’a baktı fakat sonra Galbath’la birlikte olağanüstü hızlı bir manevrayla yükselerek ölümcül enerjiyi doğrudan Lady Purple’ın üzerine yolladı. Enerji, görünmez bir kalkanın üzerinde patladığı anda çatışma tüm gücüyle başladı.
Birkaç saat önce
— Kısa süreli bir barışa ne dersin Emon?
— Bana doyamadın değil mi? Ne var aklında?
— İkimiz için de işleri kolaylaştıracak bir fikrim var. Seninle son dansımıza başlamadan önce ortalığı biraz temizleyelim diyorum.
— Seni dinliyorum tatlım.
— Kraliçeyi yok edebilirim ama aynı anda seninle de uğraşmak istemiyorum. Sen Boleslav’ı öldür, ben de…
— Kara afyalarının sırrını korumuş ol. Benim buradaki çıkarım nedir anlayamadım.
— Sen de kraliçeden kurtulmuş olacaksın. Üstelik çocuklarına kavuşacaksın ve bir ordun olacak. Hiç fena değil.
— Ve sen de Yangi taşlarını bir araya getirmiş olarak karşıma çıkacaksın. Doğrusu hala ilgimi çekebilecek bir şey söylemedin. Şu ana kadar bu plan yalnızca senin işine yarıyor gibi görünüyor. Öyle değil mi Ashila?
— Her zamanki gibi sabırsızsın ama sana durumu eşitleyecek bir teklifim var.
Emon, Lady Purple’a güvenmiyordu ama meraklanmıştı.
— Çabuk olsan iyi olur. Herkes bizi bekliyor.
— Korya ve Minel’in nerede olduklarını biliyorum.
— Ve onları bana vereceğine inanmamı bekliyorsun.
— Neden olmasın! Hem zaten ben vermeyeceğim, senin gidip kendin alman gerekecek.
— Demek ki işin içinde ufak bir pürüz var ve kendin yapmak istemiyorsun.
— Onlarla uğraşmak istemiyorum. Aslında onların planlarının ucu bana pek dokunmuyor. Bu plan, doğrudan seninle ilgili, tabii ki sonrasında bana dönecekler ama eğer sen dediklerimi yaparsan ikimiz de sonsuza dek onlardan kurtulmuş olacağız.
— Peki neredeler?
— Önce Boleslav.
— İstanbul’da görüşürüz o zaman.
— Emon! Tamam peki, Moyar’dalar.
— Sanki yaratıcılığını kaybetmişsin tatlım, daha iyi bir yalan bulabilirdin.
— Moyar’dalar! Eminim Emon.
— Neden? Orada bu savaşı etkileyebilecek ne var ki? Tüm Moyar, büyük meditasyonda; onlardan yardım alamazlar.
— Ah Emon! Neden şimdinin çizgisinde düşünüyorsun? Hele ki tüm yaşadıklarından sonra… Biraz daha açık fikirli olmanı beklerdim.
Emon, Lady Purple’ın zihnindeki sesinin tonunu ve son sözlerinin anlamını ancak birkaç saniye sonra kavrayabildi. Korku, tüm hücrelerine doğru yayılmaya başlamıştı. Lady Purple kendisinden memnun devam etti, “Sana nasıl yapacağını anlatacağım ama önce bilmen gereken iki nokta var; en önemlisi zamanlama… Tek bir müdahale şansın olacak, ikincisi de başka hiçbir şeyi değiştiremezsin. Şimdi dinle beni…”
Zihninde bir kanal açılıp bu konuşmayı ortalarından bir yerden itibaren dinlemeye başladığında Boleslav, İstanbul’a dönmek üzereydi. Lady Purple ve Emon’un yaptıkları anlaşma tüylerini diken diken etmişti ama asıl sorun, nasıl olup da onları duymayı başardığı hakkında hiçbir fikrinin olmamasıydı. Yula’nın taşı parlamıyordu. Uyarı ondan gelmemişti. Yula’ya seslendi, cevap alamayınca bu kez gümüş taşı uyandırmaya çalıştı ama bunu da başaramadı. Kısa bir süre ne yapacağını bilmez bir halde hareketsiz kaldıktan sonra bir anda ne olduğunu kavradı. Kanalı Emon açmış olmalıydı, Boleslav’ın kendisini takip edeceğini biliyordu ve diğer her konuda, en azından öldüreceği zaman gelene kadar da onu serbest bırakıyordu. Lady Purple’a güvenmediği ve tüm kozları ona vermek istemediği kesindi. Boleslav, hiç vakit kaybetmeden kendini İstanbul’a ışınladı ve ulaşmak istediği zihne, Ameshia’ya ilk denemede ulaştı; “Biz de senden haber almayı bekliyorduk Boleslav.”
Boleslav şaşırdı ama zaman yoktu, “Lütfen beni iyi dinleyin.” dedi ve olanları olduğu gibi anlattı. Kara afyaları öldüren büyüyü aktardıktan sonra da kendi planını anlattı.
— Anlıyorum, ama yardıma ihtiyacın olacak.
— Çocuklarım var ama yine de tüm Moyar gücüne, özellikle Aya’ya ihtiyacım olacak.
— Seninle olacaklar.
“Bir şey daha var… Yula’nın taşı uyanmıyor.” dedi Boleslav, utançtan sesi titriyordu.
Ameshia, kızının adını duyduğu anda Boleslav’ı değiştiren ve uyandıran gerçeği anlamıştı. Güzel kızı Yula, ona rehberlik ediyordu. Gözlerinden bir damla yaş süzülürken sessizce bekleyen Boleslav’ın zar zor duyabildiği bir duayı okumaya başladı ve çok geçmeden gümüş taşın enerjisi uyandı.
“Anneciğim…” dedi Yula.
— Işığım benim…
— Üzgünüm, zaman yok gitmeliyiz. Seni seviyorum.
— Ben de seni güzel Yula’m… İyi şanslar Boleslav.
— Size de kraliçem.
Ameshia, çağlar sonra hiç de beklemediği bir şekilde kızının sesini duyduğu için sarsılmıştı. Kızının ruhu aralarında dolaşıyor ve onlara yardım ediyordu. Ve güzel kızı Yula, Boleslav’ı seçmişti. Moyar’a güvenmişti ve şimdi kendi de Korya ve Minel’in akıbeti için Moyarlılara güvenmek zorundaydı. Bu güven konusunda bir sıkıntısı yoktu ama başarı olasılıklarını hesaplayamıyordu. Yine de iki düşmanla birden savaşmak çok zorlu olacaktı ve belki de böylesi çok daha iyiydi.
Büyük Dünya ordusunun askerleri, Sultanahmet meydanında toplanmıştı, herkes son hazırlıklarını yapıyordu. Ameshia bir süre onları izledi. Ne kadar da cesur görünüyorlardı halbuki Ameshia, hepsinin kalbindeki korkuyu kendisininmiş gibi derinden hissediyordu. Ölüm değildi onları en çok korkutan, belirsizliklerdi ve sonuna kadar haklı bir korkuydu bu. Kadim bir varlık olarak Ameshia, kendi bile neler olacağını kestiremiyordu. Emin olduğu tek şey oradaki her bir askerin sonuna kadar savaşmaktan vazgeçmeyeceğiydi. Öyleyse kraliçeleri olarak o da üzerine düşeni yapmalıydı. Kendini tüm kaygılarından arındırdı ve kararlı bir ruh haliyle Aya’nın yanına gitti.
Kısa sürede herkes bilgilendirilmiş, vedalaşmalar bitmişti ve Moyarlılar gitmeye hazırdı. Ameshia onları uğurlamaya elinde bir Yangi taşıyla geldi ve sonra taşı avucunun içine koyup diğer eliyle ona bir kez dokundu. Taş, bir anda göz kamaştıran bir parlaklığa ulaştı ve bu ışık söndüğünde, Ameshia’nınelinde taşın gömülü olduğu bir asa vardı. Asayı Aya’ya verdi ve cebinden bir taş daha çıkardı. Sonunda Vala, Gökçil, Gaborve Mert de asalarını aldıktan sonra hepsi kartallarına bindiler.
“Size on tane daha kartal veriyorum, maalesef daha fazla veremem. Asalarınız, Emon’un gücünüzü çekmesini engelleyecek. Boleslav’ı ve çocuklarını da korumak için yeterli sayıda asanız var. Emon, sizi bölmeye çalışacak, ne olursa olsun birlikte kalmalısınız. Dostlarım, hem Moyar’ın hem de Dünya’nın kaderi sizin ellerinizde. Yolunuz ışık olsun.” dedi Ameshia ve tam o anda yanında sessizce bekleyen gurriti fark etti.
“Onlarla gitmeliyim.” dedi gurrit.
Ameshia, ona soru sormadı, onun uyanmaya çalıştığını hemen anlamıştı, yine de ne düşündüğünü sormak için Aya’ya döndü. Aya’nın bakışları bir tuhaftı ama başını hafifçe öne eğerek gurritin kendilerine katılmasını onayladı. Gurrit de kartallardan birine bindiği anda hep birlikte havalandılar. Tekrar ayrı düşmekten ve bölünmekten kimse hoşlanmamıştı ama başka bir yolu yoktu. Geride kalanlar, gidenlerinarkasından bir süre baktıktan sonra hazırlıklarına döndüler. Karanlık yaklaşıyordu…
EMON
Emon, Boleslav’ı çok iyi tanıyordu; onun nasıl düşündüğünü ve nasıl hareket edeceğini biliyordu. Boleslav, Lady Purple’la Emon arasında geçen konuşmayı duyduğu anda hiç vakit kaybetmeden kraliçeyi uyaracak ve Moyarlıları bir araya toplamak için onun iznini alacaktı. Bu kadar güçlü Moyarlıyı kendi üzerine çekmek biraz tehlikeli olacaktı ama öte yandan kraliçenin kara afyaları öldürmesi çok işine gelecekti ve büyük bir ihtimalle geri döndüğünde karşısında yalnızca tek bir düşman kalmış olacaktı.
Ya Lady Purple ya da kraliçe…
Yine de bu, taşların bir araya gelmesi anlamına geliyordu ve bu azımsanacak bir şey değildi, sağ kalan büyük bir güce erişecekti. Emon, ne kadar güçlü olursa olsun artık hem Moyar’da hem de Mavi Diyar’da tek başına savaşamayacağını biliyordu. Bundan sonrası için kendine çekecek yeni enerjilere değil, gerçek bir orduya ihtiyacı vardı ve Boleslav ölene kadar çocuklarına hükmedemezdi. Son kozunu oynamanın vakti gelmişti, Moyar’a geçmek için en yakın geçit alanına doğruyola çıktı.
Moyar’da büyük bir sessizlik hakimdi. Esen rüzgârın bile sesi duyulmuyordu. Gökyüzünde, alabildiğine uzanan ovalarda ve ormanda hareket eden tek bir canlı yoktu. Emon’un Mor Dağlar’daki geçit alanından çıkışı, büyük meditasyon başladığından beri Moyar’ın sessizliğini bozan ilk şey olmuştu. Korya ve Minel’in peşinden gitmek için harekete geçmeye birkaç saati daha olan Emon, hiç vakit kaybetmeden havalandı ve kırmızı dağa yöneldi. Hedefi büyük Moyar ormanıydı.
Ormana vardığı anda, kadim ağaçların yer değiştirerek oluşturdukları şekilleri gördü. Bunlar, Moyar evreninin yaratımıydı, bir uyarıydı ve buna Bağımsız Bölge’yi yok ederek kendi neden olmuştu. Emon gülümsedi, işi artık daha kolaydı. Hemen mavi ağaçları takip etmeye başladı ve en son hepsinin büyük bir üçgen oluşturarak kırmızı ağaçlara bağlandığı noktada alçalmaya başladı. Mavi üçgenin tam ortasına inmek istiyordu ama yaklaştığı anda üçgenin etrafındaki tüm ağaçlar yükselip dallarını uzatarak üçgenin üzerini kapamaya başladı. Emon, farklı açılardan defalarca alçalmayı denedi ama her deneyişinde dallar daha da büyüdü ve birbirleriyle iç içe geçerek mavi ağaçların üzerini bir kafes gibi sardı. Orman, Emon’a geçit vermiyordu. Emon öfkeyle yükseldi, önce bütün bölgeyi; ormanı yakmayı düşündü fakat sonra bundan hemen vazgeçti. Bunu yaparsa mavi ağaçlara da zarar verebilirdi ve o zaman istediğine ulaşması imkânsız olurdu. Ormanın başlangıç noktasına kadar uçup orada yere indi, ormana yürüyerek girecekti. Fakat ilk adım attığı anda dıştaki ağaçlar dallarını uzatarak girişi kapamaya başladı. Emon bu defa sakindi; ne yapacağını biliyordu, turkuaz enerjisini serbest bıraktı ve ağaçların yaşam enerjisini kendine çekmeye başladı. Öndeki ağaçlar olağanüstü bir hızla kurudu, sonra da oldukları yerde paramparça olarak kum tanelerine dönüştüler. Emon, enerjileri bedenine akan kadim köklerin acı dolu çığlıklarını duyabiliyordu artık, umursamadan devam etti. Çok geçmeden ormandaki tüm ağaçlar, birbirleriyle iletişime geçmişler gibi düşük frekansta bir uğultu başladı. Sonra da tüm sesler aniden sustu. Orman, Emon gelmeden önceki sessizliğine döndü ve Emon’un önündeki yol açıldı.
Fazla vakti kalmamıştı. Emon, mavi ağaçların olduğu üçgen alana kadar koştu ve aradığı noktayı bulunca hemen dizlerinin üstüne çökerek oturdu. Derin nefesler alıp vererek zihnini durdurdu, biraz sonra kadim dildeki sözleri hatırlamıştı, hemen büyüye başladı. Az sonra toprak yumuşadı, kısa sürede balçığa dönüştü ve üzerinde bir bataklık gibi kabarcıklar patlamaya başladı. Çok geçmeden de yakınındaki ağaçların hepsi yavaş yavaş toprağa gömülmeye başladı. Sonunda en dış sıradakiler hariç, büyük üçgenin içinde hiçbir ağaç kalmadığında Emon’un altındaki zemin yer altına doğru kaymaya başladı. Karanlıktı… Emon, topraktan başka hiçbir şey göremiyordu ama ulaşmak istediği yer altının bu agresif yaratıkları kendilerini gösterene kadar herhangi bir ışık yaratmaması gerektiğini biliyordu. Her ne kadar onlardan korkmasa da onları gereğinden çok rahatsız etmek istemiyordu. Sonunda yolun onu götürdüğü devasa mağarayı görünce olduğu yerde doğruldu ve tünelden çıktığı anda kanatlarını açıp yavaşça yere indi.
Devasa kanatlarını biraz da gücünü göstermek için kapamadan, olduğu yerde kendi etrafında dönerek bu minik yaratıklarla göz teması kurmaya başladı.
Mağaranın içinde yüzlercesi vardı, mesafelerini koruyarak Emon’un etrafında uçuyorlardı. Bir süre sonra, aldıkları bir komutla geri çekildiler ve mağaraya bağlanan tünellerin birinden diğerlerinden yaşlı oldukları çok belli olan on tanesi çıkarak Emon’un tam önünde durdu. İnsan formunda ama yüzleri yırtıcı birer kuşa benzeyen, gözleri ve kanatları mavi olan bu yaratıklar, unutulmaya yüz tutmuş çok eski efsanelerde adları geçen “Mavya”lardı. Moyar’da onları gören kimse olmamıştı, Emon dışında…
Emon, genç yaşlarında onlar hakkındaki her şeyi Moyar arşivlerinde okumuş, sonra da onları aramaya karar vermişti. Sonunda bir gün, aynı onun gibi genç ve meraklı bir Mavya yer altından çıkıp ormanda keşif yaparken ikisi karşılaşmışlardı. Beraber geçirdikleri kısa sürede iyi arkadaş olmuşlar, Emon, Mavyalar hakkında bilmediği her şeyi ondan öğrenmişti ve bu bilgileri hiç unutmamıştı.
“Burada istenmiyorsun!” dedi yaşlılardan biri.
Emon, gözlerini kısıp bu yaşlı Mavya’ya baktı, sonunda onu diğerlerinden ayıran ve geçmişten hatırladığı özelliğini buldu. Kanadının birinde belli belirsiz mor bir çizgi vardı. Bu çizgi, Moyar’a geçtiği için olmuştu ve zaman içinde yaşadığı bu deneyim, onu saygı duyulan ve sözleri dinlenen bir konuma getirmişti. Emon, onun halkının kralı olduğunu anlamıştı.
“Selam sana Atorg.” dedi saygılı bir tavırla.
“Artık Mortorg’um.”
Emon, onu saygıyla selamladı, böylece Mortorg’un halkının önündeki itibarı daha da artacaktı.
“Değişmişsin.” dedi Mortorg, sesi hala sertti ama Emon’un tavrından çok memnun olmuştu.
“Evet, artık Moyarlı olmanın ötesindeyim. Sana bir teklifim var.”
“Moyarlılarla işimiz olmaz!” diye bağırdı arkadan bir tanesi ve Mavyalar aralarında tartışmaya başladılar, sesler yükseldi ve bir iki yumruklaşma oldu. Bu, Mavyaların normal davranış biçimiydi, ortada bir sorun yokken bile kavga ederlerdi. Mortorg’un bir işaretiyle anında sustular.
“Seni dinliyoruz.” dedi Mortorg.
“Beni yok etmek için Mavi Diyar’dan bir Moyar ordusu geliyor. Benimle birlikte onlara karşı savaşmanızı istiyorum.”
Sesler yeniden yükseliyordu ki Mortorg, hızla yerden yükselip ellerini havaya kaldırınca korkuyla suspus oldular. Mortorg, yerine dönmedi ve Emon’un etrafında uçmaya başladı. Onun enerjisini ve gücünü tartar gibi bir hali vardı.
“Bu işten bizim çıkarımız ne olacak?” dedi sonunda.
“Moyar.”
Mavyaların sesleri yeniden yükseldi ama bu defa duyduklarından hoşlanmışlardı.
— Mavi Diyar’dan gelen Moyarlılar dedin. Peki buradakiler ne olacak, sana yardım edersek bizi katletmelerini kim engelleyecek? Biz burada iyiyiz, kimse varlığımızı bilmiyor.
— Bana çok sıkılmış gibi göründünüz, birbirinizi öldürüp duracağınıza Moyarlıları öldürmek daha eğlenceli olmaz mı? Ayrıca buradaki Moyarlılardan korkmanıza gerek yok, Büyük Meditasyon’dalar.
Bu defa hayret sesleri yükseldi ama Emon, hedefi tam on ikiden vurmuştu. Mavyalar, çok geçmeden savaş çığlıkları atmaya başladılar. Emon, durumdan memnundu, hala etrafında uçmaya devam eden Mortorg’a dönüp elinin bir hareketiyle onu durdurdu.
“Meditasyon bitip kubbe açılmaya başladığında en zayıf anları olacak.” dedi.
Mortorg, Emon’un kendisini güç kullanarak durdurmasından hoşlanmamıştı ama halkı bunun farkında değil gibiydi, hepsi çoktan yarı eğlence yarı kavga durumuna geçmişlerdi. Artık hiçbir şey onlarla bu savaşın arasına giremezdi ve Mortorg, bunu kabullenmek zorundaydı, ayrıntıların konuşulma vakti gelmişti. Yere inip Emon’un karşısına geçti ve, “Bir şey daha isteyeceksin. Nedir o?” dedi.
Emon, bu zeki yaratıkları küçümsememesi gerektiğini biliyordu. Mavyalar, hem çok hızlı hem de kurnaz savaşçılardı ve onlara gerçekten ihtiyacı vardı.
— Evet, doğru. Buradaki işimiz bitince Mavi Diyar’a gideceğiz ve orayı ele geçirdiğimizde Moyar sizin olacak. Anlaşmamız budur.
— Bir şey daha var bilmem gereken… Neden korkuyorsun?
Emon kararsızdı, Mavyaların eline koz vermek istemiyordu ama yalan da söyleyemezdi. Mortorg, onun düşüncelerini değil ama enerjisini okuyabiliyordu.
“Haklısın. Siz Moyarlıları oyalarken benim gidip kadim düşmanlarımı öldürmem gerekiyor. Başarısız olursam Mavi Diyar’a gitmeniz gerekmez ve Moyar yine de sizin olur.” dedi, ufak bir ayrıntı dışında gerçeğe yakındı sözleri ve Mortorg o ayrıntıyı yakalayamadı.
MOYAR (ŞİMDİ)
Boleslav, kardeşlerini boyutlar arası bir geçiş kapısı bulunan Anadolu Hisarı’nda bekliyordu. Çok heyecanlıydı. Çağlar boyu bireysel hareket ettikten sonra belki de ilk kez gerçekten tek bir amaca hizmet etmek için bir araya geleceklerdi. Ama yaklaşan enerjileri algıladığında içini hüzünle karışık bir utanç duygusu kapladı; kardeşlerinin onu asla affetmeyeceklerinden korkuyordu.
Mert yeni kavuştuğu Karya’dan ayrıldığı için huzursuz olmakla birlikte, Korya’yı ve iki boyutun geleceğini korumak için çıktığı bu tehlikeli yolculuğa heyecanlanmıyor da değildi. Diğer yandan uyanarak değişim geçiren annesini de yeniden göreceği için mutluydu. Boleslav’ın kardeş kartalı Akulina’nın en önden sabırsız uçuşunu çok iyi anlıyordu. Tehlike ne kadar büyük olursa olsun bu, kardeşlerin yeniden bir araya gelmesiydi.
Boleslav, kardeşlerinin yüzlerine nasıl bakacağını bilmiyordu. Onlara da onların çocuklarına da ve hatta kendi oğluna bile çok acı çektirmişti. Fakat Akulina’nın oldukça mutlu bir ruh haliyle kendisine doğru hızla alçaldığını görür görmez tüm kaygılarından sıyrıldı. Onun boynuna sarıldığında sanki geçmiş tamamen silinmiş ve iki kardeş anında eski ahenklerine kavuşmuşlardı. Akulina’nın üzerinden atlayarak annesine sarılan Mert de aynı coşkudaydı. Yine de Boleslav, diğer kardeşlerini karşılarken onların gözlerine bakamadı, başı önüne düştü ve konuşmaya başladığında sesi bir fısıltı gibi çıktı.
“Aiman çok iyi Vala... Onu da insanlarla beraber uyuttum, kendine gelmesi için zamana ihtiyacı vardı.”
Vala’nın gözleri yaşarmıştı, bir süre sessizce Boleslav’a baktı fakat yüzünde öfkeden eser yoktu, yargılama da yoktu; sadece anlayış, sevgi ve şefkat vardı. Biraz sonra yavaşça yaklaşıp ona sımsıkı sarıldı. Boleslav, hayatı boyunca hissetmediği kadar büyük bir hüzün ve mutluluğu aynı anda yaşıyordu. Az sonra oğlu ve kardeşleri tarafından sarmalandığında onlarla birlikte o da ağlamaya başlamıştı; nihayet yuvaya dönmüştü. Sessizliği bozan Gökçil’in sesiydi,
“Gerçekten Dünyalı olmuşuz değil mi?” dedi burnunu çekerken. Bunun üzerine hepsi birden kahkahalarla gülmeye başladı. Boleslav’ın çocukları, onları sessizce izliyorlardı; önce ağlayıp sonra gülen kardeşlerin enerjileri, hep Moyar’da yaşamış Moyarlılara tuhaf gelebilirdi ama onlar Dünya’da doğup büyümüşlerdi. Bir süre sonra bu enerjinin etkisiyle onlar da mutlulukla gülümsemeye başladılar.
“Artık gitmeliyiz.” dedi Gabor, herkese orada bulunmalarının asıl nedenini hatırlatan bir ifadeyle. Daha fazla zaman kaybedemezlerdi. Hızlı bir şekilde gerçeğe döndükten sonra geçide yöneldiklerinde, hepsinin aklında Moyar’da onları neyin beklediği vardı ve ortak duyguları cesaretlerinin altında gizlemeye çalıştıkları korkuydu.
Geçide en önde giren Boleslav’ın beş çocuğu, Mor Dağlar’ın en tepe noktasından Moyar’a adım atar atmaz, kendilerini savunmaya bile fırsat bulamadan saldırıya uğradı. Uçurumdan yuvarlanırlarken ve son nefeslerini vermeden hemen önce gördükleri son şey, mavi kanatlardı. Hemen onların peşinde Aya vardı ve saldırının nereden ya da kimden geldiğini bile görememişti. Korku, tüm hücrelerine yayılırken Yangi asasını kaldırıp korumayı başlattı ve tam o anda gökyüzünde bir belirip bir kaybolan olağanüstü hızlı varlıkları gördü.
“Mavyalar! Dikkatli olun çok hızlılar.”
Boleslav, çocuklarını geriye çekti ve asa taşıyıcısı kardeşleriyle birlikte hemen saldırıyı başlattı. Bu olağanüstü hızlı yaratıkları göremedikleri için kör atışlar yapıyorlardı. Öte yandan Mavyalar, asaların korumasını aşamıyor fakat yine de hızlı saldırılarına devam ediyorlardı.
“Işınlanarak savaşıyorlar, bu şekilde hiçbir şey yapamayız onlara.” dedi Boleslav, az sonra Vala’ya dönerek. Vala, yalnızca başını sallamakla yetindi, kardeşinin aklından geçeni anlamıştı. Elini kaldırdığı anda zamanın akışı yavaşladı ve ne olduğunu anlamayan şaşkın mavi gözleriyle Mavyalar, bir anda görünür oldular. Bu fırsatı kaçırmadan hemen harekete geçen Moyarlılar, savunmasız kalan Mavyaları teker teker öldürmeye başladılar. Mavyalar artık savunmadaydılar fakat ölümcül enerjilerden kaçmak için ne yaparlarsa yapsın işe yaramıyordu. Artık hem çok yavaştılar hem de ışınlanamıyorlardı. Zamanın akışının yavaşladığı sırada, ışınlandıkları için orada olmayan Mavyalar da savaş alanına döndükleri anda aynı ötekiler gibi açık hedef haline geliyor ve bunların çoğu ne olduğunu anlamadan vurulup anında ölüyordu. Fakat sonunda bir şekilde aralarında iletişim kurmayı başardılar ve savaş alanında olmayanların hepsi çatışmadan uzak yerlere ışınlanmaya, diğerleri de savaş alanından kaçmaya başladı. Böylece, çok geçmeden Moyarlılar da onların peşinde dört bir yana dağılarak birbirlerinden uzaklaşmak zorunda kaldılar.
Boleslav’ın çocukları, bir anda çok kolaylaşan savaşın mutlak zaferini kesin olarak görmenin rahatlığıyla fazla cesur davranmaya, giderek daha da uzaklaşmaya başlamışlardı. Oysa Ameshia, onları bu konuda uyarmıştı; ne olursa olsun birbirlerine yakın durmaları gerekiyordu. Gabor endişeliydi.
“Boleslav, çocuklarını geri çağır, dağılmayın! Bir arada kalmalıyız!” diye bağırdı birkaç kez ama kimse onu duymuyor gibiydi. Fark edemedikleri başka bir enerji var mı, diye dikkatle etrafını taramaya başladı. Mavyalar dışında başka hiçbir varlık algılayamadı ancak bunun yanıltıcı olabileceğini de biliyordu. Yeniden kardeşlerine seslendi, cevap alamayınca yanlarına gitmek için Aiolos’la hızlandığı anda zaman birdenbire normal akışına döndü. O andan itibaren de her şey tersine döndü; Mavyalar, hızla savaş alanına geri dönerek yeniden saldırdılar. Bu defa Moyarlılar gafil avlanmaya başlamışlardı. Asa koruması birlikte olmadıklarında gerçekten işe yaramıyordu, üstelik asalar var diye hiçbiri kalkan da yaratmamıştı. İyice cesaretlenen Mavyaların saldırıları giderek sertleşiyor, dağılan Moyarlılar teker teker öldürülüyorlardı.
Gökçil, kardeş kartalı Asim’in üzerinden kayarak baygın bir halde hızla düşmeye başlayan Vala’yı görünce hemen ona doğru hızlandı. Fakat o sırada tuhaf bir şekilde Asim de düşmeye başladı. Oysa Gökçil, onun vurulmadığından emindi, daha da hızlandı. Sonunda yetişemeyeceğini anlayınca ellerini doğrultarak onları yavaşlatmak istedi fakat enerji parmaklarına ulaşamıyor, büyük bir güç ona engel oluyordu. Çaresizce Aya’ya seslendi, ondan da bir cevap alamadı, sanki tüm iletişimleri engelleniyor gibiydi. Artık ne kendine ne de başkasına yardım edebilirdi, tek yapabileceği kaçmaktı.
Kardeş kartalı Cengiz’le iyice hızlanarak savaş alanından çıkmanın bir yolunu bulmaya çalıştılar bir süre fakat patlayan ışıklardan, enerjilerden ve Mavyaların hızından Gökçil’in başı dönmeye başlamıştı, artık hiçbir şeyi net göremiyordu. Sonunda gökyüzünü iyice karartan devasa kanatlarıyla yaklaşan karanlığın Emon olduğunu algıladığı anda kendisini boşlukta yuvarlanırken buldu. Cengiz’den kopmuştu ve döne döne düşerken yalnız da değildi; etrafında kendisi gibi hızla düşen Moyarlılar ve Moyar kartalları vardı ancak artık kimin kim olduğunu ayıracak durumda değildi. Gözleri karardı ve az sonra bilinci tamamen kapandı.
“Çekik gözlüyü götürün buradan ve saklayın, gerisini öldürün!"
Mortorg, saygıyla başını öne eğerek hemen uzaklaştı; artık Emon’la iktidar mücadelesine giremeyeceğini biliyordu. Emon, o son anda gelmiş olmasaydı Mavyalar tarih olacaktı.
İSTANBUL
Lady Purple, düşmanlarının kara afyaları öldüren büyüyü kullandıklarını fark ettiği andan itibaren en ufak bir şaşkınlık göstermeden akıl almaz karanlık büyüler yapmaya başlamış ve savaşı istediği gibi yönlendirmeyi başarmıştı. Mayıs’ın yarattığı rengarenk bulutları bile Dünya ordusuna karşı kullanmayı başarmıştı. Bulutların bir kısmı rengini kaybederek kararmış ve grupların arasına bir duvar gibi girerek birbirleriyle iletişimlerini koparmıştı. Şamanlar büyücülerle şaman yaşlıları büyücü yaşlılarıyla birbirlerinden kopuk bir şekilde savaşıyorlardı. Ameshia ve Karya’nın grubu hâlâ bir aradaydı ancak onlar da Lady Purple’la amansız bir mücadele içindeydiler.
“Ameshia, Ashila’yı buradan uzaklaştırmalıyız; diğerlerine yardım etmenin tek yolu bu.” dedi Galbath, bir süre sonra. “Sonunda olacağı bu zaten. Hazırım Galbath.”
Ameshia, Karya’ya son talimatlarını verdi ve Galbath’la ikisi, Lady Purple’ın görüş açısında birkaç manevra yaparak yükselmeye başladılar. Lady Purple da biraz sonra onların peşinden Korgath’la birlikte biraz yükseldi ama hala savaş alanının içindeydi; yükseldiği yerde dönerek uçuyor ve oyalanıyordu. Galbath, bunu fark edince durdu ve Lady Purpletam o sırada ellerini havaya kaldırdı ve dudakları oynamaya başladı.
“Büyü yapıyor!” dedi Ameshia, tedirgin olmuştu, kardeşinin zihnine ulaşmaya çalıştı fakat büyük bir blokajla karşılaştı.
“Geri dön Galbath! Çabuk!”
Galbath aşağı doğru hızla döndüğü anda, henüz değişim göstermemiş renkli bulutların hepsi birden kararmaya başladı ve çok geçmeden de önleri tamamen kapandı. Orduyla tüm iletişimleri de aynı anda kesildi. Savaşın ve patlayan enerjilerin sesleri yok oldu. Ameshia da Galbath da bu kadar güçlü bir barikatla daha önce karşılaşmamıştı. İkisi birlikte art arda enerjiler yollayarak ve sonra da çeşitli büyüler deneyerek barikatı yok etmeye çalıştılar fakat hiçbiri bir işe yaramadı; barikat aşılmazdı. Bunun üzerine Ameshia, hemen bir geçit açtı. Savaş alanına yine bir geçit kullanarak başka bir açıdan girmeye çalışacaktı fakat geri döndükleri yerde aynı barikatla yine karşılaştılar. Tekrar tekrar daha uzak bölgeleri denediler ama her defasında sonuç aynıydı. Sonunda gerçeğin farkına varabildiler; dönüşte açtıkları geçitlerin hepsi, aynı yere çıkıyordu. Lady Purple, onları büyülü bir labirentin içine hapsetmişti.
— Galbath… Ashila, herkesi öldürene kadar bizi burada tutacak! Karanlık büyüden başka bir şansımız yok!
— Hayır Ameshia! Karanlık büyü kullanamazsın, bunun sonuçları olur.
— O zaman sonuçlarına göğüs gererim. Karanlıkla, bildiğimiz yoldan savaşarak bir yere varamıyoruz.
Galbath, Ameshia’nın haklı olduğunu biliyordu. Korya’ylaMinel’den de hala bir ses yoktu, belki de başaramamışlardı.
— Peki ne düşünüyorsun?
— Madem karanlığa döneceğiz, o zaman bu işi sonuna kadar yapalım.
Galbath, onun ne düşündüğünü hemen anladı.
“Kızıl taş!”
Ameshia, tüm boyutların belki de en karanlık gücüne sahip olan kızıl taşı Lady Purple’dan kaçırabilmişti. Ama kullanmayı hiç düşünmediği için onu bacağında derisinin altına saklamıştı ve kimsenin asla fark edemeyeceği bir büyüyle de mühürlemişti. Bir süre kararsızca eli bacağının üstünde kaldı ama sonunda mührü kaldırmak için gereken sözleri söylemeye başladı. Derisi alev alev yanıyordu. Birkaç dakika süren acı dolu bir sürecin sonunda taş, ortaya çıkarak Ameshia’nın eline fırladı ve açılan yara anında kapandı. Ameshia, elini yakan parlak kızıl renkteki taşı bir süre izledikten sonra boynuna astı. Taşın titreşimi ve esas sahibine ulaşma arzusu, elle tutulacak kadar güçlü bir enerji yayıyordu. Taşın beklediği an gelmişti ve az sonra ne olacağını biliyordu…
***
Renkli bulutların tamamen kararmasıyla Dünya ordusunun daha yükseklerde konuşlanmış kartalların yarattıkları kalkanlardan başka korumaları kalmamıştı ve onların da fazla dayanmayacağı kesindi. Kara afyalar, bu kartalları hedef almaya başlamışlardı. Lady Purple ise gittikçe daha da güçlü ve karanlık büyüler yaparak kendisine karşı koyan her bir zihne sızıyor ve orada tam bir kontrol sağlayamasa da zaman zaman hepsinin akıllarının karışmasına ve yavaşlamalarına neden oluyordu. Ve tüm bu hengamede Dünya ordusunun etrafı sinsice, yavaş yavaş sarılmıştı. Yolcu şamanlar ve gurritler herkesi ortalarına alacak şekilde bir daire oluşturarak her yönden öne geçmişlerdi. Karya endişeliydi, öndeki yerinden ayrıldı ve durmadan şarkı söyleyerek yeniden bulut yaratmaya çalışan Mayıs’a yaklaştı,
— Ne oldu Mayıs?
— Olmuyor, yapamıyorum, sanki bir şey beni engelliyor. Ameshia nerede?
“Bilmiyorum, bulutların yarattığı barikatı geçemiyor olmalı. Hepiniz bir araya gelmelisiniz Mayıs, hemen!” dedi Karya ve onu bırakarak yeniden ön tarafa geçti.
Mayıs hiç vakit kaybetmeden kartalıyla hızlandı ve öne doğru ilerleyerek yolcu şamanların yanında savaşan Nisan’la Rin’i buldu. Onlara kendisiyle gelmeleri için işaret ederken de bir türlü nerede olduğunu göremediği Patricia’nın zihnine ulaşmaya çalışıyordu, “Patricia neredesin?”
Bir süre cevap alamadı, tam endişelenmeye başlamıştı ki onun yaklaştığını hissedip arkasına döndü. Patricia’nın göz bebekleri büyümüş ve yüzü korkuyla kasılmıştı.
“Biz onlara ulaşamıyoruz ama büyücü yaşlıları sürekli zihnimde; onlara katılmam için beni zorluyorlar, delirmek üzereyim. Nasıl yapıyorlar bunu?”
“Asalar sayesinde olmalı.” dedi Mayıs.
“O zaman biz neden yaşlılarımıza ulaşamıyoruz?” dedi Nisan endişeyle.
“Büyücüler, Lady Purple sayesinde asayı kullanma konusunda daha bilgililer ama Ameshia, bu konuda fazla ayrıntıya giremedi, vakit kalmamıştı ki…” dedi Mayıs ve sonra Nisan, Rin ve Patricia’ya ellerini uzattı. Hepsi el ele tutuştuklarında devam etti, “Bulutları yeniden yaratmak için çağırmıştım sizi ama şimdi düşünüyorum da belki Lady Purple’ın bulutlardan yarattığı barikatları kaldırmayı denemeliyiz. Böylece hem yaşlılara hem de diğerlerine ulaşırız.”
Saniyeler içinde birleşmiş elleri titreşmeye başladı. Bu defa açığa çıkan enerji, henüz tam olarak algılayamadıkları bir frekans yayıyordu. Çok geçmeden frekansın gücü büyüyerek duyulabilir hale geldi ve havada görünmez bir enerji gibi yayılarak doğrudan kapkara barikatlara dönüşmüş bulutlara yöneldi. Sonra da barikatların hepsi aynı anda, aynı elleri gibi titreşmeye başladı ve kısa süre içinde frekans, melezlerin kendileri de dahil olmak üzere, savaş alanındaki her bir asker ya da varlık için dayanılmaz bir hale geldi. Az sonra, etraflarını saran kara afyalar bile çığlıklar atarak gerilemeye başladılar ve çatışma bir anda tamamen durdu. Ama frekansın etkisi büyümeye devam ediyordu. Sonunda dayanamayan Patricia, “Mayıs, ellerim yanıyor!” dedi çığlık çığlığa.
Hepsi aynı durumdaydı. Hem onlar hem de diğer herkes için frekansa dayanmak giderek daha da zorlaşıyordu. Mayıs, bir içgüdüyle gözlerini açtı ve o anda Lady Purple’la göz göze geldi. Sanki tam karşısında duruyor gibiydi; ruhunu, zihnini, bedenini ezip geçecekmiş gibi delici bakıyordu gözleri. Mayıs ürperdi ama korkuya teslim olmak yerine gözlerini kapadı ve sonra hemen tekrar açtı. O zaman Lady Purple’la arasındaki gerçek mesafeyi algılayabildi, yine de hala onun nefes sesini bile duyabiliyordu. Belki de gerçekten korkmalıydı ama tuhaf bir şekilde ondan hiç korkmuyordu. Gözünü kırpmadan ona bakmaya devam etti. Artık açıkça meydan okuyordu ve sonra bir anda gülümsedi. Sonunda ne yapması gerektiğini anlamıştı, “Bunu bizim enerjimiz yapmıyor. Lady Purple bizi ayırmaya çalışıyor. Biraz daha dayanmalı ve derine inmeliyiz. Dayanın, barikatları yok etmek üzereyiz.” dedi ve hepsi aynı anda transa girmek için duaya başladılar. Az sonra avuç içlerindeki yanma hissi azalırken titreşim daha da arttı ve sonunda enerji, son noktasına ulaşıp barikatları art arda patlatmaya başladı.
Patlamaların gücüyle birbirlerinden koptular, hepsi ayrı yönlere doğru savruldu. Bir süre ortalık iyice karardı, göz gözü görmüyordu. Fakat kısa süre içinde patlamanın neden olduğu dumanlar tamamen dağıldı ve barikatların diğer yanında kalan herkes, yaşlılar, büyücüler ve şamanlar savaş alanının ortasına düşer gibi bir anda ortaya çıktılar. O andan itibaren her şey bir kaosa dönüştü. Yine patlamalar yüzünden tüm kalkanları yok olan iki taraf da bir tek asaların korumasına kalmış bir şekilde nefes bile alamadan savaşmaya başladı. Bu savaş artık gerçek bir güç savaşıydı.
“Yaşlılara yakın durun! Birbirinizden kopmayın!”
Karya’nın zihinlerinde yankılanan uyarısıyla herkes pozisyonunu değiştirerek yaşlılara yaklaşmaya başladı. Ancak kara afyalar ve Lady Purple, durmaksızın zihinlerine saldırıyor ve çeşitli şaşırtmalarla grupları bölmeye, birbirlerinden koparmaya çalışıyorlardı. Bir süre sonra başarılı olmaya başladılar. Hatta altın kartallarla birlikte en ön safhada olağanüstü bir mücadele veren ve diğer herkese göre zihinleri daha az etkilenen yolcu şamanlar arasında bile kopmalar başlamıştı.
“Marcus, biraz yukarı, Mete’nin yanına çabuk!” dedi Mevhibe, telaşla asasını o yöne doğru uzatarak. Mete’nin ekibi savaş alanından uzağa doğru çekiliyordu.
“Mete! Durun hemen!”
Mete, Mevhibe’yi duyduğu anda durdu ama tam o anda birkaç metre önündeki iki yolcu şaman, kartallarından düşüp havada asılı kaldılar ve mavi enerjileri bedenlerinden dışarıya akmaya başladı. Birlikte uçtukları altın kartallar ise yolcu şamanları korumaya fırsat bile bulamadan kara afyalarla savaşmaya başlamışlardı. Mete, mavi enerjinin aktığı yöne doğru döndüğünde Lady Purple’la göz göze geldi. İçinde büyüyen öfke gözlerine yansırken bir an bile beklemedi ve ondangözlerini ayırmadan elinde büyüyen ölümcül enerjiyi onun üzerine yolladı ama enerji Korgath’ın kalkanının üzerinde adeta bir güç tarafından yutulmuş gibi anında yok oldu. Lady Purple sakindi, gülümsüyordu sanki elinde gücü ve parlaklığı gitgide büyüyen simsiyah ölümcül bir enerji topu tutan ve az sonra onu fırlatacak olan o değildi. Sonunda Mete’ye göz kırptı ve enerji topunu onun üzerine fırlattı.
Mete hemen o anda harekete geçmek istedi ama kıpırdayamadı, birlikte uçtuğu altın kartalın zihnine de ulaşamadı, kartal yarı baygın bir durumdaydı ve darbeye açık bedenleriyle ikisi de havada asılı kalmışlardı. Mete, enerji onlara çarpmak üzereyken araya hızla giren kör edici bir ışık yüzünden gözlerini kapadı fakat beklediği ölümcül darbe gelmedi. Tek hissettiği, birinin onu bileğinden sımsıkı tutmasıydı, onun dışında etrafındaki tüm sesler ve kokular da değişmişti; süregelen savaşa ait hiçbir ses de yoktu artık. Gözlerini açtı ve görmeyi hiç beklemediği biriyle karşılaştı; onu kurtaran kişi Patricia’ydı. Ve ikisi, güneşli bir gökyüzünde kartallarıyla havada süzülüyorlardı.
“İyi misin Mete? Yaralanmadın değil mi?” dedi Patricia endişeyle.
“İyiyim Patricia. Ne oldu, neredeyiz?” dedi Mete şaşkınlıkla, bir yandan da artık acıyan bileğini Patricia’dan kurtarmaya çalışıyordu.
“Ah kusura bakma! Çok sıktım değil mi?” dedi Patricia, endişesi dağılmıştı ve artık gülümsüyordu.
— Mayıs beni uyarmıştı, Mevhibe’nin de sana doğru hızlandığını görünce…
— Anlıyorum, sanırım bu da senin yeni yeteneğin.
— Evet Mete. Eğer hazırsan dönebiliriz.
— Hazırım. Patricia, şey… Teşekkür ederim.
Patricia, gülümseyerek yeniden Mete’nin elini tuttu.
“Sıkı tutun, yaşlılara yakın bir yer hedefliyorum, çatışmanın tam ortasına düşeceğiz.”
Mete, ellerinde büyüyen mavi enerjisini kullanmaya hazırdı ve birkaç saniye sonra tam Patricia’nın söylediği noktaya ışınlandılar.
Mete, Mayıs’ı ve tüm sevdiklerini görmek isterdi ama nefes alacak saniyeleri yoktu, o andan itibaren tek yapabildikleri bir arada kalarak savaşmaktı.
Devam Edecek
***
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 26 -Gölge Güçlerin Yükselişi /Yedi Diyar Yedi Savaş
Hüseyin Uyar
Distopya
Ebru Bozcuk
Pastırma Sıcakları
Serhan Poyraz
Kırmızı Pazartesi / Gabrıel Garcıa Marquez
Sedat İlhan
Yeni İşim /1
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bütün Mesele
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Musa Aşkın
Geleceksiz Kalmak
Suna Türkmen Güngör
Bugün de Buradayım
Dilek Tuna Memişoğlu
80'ler Bizim Rengimizdi Bizim Zamanlarımızdı
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Hakan Cucunel
Avrupa Düşünce Dünyasına Bir Bakış
Deniz İmre
Normali Neden Kutsuyoruz
Nevin Bahtişen
Yarım Kalan ve Ufuktaki Düşler
Şükrü Doruk
Şiire Dair
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar