DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Mine Çağlıyan
Mine Çağlıyan
Giriş Tarihi : 29-08-2026 23:57

Sonsuzluğun Frekansı-22 / Gölge Güçlerin Yükselişi    

SONSUZLUĞUN FREKANSI-22
                Gölge Güçlerin Yükselişi    

                             4.BÖLÜM
                             YANGİLER
 
                            MARCUS
  MOYAR (Büyük Meditasyon Öncesi)
         
Ulu yolcu şaman kartal Marcus, kara afyalar çağlar boyunca hapsoldukları yerden kurtulmadan hemen önce, Mor Dağlar’ın zirvelerinden de yükseklerde yalnız başına uçuyor ve Moyar’ın enerjisini daha iyi anlamaya çalışıyordu. Korya, şimdilik burada güvendeydi ama Marcus yine de bir an önce Dünya’ya geri dönmek istiyordu. Geldiğinden beri Moyar'da bir şeylerin çok yanlış gittiğini ve büyük bir tehlikenin yaklaşmakta olduğunu hissediyordu. Moyar kartallarında da aynı huzursuzluk vardı. Artık hemen hemen hepsi atlarla birlikte şehirdeydiler ve kardeşlerine yakın duruyorlardı. Mor mağaralardan birine kapatılan yer altı varlığı afya ve Kaikara’nın kartalı Adom dışında aşağıda ya da yukarıda neredeyse hiçbir başka canlı varlık yoktu. 

Huzursuzluğu artınca biraz alçaldı. Oldukça alçaktan uçan kartalı da o zaman fark etti. Bu kartalın çok tuhaf bir enerjisi vardı ve Moyar kartallarına benzemiyordu, aslında enerjisi herhangi bir kartala bile benzemiyordu. Marcus, içgüdülerini dinleyerek hemen kendi enerjisini gizledi ve onu yüksekten takip etmeye başladı. Çok geçmeden onun peşindeki diğer kartalı da fark etti. Bu kartal, imparatoriçe Ani’nin kardeş kartalı Mina’ydı ve o da bu kartaldan şüphelenmiş olmalıydı ki mesafesini koruyor, saklanıyordu. Yine de ondan yeterince uzakta değildi, bu şekilde fark edilmesi an meselesiydi. Marcus hemen ona yardım edebileceği bir yüksekliğe inerek takibe devam etti.        

O dakikadan itibaren şahit oldukları, hayatında her şeyi gördüğünü düşünen Marcus için bile şok ediciydi ve bu gerçeküstü duruma ne tepki vereceğini bilememişti. Kara afyalar, bir dakika önce bir efsaneydiler ve sonra birden kanlı canlı bir gerçeğe dönüşmüşlerdi. En korkuncu ise kartal bedenini parçalayarak ortaya çıkan krallarıydı. Marcus, bu efsane kralı ve adını biliyordu: Korgath… 

Tüm dengelerin değişmesi demekti bu. Mina’nın uzaklaştığını görünce biraz rahatladı, en azından Moyar, olanları öğrenecekti. O da hemen Korya’yı uyardı ve yeniden yükselmeye başladı. Bu canavarları gözünün önünden ayırmak istemiyordu, kalıp güvenli bir mesafeden onları izleyecekti.           

Kara afyalar, çok geçmeden tutsak afyayı buldular. Afya,onların yanında küçük ve zavallı görünüyordu, yine de kendisini ezmelerine izin vermeyen bir tavırla kükrüyor, kanatlarını açarak saldırmaya hazırlanıyormuş gibi onlara kafa tutuyordu. Büyüyle yaratılmış kara afyalar ise gerçek bir varlık olan afyayı kendilerinden saymıyor ve umursamıyor gibi görünüyorlardı. Ama yavaş hareketlerle onun etrafını sarmaya başlamışlardı. 

Afya, tuzağın farkındaydı fakat onların ilgisini başka bir şeye yönlendirmek istiyor gibiydi. Sonunda havalandı ve istediği noktaya gelince zihnini güçlü bir illüzyonla paralize ettiği Kaikara’nın kartalı Adom’u saklandığı yerden çıkmaya zorladı ve sonra bir zafer çığlığı atarak hemen geri çekildi. Adom, bu bir anlık bir boşluktan yararlanarak yükselmeye çalıştıysa da başarılı olamadı ve kara afyaların tam ortasında kaçış yolları kapanmış bir halde mahzur kaldı. Marcus, çaresizce olanları izliyordu ama ona yardım etmeye çalışmak intihardı, yine de yapabileceği bir şey vardı. Bunun için enerjisini açığa çıkarması ve hızlı davranması gerekiyordu. Yeterince hızlı yükselirse kara afyalar onu yakalayamazlardı. Adom’un zihnine seslendi,
— Adom, izin veriyor musun? 

Kara afyalar, algıladıkları bu yabancı enerji yüzünden çılgına dönmüşlerdi ve bu enerjinin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorlardı.
“Hazırım ulu yolcu şaman kartal Marcus! Yapman gerekeni yap. Teşekkür ederim.” dedi, Adom. Korkusunu yenmiş ve gerçeği kabullenmişti.
— Diğer tarafta görüşmek üzere Adom. Yolun da hep ışıkolsun.

Marcus büyüyü yaptı ve Adom’un ruhu bedeninden ayrılırken de oradan hızla uzaklaştı. Kara afyaların delirerek o bedene yapacaklarını görmek istemiyordu.          

Aynı gece, kara afyalar Mor Saray’ın üzerine bir ağırlık gibi çöktüğünde Korya, gitmeden hemen önce Marcus’a ulaştı,

— Biz gidiyoruz Marcus ama şimdilik senin kalman gerekiyor. Zamanı gelince yapman gerekeni bileceksin. Eadrich’e yakın dur.
— Tamam Korya. Dikkatli olun. Yolunuz ışık olsun.

Korya ve diğerleri gittikten sonra her şey daha da çok karışmaya ve Moyar’ın üzerindeki karanlık giderek büyümeye başlamıştı. Marcus, Eadrich’e yakın durarak bekliyordu. Sonunda süregelen kaosun içinde güzel bir şey oldu; Aya ve Gabor geri döndü. Marcus zamanın geldiğini anlamıştı. Eadrich’in zihnine ulaştı,

— Merhaba Eadrich! Ben Dünya’ya döneceğim ama Aya ve Gabor benimle gelmeliler. Korya, böyle olması gerektiğini düşünüyor.  
— Evet, Marcus. Ben de öyle düşünüyorum. Korya bana da hiç net olmayan bazı talimatlar verdi ve yardım alacağımı da söyledi. Tabii ki ne zaman ya da kimden olacağını belirtmeden. Zamanı geldi demek. 

Marcus, bu kez kartallarıyla birlikte gitmeliler çünkü artık birbirlerinden ayrı kalamazlar ve henüz niye olduğunu bilmiyorum ama Boleslav’ın kartalı Akulina’yı bulup onu da götürmelisin. Bağımsız Bölge’ye yakın kırmızı bir dağ var, Mor Dağlar’ın tam aksi yönünde. Onun orada olduğundan eminim.

— Hemen gidiyorum. Sanırım diğerleri şehirde. Lütfen onları bir araya toplar mısın?
— Seni bekliyor olacaklar. 

Marcus, Moyar’da daha önce hiç gitmediği bir bölgede olan kırmızı dağa doğru uzaklaşırken artık bir planı olduğu ve Dünya’ya büyük bir destekle döneceği için mutluydu. 
 
                    KARTALLAR DİYARI
         
Geceye uyandıklarında zihinleri berrak ve bedenleri en güçlü halindeydi. Artık herkes gitmeye hazırdı. Ameshia, harekât öncesinde, çok kalabalık olmasalar da cesaretle ve azimle savaşacaklarından emin olduğu bu küçük Dünya ordusunun askerlerini tek tek selamlamak ve her biriyle konuşmak için aralarında yürümeye başlamıştı. Az sonra gurritlerin yanına varınca durdu. Onlara söyleyeceklerinin herkes tarafından duyulmasını istediğini belirten bir tonda söze girdiğinde herkes dikkat kesildi.

— Karanlıktan ışığa çıkmayı başaran siz yüzü olmayanlar! Artık yeni çağa hazırsınız ve eğer istiyorsanız bir seçim yapabilirsiniz. Bu yüzden size soruyorum; savaşmaya gurritler olarak mı yoksa gerçek benliğinize dönüp yolcu şamanlarolarak mı gitmek istersiniz? 

Bu sözler üzerine tüm gözler onlara çevrildi. Gurritlerin gözlerinden hiçbir şey anlaşılmıyordu ama zihinlerinde tek bir ortak düşünce vardı ve bu düşüncede oldukça kararlıydılar; Ameshia cevabını almıştı.

— Gurritler, seçimlerini yaptılar ve ben onların içinde hala yaşayan yolcu şamanları gördüğüm için çok mutluyum. Gurritler, bana bağlılık yemini ederek şimdilik oldukları gibi kalmayı seçtiler. Gelecekte, bugünden önce olanların unutulmasına karşılar ve bu yüzdendir ki önce kendilerine sonra diğer herkese karşı duydukları suçluluk hissinden arınmayı kabul ediyor ama yüzlerini geri istemiyorlar. Eğer bundan sonraki seçimleri ilerlemelerine olanak tanır ve evrenin titreşimiyle yeniden uyum sağlayabilirlerse yüzlerine ve geçmiş kimliklerine kavuşacaklarına inanıyorlar. 

Bunun üzerine Diyar’da coşkulu bir tezahürat ve alkış sesleri yankıladı; onların bu seçiminden etkilenmemek mümkün değildi. Mete dahil tüm yolcu şamanlar sağ kollarını avuç içleri yukarıya dönük olarak onlara doğru uzattılar. Bu bir yolcu şaman selamıydı ve gurritleri oldukları gibi aralarına kabul ettikleri anlamına da geliyordu. Gurritler, selama karşılık verdiklerinde coşku büyümüş ama alkış durmuştu. Oradaki herkes içten gelen bir duyguyla aynı selamı veriyordu artık. Yolcu şaman ya da değil, hepsi birlikte savaşa giden bir ordunun askerleriydiler ve tek bir ortak duyguda birleşmişlerdi.           

Ameshia, bu birlik duygusunun saf enerjisini tüm hücrelerinde hissediyordu, yürüyüşüne devam ederek şaman ve büyücü yaşlılarına yaklaştı,

— Ak şamanlar! Kara şamanlar! Sizlere bahşedilen güç ancak bir bütün olduğunda dengelenecektir. Sizin bilgeliğiniz iyiyi ve kötüyü bir arada barındıracak kadar büyüktür. Biz Yangiler bunu başarmıştık, üstelik bizim gücümüz karanlığın enerjisini aydınlıktan daha fazla taşıyordu. Bundan sonra geçmişin seçimlerini sorgulamayacağız. Bazıları bize ait değildi bile. Ama artık bizim! Yaratıcı biziz ve uygulayıcı da biziz! Bunları şimdi dile getiriyorum çünkü evrenimiz hepimize emanet edildi ve sizin birliğiniz olmadan tamamlanamayız. Biz yokken dua edin ve aranızdaki dengeyi yeniden bulmak ve güçlendirmek için elinizden geleni yapın lütfen. Yolunuz karanlığı ve aydınlığı birleştirsin!

Ameshia, tüm bu sözleriyle aslında geleceğin nasıl olacağını anlatıyor ve kendisinin nasıl bir kraliçe olduğunu gösteriyordu. O konuşurken Diyar’da enerji daha da büyümüş ve son şüphe tohumlarıyla birlikte tüm soru işaretleri de tamamen yok olmuştu. Ameshia, yürüyüşüne devam ederek Korya ve Minel’in yanında durdu,

— Değerli kahinlerimiz de geride kalmayı seçtiler ve sizle paylaşmak istedikleri bir şeyler var.

Korya bir adım öne çıkarak, “Geçmişte Moyar’daki varlığımızı hala açıklayamıyoruz ya da onlar biz miydik henüz bunu bile bilmiyoruz ama Emon denen varlığın ilk önce bizim peşimize düşeceğini biliyoruz. Bize gösterilen yolda,seçimlerimizi ve planlarımızı düşünerek yaptık ve beklediklerimiz geldiğinde biz de size katılacağız. Şu andan itibaren tam 49 saat sonra yaşlılar dahil herkes İstanbul’da olmalı. Yolumuz ışık olsun!” dedi.

Harekât zamanı yaklaşırken Galbath ve altın kartallar da dağların eteklerine kadar inmiş ve bu olağanüstü ordunun içindeki yerlerini almışlardı. Ameshia, onları görünce yavaşça yerden yükselmeye başladı. Yeniden konuşmaya başladığında üzerlerinde süzülürcesine uçuyordu. Büyülü sesi sanki kulaklarına fısıldıyor gibiydi ve oradaki herkesi sarmalayan dev bir kucak gibi ruhlarına işliyordu.

— Yeteneklerimiz ister büyük ister küçük olsun, bugün hepimiz biriz. Evrenimizi ve insanlığı korumak için birlikte savaşacağız. Bugün başlayacak savaş bir varoluş savaşıdır. Geleceğimizi yaratmak için istemediğimiz ama mecbur olduğumuz ilk adımdır.

Bu sözlerinden sonra Ameshia’nın taşından rengarenk ışıklar çıkmaya başladı. Işıklar dört bir yana dağıldı ve havai fişekler gibi havada patlayarak geceyi gündüz gibi aydınlattı. Biraz sonra ışık patlamaları durdu ve her yöne dağılan ışıklar havada, tam ordunun üstünde birleşmeye başladı. Az sonra da devasa bir enerji bulutuna dönüştü. Bir süre, aşırı elektrikle yüklenen bulutlarda olduğu gibi şimşekler çaktı ve sonunda gerçekten de yağmur başladı. Ama bu yağmur sıradan bir yağmur değildi.
“Ellerinizi açın. Benden bir parça daima sizinle olacak.” dedi Ameshia.

Damlalar avuç içlerine düşüp derilerine nüfuz ederek gözden kaybolduklarında herkes kendisini biraz farklı hissetmeye başlamıştı.

— Yangi enerjisi kişiye göre evrilir. Duygu ve düşüncelerinize ve arzularınıza hizmet eder ama dikkat edin sorumluluğu büyüktür. Yangi taşlarının bir araya gelmesi bu yüzden önem taşıyor. Kara afyalar ve onlara hükmeden de taşların peşine düşecekler çünkü asıl sahibi ölen taşlar, karanlık ya da aydınlık dinlemeden onları bir araya getirene hizmet edecekler. Buna izin veremeyiz! Taşlar bizde olmadan düşündüğümüz gelecek var olmayabilir. Korya, bana birinin taşları bizim için toplamaya başladığını söyledi. Güçlü bir varlık ve sanırım çoğunuzun yakından tanıdığı biri: Moyarlı Gökçil… Şimdiye kadar kendini korumayı başarmış ama bundan sonrasında yalnız olmamalı. Bu yüzden altın kartallarla birlikte ben de ona katılacağım ve Yangi taşlarının peşine düşeceğiz ve konuştuğumuz gibi iki gün sonra İstanbul’da buluşacağız.

“Annem!” dedi Mayıs, gülümseyerek. Sonunda gizem çözülmüştü, anneleri iyiydi. Evet, belki hala tehlikedeydi ama onun nerede olduğunu bilmek bile o an için yeterliydi. Üstelik artık Ameshia ve altın kartallar tarafından korunacaktı. Nisan’la birbirlerine sarıldılar, ikisi de rahatlamıştı. Ameshia'nın yere inip yanlarına geldiğini fark etmediler.

— Demek Gökçil anneniz?
— Ah! Evet sayın cumhur… Kraliçem.
Nisan, ona nasıl hitap edeceğini bilememişti.
— Nisan değil mi? Sen de Mayıs olmalısın. Bana “Ameshia” deyin lütfen.
— Ama…
— Lütfen.
“Peki Ameshia.” dedi ikisi de aynı anda.
Ameshia, başlarından çok şey geçmiş bu iki güzel kadına içten bir gülümsemeyle sarıldı.
— Dikkatli olun! Ne yapacağınızı bilmediğiniz durumlarda içgüdülerinize güvenin. Sanırım annenizin kardeşi de burada.
— Evet Vala.
— Sizin grupta mı?
— Evet o ve Karya da.
— Çok iyi. Moyarlı biri daha var galiba, şu harika sesli çocuk?
— Mert. Evet, o da bizimle.
— Anadolu mu?
— Korya öyle istedi.
 
“O zaman ışıkla gidin!” dedi Ameshia. Sonra yeniden yerden yükselmeye başladı ve sağ kolunu öne doğru kaldırarak herkese yolcu şaman selamı verdi. Tek tek tüm kollar havaya kalktı. Sonunda selamlaşmalar ve vedalaşmalar bitmişti, artık gitme vaktiydi. Ameshia, kendisine doğru yaklaşan Galbath’ın sırtına atlayarak altın kartallarla birlikte kısa sürede gözden kayboldu. Onların gidişi küçük bir terk edilmişlik hissi yaratsa da kimse bu duyguda kaybolmadı. Çünkü artık kaybedecek tek bir anları yoktu; tüm insanları afyaların esaretinden kurtarma vakti gelmişti. Yaşlılar için geride kalacak olanlar hariç, diğer tüm kartallar beraber uçacakları insanları almak için yere inmeye başladılar. Az sonra, geride kalanların duaları eşliğinde hepsi farklı yönlere doğru havalandılar.
 
                         DÜNYA HAREKÂTI
         
Yedi kıta için yedi büyük gruba bölünmüşler, kıtalar içinde de her ülke için ayrı gruplara ayrılmışlardı. Bu küçük grupların her birinde, bölgeden bölgeye geçişleri altın taşlarla yapacakları için en az iki gurrit bulunuyordu. Öncelikli hedefleri, ulaştıkları her bölgede afyaları özel bir büyüyle kendi boyutlarına göndermekti. Böylece insanların zihinleri özgür kalacaktı fakat gücü olmayan sıradan insanların savaş bitene kadar gerçek anlamda uyanmamaları çok önemliydi. Yoksa savaş sırasında onları koruyamazlardı ve kayıplar büyük olurdu. Bu yüzden, grupların bir diğer görevi, yeryüzünde insanlarla birlikte kalmış şaman ve büyücüleri bilgilendirmek ve insanları koruma görevini onlara bırakmaktı. Bu büyücü ve şamanlar, insanları telkinle güvenli sığınaklara götürecek, yeniden uykuya sokacak ve görünmez olmalarını sağlayacak kalkanlar yaratacaklardı. Hareket edemeyecek durumdakileri de oldukları yerde koruma kalkanları içine alacaklardı. Ve harekât başladı…
Altın taşlar sayesinde eşzamanlı olarak başlayan harekatın ilk bölgelerinde hiçbir grup sorun yaşamadı. Hemen hemen tüm gruplar, yalnızca afyaların olduğu bu bölgeleri rahatlıkla onlardan temizledikten sonra, insanları yerdeki şaman ve büyücülere emanet ederek bir diğer bölgeye geçmeyi başardı. Ancak bu durum çok uzun sürmedi. Hepsinin İstanbul’da oldukları sanılan Boleslav’ın saf kan Moyarlı çocukları, her kıtada bazı önemli noktalarda konuşlanmışlardı. Onlarla karşılaşan ilk gruplar, gafil avlanarak büyük kayıplar verdiler. Bu grupların içinden kaçmayı başarabilenlerin sayısı çok azdı ama onların uyarıları sayesinde diğer gruplar hemen taktik değiştirdiler. O andan itibaren kartallarla uçmanın avantajını kullanarak olabildiğince yüksekte kalıp çatışmaya girmeden afyaları kendi boyutlarına göndermeye ve her bölgeyi kayıp vermeden terk etmeye başladılar.          

Anadolu grubu, Mayıs, Nisan, Vala, Karya, Mert, Funda, Nolan, Rin, Mete, Alp, Patricia ve iki gurritle birlikte tam 13 kişi ve 7 kartaldan oluşuyordu. Doğudan batıya doğru, yukarı aşağı gidip gelerek ilerliyorlardı. En tehlikeli bölge olmasına rağmen Korya, ısrarla onları buraya göndermişti ama diğer gruplara göre hem daha kalabalıktılar hem de en güçlüler bu gruptaydı. 
Ankara’ya kadar herhangi bir sorunla karşılaşmadanilerlediler. Fakat henüz çevre kasabaları afyalardan temizlemeye başlamışlardı ki Mert kardeşlerinin enerjilerini algıladı. Hemen yükseldiler ve şehir merkezine yaklaşırken de yüksekliklerini koruyarak önce şehirdeki enerjileri taramaya karar verdiler. Afyaların Ankara’daki sayıları haddinden fazlaydı ve üzeri kapkara bir örtüyle kaplanmış gibi duran şehri görmek mümkün değildi. 

“Mert, kardeşlerin seni fark etmezler mi?” dedi Mete.

— Ameshia’nın taşının enerjisi hepimizi gizliyor ama büyüye başladığımızda ne olur bilmiyorum.

“Tamam o zaman, önce buradaki afyaları gönderelim sonra olabildiğince hızlı kaçarız.” dedi Mete. Bindikleri 7 kartal, hemen herkesin birbirine temas edebileceği bir şekilde yan yana gelerek bir daire oluşturdular. Hepsinin enerjileri birleşince büyüye başlamak için artık hazırdılar. Yaptıkları büyü, bulundukları yerdeki tüm afyaların zihinlerine aynı anda ulaşıyor ve kollektif bilinçlerini oradan gitmeye zorluyordu. Oldukça etkili ve hızlı bir yöntemdi. Galbath ve Ameshia’dan öğrendikleri bu büyüyü kusursuz uygulayabilmek için Kartallar Diyarı’ndayken herkes çok çalışmıştı.           

Kısa bir süre sonra afyalar, büyük gruplar halinde ortadan kaybolmaya başladılar. Fakat garip bir şekilde büyü, hepsine aynı anda ulaşamamıştı ve bu ilk kez oluyordu. Boyutlarına dönenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok olmasına rağmen Ankara’nın üzerindeki perde de olduğu gibi duruyordu. Sanki gidenlerin yerini hemen başkaları almış gibiydi. Büyüyü defalarca tekrarladılar ama her defasında daha az afyayı gönderebildiler. Ve sonunda büyü, etkisini tamamen yitirdi. Çok geçmeden de üç afya onlara doğru hızla yükselmeye başladı. Binicileri Mert’in kardeşleriydi ve afyaların zihinlerini koruyan çok güçlü bir kalkan yaratarak büyünün yerine ulaşmasını engelleyen onlardı. Her şeye rağmen son derece sakin görünüyorlardı, saldırmaya hazırlanır gibi bir halleri yoktu ama bu durum her an değişebilirdi. “Ya gidin ya da ölün!” diye bağıran tehditkâr enerjilerini algılamamak mümkün değildi. 

“Ne yapacağız? Vala, Mert, siz ne diyorsunuz, onlarla başa çıkabilir miyiz? İnsanları uyandıramadık ve ben Ankara’yı bu şekilde bırakıp gitmek istemiyorum.” dedi Nisan.

“Üç kişiler. Kolaylıkla başa çıkarız ama Vala’yla ikimiz önden gidelim.” dedi Mert.

“Bunu yapmanıza gerek yok! Bana karşı koyamazlar. Siz arkamda kalın.” diye araya giren Karya, hepsini şaşırttı. Onun bir Yangi olduğu gerçeğine henüz alışamamışlardı, o hala Katya’ydı onlar için.

— Vala, Mert, siz en arkaya geçin. Taşım parlamaya başladığı anda bir frekans yayacak, bundan etkilenmenizi önleyecek bir kalkan yaratmalısınız.          

Ulu yolcu şaman kartal Aker’le birlikte uçan Karya, onunla en öne geçti ve kalkan hazır olduğu anda hep birlikte alçalmaya başladılar. Bunun üzerine Moyarlılar da yükselmeye başladılar. Karya’nın taşı gitgide daha parlak bir ışık yayıyordu, çok geçmeden de o rahatsız edici frekansı dört bir yana salmaya başladı. Frekanstan ilk etkilenenler afyalar oldu;huzursuz çığlıklar atarak hemen durdular fakat Moyarlılar onları yükselmeye zorluyorlardı. Karya, daha da hızlandı sanki bu hız neden oluyormuş gibi o anda taşın ışığı da oradaki herkesi kör edecek kadar parlaklaştı ve frekans en güçlü haline ulaştı. Moyarlıların hiç şansı kalmamıştı. Hem gözlerini hem de kulaklarını kapayarak çığlıklar atan afyaların üzerine kapaklandılar. Artık ne kaçabiliyor ne de kıpırdayabiliyorlardı. Kısa bir süre içinde afyaların zihinlerini koruyan kalkan da etkisini tamamen kaybetti ve diğer bütünafyalar şehre doğru kaçmaya başladılar. Karya’nın işaretiyle Mayıs ve diğerleri, onları kendi boyutlarına göndermek için büyüyü bir kez daha tekrarladılar ve Moyarlıların bindikleri üç afya dahil olmak üzere Ankara’daki bütün afyalar birkaç saniye içinde ortadan kayboldular ve şehrin üzerindeki perde tamamen kalktı. Az sonra insanlar uyanmaya başlayacaktı.

“Karya gidelim! Bu üçü artık bir şey yapamaz.” dedi Nisan.           

Şehirdeki şaman ve büyücülerle de iletişim kurup onlara görevlerini anlatmışlardı ve hepsi bir an önce oradan gitmek istiyordu. Ama Karya, ona cevap vermedi. Yüzünde nefret dolu bir ifadeyle gözlerini bile kırpmadan Moyarlılara bakıyordu. Aslında o anda annesi Yula’nın intikamını almaktan başka bir şey düşünemiyordu. Bu duygu içinde büyürken Yangi gücünün karanlığı, neredeyse gözle görülür ve elle tutulur bir şekilde açığa çıkmaya başlamıştı.

—Karya, lütfen dur!

Karya, Nisan’ı duymuyor, sanki Moyarlılar dışında orada başka hiçkimse yokmuş gibi davranıyordu. Orada neden bulunduğunu ve asıl görevini bile unutmuş gibiydi. Mete, son çare olarak ulu yolcu şaman kartal Aker’in zihnine ulaşmaya çalıştı. Aker, Karya’yı Moyarlılardan biraz bile uzaklaştırmayı başarırsa belki o da kendine gelir ve bu ruh halinden çıkardı ama Aker’in zihni, Yangi enerjisiyle bloke edilmiş gibiydi. Sonunda Karya elini kaldırdı ve yarı baygın bir halde havada asılı kalmış olan Mert’in üç kardeşini kendine doğru çekmeye başladı. Kuklalar gibi elleri kolları oynayarak Karya’ya doğru ilerlerken üçü de aynı anda kendine geldi ve durumu kavradıkları anda da karşı koymak için her şeyi denemeye başladılar. Ama denedikleri hiçbir büyü, güçlerini ve kendi bedenlerinin kontrolünü geri kazanmalarını sağlayamadı. Ve korku, sonunda gözlerine yansıdı. Korku ve çaresizlik…

“Karya yeter! Lütfen dur artık!” dedi Mert, ne olursa olsun kardeşlerinin ölmesini istemiyordu fakat tam o anda kardeşleri geriye doğru sürüklenmeye başladı. Sanki görünmez bir güç,onları kendine doğru çekiyordu. 

“Bu ben değilim, ben yapmıyorum!” dedi Karya telaşla, Moyarlılar hızla kendisinden uzaklaşırken o da kendine gelmişti. Kanat seslerini o anda duydular ve yaklaşan enerjiyi algıladılar. Tek bir varlığın içinde binlerce hayatın enerjisi bir aradaydı. Onlara doğru uçan her kimse ya da her neyse gerçeküstü bir şekilde karanlık ve ürkütücüydü.

— Emon! 

Vala’nın ağzından çıkan bu isim, hepsinin tüylerini diken diken etti. Karya ise donup kaldı, annesini ve halkını yok edenin ismiydi bu. İçi yeniden nefretle dolmaya başladı fakat o anda zihninde duyduğu bir ses yüzünden bu nefret duygusu yükseldiği hızla yok oldu ve Karya sakinleşti ama bu defa gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Duyduğu ses,şefkatliydi, sevgi ve özlem doluydu; güzel annesi Yula’nın sesiydi bu…

— Karya’cığım, kızım şimdi değil. Hemen gitmelisiniz.

Karya’nın duyguları karmakarışıktı ama artık aklı başına gelmişti. Hemen gurritlere döndü, altın taşlar hazırdı;birbirlerine yaklaştılar ve taşlar parladı. Canavar suretine bürünmüş Emon, hızla yaklaşırken ışınlanmak üzereydiler ama taşların ışığı birdenbire söndü. Oldukları yerde havada asılı kaldılar, kimse hareket edemiyordu. Emon hem gitmelerini engellemiş hem de Karya’yı kolundan yakalamayı başarmıştı. Karya, hemen taşını uyandırıp frekansı bir kez daha serbest bıraktı ama diğer herkes etkilenirken Emon, biraz bile etkilenmedi. Ne zihni ne de gücü zayıflamıştı ve Karya’yı sımsıkı tutmaya devam ediyordu. Sonunda, “Mert’i ve kardeşlerini istiyorum! Eğer onlar benimle gelirse sizin gitmenize izin vereceğim.” dedi.

“Bu mümkün değil Emon!” dedi Vala. 

Onun Mert’i neden istediğini anlamaya çalışıyordu ama hala Karya’nın taşının yarattığı frekansın etkisi altındaydı ve kafası yeterince iyi çalışmıyordu. Sesi de çok cılız çıkmıştı. Emon,bir kahkaha attı.

— Ah, Vala! Senin burada ne işin var? Moyar’da olmalıydın, büyük meditasyonu kaçırıyorsun.

Vala, şaşkınlıktan hiçbir şey söyleyemedi, duyduklarını hazmetmeye çalışıyordu fakat artık Emon’daki değişimin nedenini anlamıştı. Bağımsız Bölge’yi, tüm enerjisini çekerek yok etmiş olmalıydı ve dengesi bozulan Moyar evreni, bunun sonucunda medeniyetlerini koruma altına almıştı.

— İşime karışmayın! Hâlâ gitmek için bir şansınız var.

“Gidin!” dedi Mert birden. Sesinde ne bir korku ne de tereddüt vardı. Emon denen varlığın kendisinden ne istediğini bilmese de bir şekilde onun kendisine zarar vermeyeceğinden emindi. Yavaşça kartalın sırtından havalandı; seçimini yapmıştı.

“Dostunuzun sözünü dinlemek için son şansınız.” dedi Emon.

Sonra Karya’yı bırakıp Mert’i kolundan yakaladı ve devasa kanatlarını açarak gövde gösterisi yapmaya başladı. Sonra da elinin bir hareketiyle biraz ileride hala havada asılı bir halde kıpırdayamadan duran diğer üç kardeşi kendine doğru çekmeye başladı. Az sonra Boleslav’ın dört çocuğunu da yanına alarak oradan gitmeye hazırdı. 

“Siz gidin! Merak etmeyin bana zarar vermeyecek.” dedi Mert. Kendi için değil diğerleri için korkuyordu. En çok da içindeki nefret ve intikam arzusu yeniden büyümeye başlayan Karya’nın oradan gitmesini istiyordu. Tüm gücüne rağmen onun bile Emon’u yenebileceğinden emin değildi. Ama sonunda korktuğu oldu; Karya, Aker’in üzerinden havalandı ve onlara doğru yükselmeye başladı. Emon da diğer herkes deonun ne yapmak istediğini biliyordu çünkü Karya’nın iç sesi hepsinin zihninde çılgınca yankılanıyordu. Emon, Mert’le birlikte biraz daha yükseldi ve tehditkâr bir şekilde elini Karya’ya doğrulttu, onu öldürmeye hazırdı.

— Geri dön Karya! Seni de öldürmekten çekinmeyeceğimi biliyorsun.     
     
Karya'nın gözleri aniden simsiyah oldu, sanki ruhu şeytan tarafından ele geçirilmiş gibiydi. Emon’un son sözleri,içindeki Yangi gücünün karanlık yüzünü o anda kontrol edemeyeceği kadar güçlü bir şekilde ortaya çıkarmıştı. Hiç düşünmeden o da yükseldi ve Emon’un tam karşısında durdu.Aralarında yalnızca 10-15 metre vardı. Sonunda ikisi de ellerinde büyümeye devam eden ölümcül enerjiyi birbirine doğrulttu. Fakat aşağıdan tüm bu olanlara nasıl müdahale edebileceklerini düşünerek çaresizce onları izleyen diğerlerine çok uzunmuş gibi gelen kısa bir süre, ikisi de harekete geçmedi. Sanki o kısa sürede birbirlerini tartmışlardı. Ve sonunda aynı anda iki enerji de serbest kaldı ama enerjiler, hedeflerini bulamadan görünmez bir güç tarafından durdurulmuşlar gibi birdenbire havada asılı kaldılar. Karya ve Emon, aynı anda gözlerini aşağıya Vala’ya doğru çevirdiler, zamanı durduranın o olduğunu hemen anlamışlardı. Vala, Mert’i ve Karya’yı korumak için o anda yapabileceği tek şeyi yapmıştı fakat bu defa ilgiyi tamamen kendi üzerine çekmiş ve Karya’yı da kızdırmıştı. O andan itibaren her şey bir kaosa dönüşebilir ve oradaki herkes hayatını kaybedebilirdi. Kimsenin ne yapacağını bilmediği ve hem Karya hem de Emon’un harekete geçmediği o birkaç saniyelik duraklamaolmasaydı gerçekten de olacak şey buydu ama o birkaç saniyelik duraklama yaşandı ve zaman, Emon’un kolundapatlayan bir enerjiyle gerçek akışına döndü. Böylece Mert,onun elinden kurtuldu, Karya kendine geldi ve hepsi aynı anda zihinlerinde bir ses duydular,

— Gidin! Şimdi! 

Ve uysalca o sese itaat ederek hiç düşünmeden harekete geçtiler.           

Karya ve tüm Anadolu grubu, geride kimseyi bırakmadan ortadan kaybolduğunda Emon, nereden geldiğini hiç anlayamadığı darbenin ilk şokunu atlatmıştı. Aldığı bu darbe onu fiziksel olarak fazla etkilememiş ama meraklandırmıştı. Keskin gözleriyle gökyüzünü taramaya başladı ve sonunda bunu yapanı gördü. Bir süre, sadece siluetini görebildiği kadının, uzak bir noktadan olağanüstü bir hızla kendisine doğru uçmasını izledi. Çok geçmeden dudakları gülümsemeye benzer bir şekilde kıvrıldı çünkü yaklaşan enerji ona yabancı değildi, tehdit hiç değildi. Sonunda kadın, birkaç metre ötesinde durduğunda, onu neden hemen tanıyamadığını anladı. Ateş saçan simsiyah gözleriyle, kendisine ilk kez bu kadar tehditkâr bir tavırla bakan kadın, artık bildiği kadın değildi. Hem fiziksel hem de duygusal olarak tamamen değişmişti ve bu kadın Boleslav’dan başkası değildi.

— Yula’nın canını aldın, kızınınkini de alamayacaksın ve bir daha asla çocuklarıma dokunmayacaksın!

Boleslav, Emon’un fiziksel değişiminden dehşete düşmüştü ama hiçbir şekilde geri adım atmayı düşünmüyordu. Hiç bu kadar cesur ve kararlı olmamıştı, içindeki şeytanla mı alakalıydı bu bilmiyordu fakat artık Emon’a doğru çekilmiyor ve düşünceleri bulanıklaşmıyordu. Onu tanıdığı çağlar boyunca Boleslav, ilk kez gerçekten özgürdü.

— Onlar benim de çocuklarım Boleslav! Yoksa bunu unuttun mu?

“Artık değil!” dedi Boleslav kararlılıkla ve hemen Emon’unarkasında biraz geride duran üç çocuğuna döndü.

— Gidin! Hemen!

Boleslav, Emon’un buna izin vermeyeceğinden korkuyordu ama Emon, çocuklar hızla uzaklaşırlarken kayıtsızca bekledi ve sonra devam etti,

“Sen bilirsin. Ama o zaman sen ya da çocukların yoluma çıkarsanız, suçluluk duymadan… Neyse tatlım, sen ne yapacağımı anladın. Bu arada yeni görüntüne bayıldım ve bence bu şekilde birbirimize çok yakışıyoruz.” dedi Emon.
Boleslav’ın hem tavrından hem de görüntüsünden gerçekten etkilenmişti, yine de onu yeniden avucunun içine alacağından emindi ve çocuklarının gitmesine de bu yüzden izin vermişti.

— Artık biz diye bir şey yok Emon! İkimiz de canavar olabiliriz ama şu andan itibaren benim tek bir düşmanım var ve o da sensin! 

Boleslav, küstahtı ve Emon’la ilk kez böyle bir tonda konuşmuştu. Emon ise hala onun nasıl bu hale geldiğini anlamaya çalışıyordu fakat ilginç bir şekilde artık onu okuyamıyordu. İçinden bir ses bunun lanet olası Yangi gücüyle alakalı olduğunu söylüyordu. Çok geçmeden, onu tamamen kaybettiğini anladı. Konuşacak hiçbir şey kalmamıştı. Emon’un bir orduya ihtiyacı vardı ve bu ordunun askerleri kendi öz çocukları olacaktı. Onlara hükmedebilmesi için de Boleslav ölmeliydi. Ama ona doğrudan saldırmak ya da onun enerjisini çekmek istemiyordu. Belki de ilk kez adil bir dövüş istiyordu çünkü Boleslav, bu kadarını hak ediyordu ve zaten karşısında pek bir şansı olmayacaktı.          

Emon, ani bir manevrayla devasa kanatlarını açarak yükselmeye başladı. Boleslav, onun gücüne karşı koyup koyamayacağını ya da onun karşısında ne kadar dayanabileceğini hiç bilmiyordu, yine de onun peşinden büyük bir kararlılıkla ve korkusuzca yükseldi. Emon, az sonra durdu ve Boleslav pozisyonunu alana kadar hiçbir şey yapmadan bekledi. Boleslav, onun bulunduğu yüksekliğe vardığında,siyahla kirlenmiş kırmızı renkte ve aleve benzeyen enerjisi parmak uçlarından küçük kıvılcımlar halinde akmaya başlamıştı, ölümcül enerjisiyse her an patlamaya hazırdı ve sabırsızca serbest kalmayı bekliyordu. Emon’un turkuaz enerjisi hala durgundu. Emon, kendinden emin bir şekilde bekliyor ve sanki rakibine ilk hamleyi yapması için izin veriyor gibiydi. Boleslav bu fırsatı kaçırmadı ve ölümcül enerjiyi hemen serbest bıraktı. Sonra bir an bile beklemeden büyük bir hızla Emon’un etrafında dönmeye ve enerjiyi her yönden aralıksız olarak ona yollamaya başladı. Fakat hiç de azımsanmayacak kadar bir süre geçtiğinde, hedefi çoğunlukla vurmayı başardığı halde Boleslav, Emon’un hala bir kaya gibi sapasağlam durduğunu fark etti. Oysa onu yeterince yaraladığından emindi fakat sanki yenileri açılırken eski yaraları anında kapanıyordu. Boleslav, hiç bu kadar hızlı bir iyileşme görmemişti. Artık Emon’u bu şekilde öldüremeyeceğini anlamıştı.           

Boleslav, biraz yükselerek geri çekildi, ne yapacağını düşünmeye ihtiyacı vardı ancak fazla vakti kalmadığının da farkındaydı. Emon, sonunda harekete geçmiş ve dev kanatlarını açarak yükselmeye başlamıştı ve bu defa turkuaz enerjisi ellerinde en ölümcül haline ulaşmıştı. Hızla yaklaşıyordu, artık beklemeyecekti, enerjiyi serbest bıraktı. Boleslav, üzerine gelen bu ilk ölümcül vuruştan kıl payı kurtuldu ve o andan itibaren mücadele yön değiştirdi. Boleslav, artık savunmadaydı ve Emon’un art arda gönderdiği turkuaz enerjiden büyük bir hızla kaçmaya çalışıyordu. Bir süre bunda başarılı oldu fakat sonra öyle bir an geldi ki etrafının sarıldığı hissine kapıldı. Sanki Emon, her yerdeydi ve her yönden saldırıyordu. Sonunda kaçamayacağını anladı ve hemen ışınlandı. 

Ama vazgeçmeye niyeti yoktu, birkaç saniye dinlendi, gücünü topladı ve geri dönerek yeniden saldırdı ve sonra aynı şekilde ışınlanarak gözden kayboldu. Sürekli ışınlanarak ve Emon’a her defasında daha güçlü enerjiler fırlatarak bir süre daha savaşmaya devam etti ancak bu hızda her hareketi körlemesineydi. Çoğunlukla hedefi tutturamıyordu ve artık Emon da son güç saldırıyordu. Işınlanarak geri döndüğü anlar, riskli olmaya başlamıştı; eğer döndüğü anda vurulursa bundan kurtulamazdı. Üstelik artık çok yorulmuştu, kanatları olmadan kendini havada bu kadar süre hem ışınlanarak hem de savaşarak tutmak olağanüstü bir güç istiyordu. Öte yandan Emon'da en ufak bir yorgunluk emaresi görünmüyordu. Bu mücadele hiç de eşit şartlarda değildi; başka bir yol bulmalıydı. Eğer şimdi ölürse ne Yula’nın kızını ne de kendi çocuklarını ondan koruyabilirdi. Olasılıklar hızla aklından gelip geçerken birdenbire son ışınlandığı yerden geriye doğru çekildiğini hissetti. Karşı koyamıyordu, sürüklendi, sürüklendi ve sonunda kendini Emon’la karşı karşıya buldu. Aynı anda üzerine doğru gelen ölümcül enerjiyi algıladı. Zihninde Emon’un kahkahası vardı, o anda her şeyin bittiğini anladı ve gözlerini kapayıp sonunu beklemeye başladı.          
Birden Yula’nın yüzü belirdi gözlerinin önünde, tam zamanında geri gelmişti. Şefkatle bakıyor, gülümsüyordu, sanki her şey yolunda der gibiydi. Boleslav’ın içi huzurla doldu. Artık hazırdı fakat beklediği darbe bir türlü gelmiyordu. Sonunda bu kabulleniş halinden sıyrıldı ve biraz şaşkın bir halde gözlerini açtı ve olağanüstü parlak, gümüş bir bulutun içinde buldu kendini. Emon, hala oradaydı, onun enerjisini ve öfkesini algılayabiliyor ama onu göremiyordu. Umurunda değildi, sonsuza kadar bu güven dolu yumuşacık bulutun içinde kalabilirdi. Bir kez daha gözlerini kapayıp uykuya dalmak istedi ama zihnindeki ses onu engelledi.

— Şimdi Boleslav!
Onu dinlemek istemiyordu fakat Yula ısrarlıydı,
— Benim için Boleslav, Karya için… Onu daha fazla tutamam, şimdi gitmelisin.

Bu sözler, onu hemen kendine getirdi. Boleslav, artık yapması gerekeni biliyordu. Parmağını şıklattı ve gümüş bulutla birlikte ortadan kaybolurken çocuklarına son çağrısını yaptı.
— Çocuklarım, her şeyi bırakın ve hemen hepiniz yanıma İstanbul’a gelin!
 
                                  GÖKÇİL
         
Taşlar, Gökçil’i Batı Anadolu’nun Ege bölgesine benzeyen bir yere; yerleşim bölgelerinden uzak bir koya getirmişti. Burası çok yüksek enerjili bir yerdi ama bu enerji, dünyadaki herhangi bir yerde daha önce karşılaşmadığı türden farklı bir enerjiydi. Aslında Gökçil, buraya ayak bastığı anda, kendini başka bir boyuta geçmiş gibi hissetmişti. Evet, burası Ege’ye fazlasıyla benziyordu, özellikle denizin rengi yalnızca Ege’ye has olan o büyüleyici maviydi. Ama onun dışında, diğer tüm coğrafi özellikleriyle, yoğun ve zengin bitki örtüsü ve nemli havasıyla Akdeniz’i de andırıyordu. Koydan içeri doğru yürüdüğünde iki tarafı ağaçlı bir yola, oradan da üç tarafı dağlarla çevrili antik bir kente ulaşılıyordu. Gördükleri, dünyadaki hiçbir medeniyetin kalıntılarına benzemiyordu. Aslında yıkık dökük de olsa binaya benzer bir şey yoktu, hatta kentin birçok yerine belli aralıklarla yerleştirilmiş taş sütunlardan ve su kanallarından başka buranın bir şehir olduğuna dair başka hiçbir kalıntı da yoktu. Ama Gökçil, nedense bu taş sütunlarının, içinden doğal suların aktığı kanallara bağlı çeşmeler olduğundan emindi. Biraz sonra ağaçlı yoldan içerilere doğru ilerledikçe eksik görüntülerin beyninde tamamlandığını fark etti. Ahşap rengarenk kulübeleri ve günlük hayatlarının içinde şehrin insanlarını gördü. Burası, kesinlikle bir Yangi şehriydi ve taşlar ona Yangileri görsel olarak anlatıyordu.           
Gökçil, zihnine akan bu görüntülerin ve bilgilerin ışığında Yangi medeniyetini biraz daha iyi anlamaya ve aynı anda da Mavi Diyar ve Moyar’ın enerjilerinin bu kadar iç içe geçmesinde ve kaderlerinin birbirine bu kadar bağlanmasında Yangi gücünün etkisi olduğunu düşünmeye başlamıştı. Nedenini ve nasılını bilmiyordu ama içgüdüleri öylesöylüyordu. Belki bir gün, tüm bu gizemler çözülür ve taşların hepsi bir araya geldiğinde her şey daha net olarak açığa çıkardı. Yine de en ileri seviyedeki varlıklar için bile varoluşun ve hangi boyutta olursa olsun evrenin yollarının sonu yok gibiydi. Bir Moyarlı olarak yolun sonu diye düşündüğü Yüksek Moyar’ın bile ötesi olabileceğini düşünmeye başlamıştı artık.          
Cebindeki Yangi taşları, yeniden hareketlenip titreşmeye başlayınca Gökçil, bunun diğer taşların çağrısı olduğunu hemen anladı. Düşüncelerinden sıyrılıp yapması gerekene odaklandı ve taşların kendisini yönlendirmelerine izin verdi. Az sonra çağrıyı o da duydu, enerjiyi algıladı; birbirinden güzel heykellere benzeyen zeytin ağaçlarından geliyordu. Özellikle ağaçlardan birinin titreşimi diğerlerininkinden çok farklıydı. Gökçil, bu ağacın gövdesine dokununca aradığını bulduğunu anladı. Enerji çok güçlüydü, birkaç taş birden barındırıyor olmalıydı. Ne yapacağını düşünürken sert bir rüzgâr çıktı ve ağacın dalları sallanmaya, olgun zeytinler yere düşerken de yüksek dallarda bir şeyler parlamaya başladı. Gökçil, yukarı doğru başını kaldırdığında dallarından ayrılarak aşağı doğru yavaşça inmeye başlayan üç farklı renkteki taşı gördü. Taşlar, az sonra kendilerini yumuşakça onun ellerine bıraktılar.           

Gökçil, Yangi enerjisine alışmaya başlamıştı. İlk başta bu güçle ilgili çekindiği hatta korktuğu her şey artık daha tanıdık ve sıcak geliyordu ve sayıları artmasına rağmen cebindeki taşların ağırlıkları da azalmış gibiydi. O andan itibaren diğerlerinin de çağrılarını duymaya başladı. Önceki gibi sakin değildi bu çağrılar; taşlar, adeta çılgınca ortaya çıkmak istiyorlardı. Sonra birdenbire kanallardaki durgun su, kaynama noktasına ulaşmış gibi fokurdamaya başladı ve aynı anda asırlık ağaçları yana yatıran şiddetli bir rüzgâr çıktı. Az sonra da imkânsız gibi görünen bir şekilde suda büyük dalgalar oluşmaya ve yer sarsılmaya başladı.           

Gökçil, bir süre sonra toprağı, suyu ve havayı coşturan bu enerjiyi taşların yaratmadığını anladı. Birilerinin, büyük bir enerjinin yaklaştığını hissediyordu. Onların kim olduğunu, amaçlarının ne olduğunu bilmiyordu ama karanlık bir enerji dealgılamıyordu. Yine de dikkatli olmalı, kendini korumalıydı; cebindeki mor Yangi taşına dokunup görünmezlik istedi. Ancak taş, bu defa ona itaat etmedi ve biraz sonra da sanki bekledikleri an gelmiş gibi cebindeki tüm taşlar dışarı fırlayarak önce dört bir yana dağıldılar sonra hepsi birdenyükselmeye başladılar. Çok geçmeden de topraktan, sudan, ağaçlardan az evvel çağrılarını duyduğu taşların hepsi art arda ortaya çıkarak tek bir yöne doğru yükselmeye başladılar. Gelen her kimse Yangi gücünü uyandırıyordu ve bunu ancak bir Yangi yapabilirdi. Ama Yangiler yok olmuştu. Yoksa hala yaşayanlar mı vardı? Daha fazla düşünmek istemiyordu, az sonra nasıl olsa her şeyi öğrenecekti. Üstelik taşlar, onu o ana kadar hep korumuşlardı, şimdi de koruyacaklarından emindi. Olduğu yere çökerek bağdaş kurdu ve gözlerini kapayıp etrafındaki çılgınlığın içinde sakinliğini koruyarak tüm algılarıaçık beklemeye başladı.           

Önce kanat seslerini duydu, sonra gelenlerin kadim varlıklarını ve güzel ama tetikte enerjilerini algıladı. O anda rüzgar kesildi, sarsıntı durdu. Kuşlar cıvıltılı ötüşlerine yeniden başladılar, sanki mutlu şarkılar söylüyor gibiydiler. Gökçil, az sonra birinin kendisine doğru yürüdüğünü algıladı ama gözlerini açmadan beklemeye devam etti. Gelenin enerjisi hiçkimseye benzemiyordu, çok güçlüydü. Gökçil için tanımlanamazdı ama bir yandan da tanıdıktı. Sanki taşlardan bildiği gücün vücut bulmuş haliydi. Gökçil, kadın tam önünde durduğunda gözlerini açtı. Kendisine yumuşak bir ifadeyle hatta sevgiyle bakan bu gözleri bir şekilde tanıyordu, sanki daha önce bir yerlerde görmüştü ama yüz bir yabancının yüzüydü. Kadın anlayışla gülümsedi ve,

“Merhaba Moyarlı Gökçil! Taşların çağrısını dinlediğin için teşekkür ederim.” dedi.
Gökçil ayağa kalkıp bu ufak tefek güzel kadına ve beraberindeki kadim varlıklara saygıyla selam verdi.

— Hoş geldin Yangi kraliçesi Ameshia! Merhaba kral Galbath ve kadim altın kartallar!
 
                                    İZMİT
         
Boleslav’ın çağrısını alan bütün çocukları İstanbul’a dönünce, önlerinde hiçbir engel kalmayan Dünya ordusu, kalan bölgeleri planlanandan çok önce, tam 28 saat içinde afyalardan temizlemeyi başarmıştı. İzmit civarındaki buluşma noktasına varan herkes uykusuz, yorgun ve açtı ama dinlenmek ve güç toplamak için zamanları vardı. İstanbul’a geçmek için 49 saatin dolmasını bekleyeceklerdi. Nöbet tutan yolcu şamanlar dışında hemen hemen herkes bir şeyler atıştırdıktan sonra kurulan çadırlara geçip uykuya daldı. Uyuyamayanlar ise kampın kurulduğu alabildiğine geniş parkın dört bir yanına dağıldılar. Mayıs, Mete, Nisan ve Alp de diğerleri gibi yemyeşil çimenlere uzanmış, bedenlerindeki adrenalini azaltmaya çalışıyorlardı.

“Çok tuhaf rüyalar görmeye başladım yine, aslında belki de zihnime akan görüntüler desem daha doğru olur, hem de uyanıkken.” dedi Mayıs, bir süre sonra sessizliği kırarak.

“Ne gibi sevgilim?” diye sordu Mete. 

Diğerleri de meraklanmıştı, hepsi dikkat kesildi.

— Kartallar Diyarı’ndan ayrıldığımız andan itibaren, tüm harekât boyunca dünyanın dört bir yanına dağılmış diğer grupların ve aynı anda da bizim her bir hareketimizi zihnimde izledim. Üstelik de eşzamanlı olarak… Afyaları kendi boyutlarına göndermek için büyü yaptığımız anlar ve Emon’la karşılaştığımız zaman dışında görüntüler hiç kesilmedi. Çok yorucuydu ve bunun neden olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Acaba geleceğe dair bir şeyler mi gösteriliyor bana diye düşündüm önce ama hayır öyle değildi; yaşadığımız andan bir saniye sonrasını bile görmedim. Kafam çok karıştı. Ne garip değil mi?
 
Mayıs’ın bu sözleri hepsini geçmişe götürmüş, onun tanışmadan önce iki sene boyunca Mete’yi rüyalarında gördüğünü hatırlamışlardı. O zaman bunun geleceği görmek olduğunu düşünmüşlerdi ancak sonra bir daha tekrarlanmayınca aşkla ilgili bir öngörü olmalı deyip bu olayı tamamen unutmuşlardı.

“Bilmiyorum, her şey çok saçma. Zaten gerçeküstü olan hayatlarımızdan bambaşka bir fantastik dünyaya geçtik. Başka boyutlar, adını bile bilmediğimiz medeniyetler, akıl dışı güçler… Önce hepsini normalleştirdik, zaten üzerinde düşünecek vaktimiz bile olmadı fakat şimdi… Biraz düşününce benim aklım zorlanmaya başladı.” diye devam etti Mayıs.

“Hepimiz aynı durumdayız canım. Korya’dan bana akan bilgiler sayesinde size göre ben biraz daha hazırlıklıydım ama yine de bu bile gerçekleri hazmetmeyi kolaylaştırmıyor. Ama şimdilik senin bunları neden gördüğünü öğrenmek daha mühim geliyor bana. Belki de gerçekten geleceği görecektinfakat bir şey seni engelledi, belki korktun ve bu korku asıl görmen gerekenleri bloke etti. Olamaz mı? Bence böyle bir şeyi yaşaman ve bunun şimdi ortaya çıkması tesadüf olamaz.Ne olup bittiğini öğrenmeliyiz.” dedi Nisan.

— Öyle mi düşünüyorsun? Peki ama nasıl?

“Güçlerimizi birleştirelim. Birlikteyken daha derine inebilirsin Mayıs ve korktuğun şeyler açığa çıkabilir.” dedi Alp.

El ele tutuştular, enerjileri ve zihinleri birleşti. Mayıs, neye ve nasıl odaklanacağını bilmiyordu ama herhangi bir şey yapmasına gerek kalmadan zihninde karmakarışık bir sürü görüntü belirmeye başladı. Bunun üzerine sadece nefesine odaklandı ve bir süre boyunca diğerleriyle aynı anda derin nefesler alıp vermeye devam etti. Fakat işe yaramıyordu. Biraz sonra akış hem aşırı hızlandı hem de karmakarışık bir hal aldı. Olayları, yerleri ve zamanları anlamanın imkansızlığı bir yana,bir de hız yüzünden hepsinin başı dönmeye başlamıştı. Her şey sonunda dayanılmaz bir noktaya ulaştığında ve tam birbirlerinden kopmak üzereyken akış aniden yavaşladı. Kendilerini önce Moyar’daki sıfır odasında sonra Kartallar Diyarı’nda gördüler. Sonra her şey yeniden hızlandı ve dünyanın her yerine gitmeye başladılar. Dünya harekatının tüm gruplarıyla birlikte onların yaptıkları her hareketi izleyerek dolaşıyorlardı. Sonunda kendileri dahil herkesin İzmit’e varışını ve en son olarak da kendilerini çimlerin üstünde yatarken gördüler ve akış bu görüntüden sonra birden durdu. Sanki film bittikten sonra ışıklar açılmıştı ve sinema perdesinin boş beyazlığına bakıyorlardı.

— Daha ileriye gidemiyorum.

Mayıs yorgundu, uyumak istiyordu artık ama zihninde devam etmesi gerektiğini söyleyen bir ses vardı ve bu ses Karya’nın sesine benziyordu. Gözlerini açtığında Karya’nın gerçekten de yakında olduğunu, yanında Vala, Patricia ve Rin’le birlikte kendisine doğru koştuğunu gördü. Yanına geldiği anda tek kelime konuşmadan oturdu ve bir elini Mayıs’a uzattı. Mayıs anlamıştı, içinden bir ses bunun önemli olduğunu söylüyordu. Sonunda hepsinin elleri birleşti ve akış yeniden başladı. Fakat henüz birkaç dakika geçmişti ki hepsi dehşet içinde yerinden fırladı. Zaman yoktu, koşarak dört bir yana dağıldılar ve herkesi uyandırmaya başladılar.
 
Mine Çağlıyan
Editör: Deniz İmre

NELER SÖYLENDİ?
@
Mine Çağlıyan

Mine Çağlıyan

DİĞER YAZILARI Sonsuzluğun Frekansı -21 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı-20 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı 19 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı -18 / Gölge Güçlerin Yükselişi Menopoz Sonsuzluğun Frekansı -17 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı 16 / Gölge Güçlerin Yükselişi       Sonsuzluğun Frekansı -15 / Gölge Güçlerin Yükseliş Sonsuzluğun Frekansı -14 / Gölge Güçlerin Yükseliş Sonsuzluğun Frekansı -13 /Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı -12 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı -11 / Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /10 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /8 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /7 -İstasyonda İki Kız Kardeş Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /5 -Gölge Güçlerin Yükselişi      Sonsuzluğun Frekansı /4 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /3 -Gölge Güçlerin Yüklelişi Sonsuzluğun Frekansı /2 -Gölge Güçlerin Yükselişi Sonsuzluğun Frekansı /1- Gölge Güçlerin Yükselişi Özgürlük Yağmurlar Yağdı Üstüme Connection Ritim... Yol... Başarı Algısı, Kediler ve Maneviyat Paradoksları ÇALAKALEM YAZILAR 6 / Sevgi manipülatörleri, Tanrıçalar ve Tanrılar, Kurtlarla koşamayan kadınlar Çalakalem Yazılar 5 /Gaia’nın intikamı… Çalakalem Yazılar 4 /Bir Adam Bir Kadın... Çalakalem Yazılar 3 /Ajlan... Çalakalem Yazıları 2 /Çağrı Çalakalem Yazıları
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA