Bir insan için mutlak bağımsızlık mümkün müdür?
Gezegenimizde yaşayan insan neslinden bir bireyin böyle bir talebi olabilir mi? Olursa ne olur?
Elbette bu sorulara cevap veremeyiz. Ancak bu sorular, düşünce dünyamızın güncellenmesine yardımcı olabilir.
Gezegenimizde, kötülüğün iyilikten daha hızlı yayıldığına şahit oluyoruz. Sürekli artan savaşlar, sömürüler, ömür boyu kullanılmak istenen iktidar, acımasızlık hissi ve birilerinin elinde olduğunu tahmin ettiğimiz derinden tedirgin eden nükleer ve teknolojik silahlar, bize kötülüğün ne derece dünyaya hakim olmaya çalıştığını gösteriyor. Birey ve toplum kendi koydukları sınırları yıkmaktan çekinmiyor. Üstelik kitleler neyi, neden savunduklarının esasını bilmeden ölümcül salvolar yapabiliyor.
İşte bütün bu kaosun içinde bir birey, sakince ve doğaya uyumlu yaşama hakkını kullanmak isteyebilir. Bu hakkın tanımı yapılmalıdır ve başkaları tarafından saygı gösterilmelidir.
…
Coğrafya kader midir?
Şöyle bir arkaya yaslanıp düşünelim. Seçim şansımız olsaydı hangi coğrafyada doğmak isterdik?
Bilindiği kadarıyla insan, herhangi bir ideoloji veya inanç kodlaması ile dünyaya gelmez. Genetik mirasın üzerine, bulunduğu coğrafyanın ve sosyolojinin etkisi ile şekillenen aidiyet duygusuyla yaşam yolculuğuna devam eder.
Yolculuk boyunca kazanılan edinimler, karaktere ve davranış alışkanlıklarına yön verir. İnsan bazen içinde bulunduğu topluma uyum sağlar bazen de uyumsuzluk içinde aykırı sonuçlar gösterir. Biraz şanslı ve biraz da cesur ise karakterine en yakın coğrafyalara doğru göç etmeye eğilim gösterir.
Asyalının Afrikalıdan, Avrupalının Latin Amerikalıdan farklı görünmesi de coğrafyanın sadece karakter ve davranış olarak değil, tipoloji üzerinde de etkisi olduğunu net olarak göstermektedir.
Böylesine farklı coğrafyaların olduğu dünya üzerinde, nerede ve ne zaman doğacağımızın algoritmasını elbette bilmiyoruz. Daha da ilginç olanı, hayatımızı yönlendiren kararları kendimiz mi veriyoruz ya da işin aslı çok başka olabilir mi?
Bilmiyoruz. Muhtemel ki hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
Doğrusu şu ki neyi, ne kadar bildiğimizi de bilmiyoruz. (Sözcükler ardı ardına dizildiğinde tekerleme gibi oluyor farkındayım ama en sade şekilde böyle ifade edilebiliyor.) Bildiğimizi zannettiğimiz şeylerden de emin olamıyoruz. Çünkü zamanla her şeyin yeniden yazıldığına şahit oluyoruz.
Bütün bu bilinmezlik kaosunun içinde boğulmadan, sadece coğrafya ve kader meselesi ile devam edelim.
Bu çok ilginç bir meseledir. Bir insan yavrusu, genetik miras ile donanımlı halde dünyaya geliyor. İdeolojik ve inanç sistemleri ile dolu gezegenimizde hangi noktada doğduysa kaderi ona göre şekilleniyor. Örneğin; Asya’da, Kore’nin kuzeyinde doğduysa başka, güneyinde doğduysa başka ideoloji ile yaşıyor. Başka coğrafyada Müslüman, Hristiyan, Hindu veya başka bir sisteme ait oluyor. Bazı sınır kasabalarında, elli metre mesafede çok derin ayrılıklar olabiliyor. İdeolojik farklılıklar, inanç farklılıkları ya da başka türlü farklılıklar üzerinden çok daha çarpıcı örnekler vermek mümkün.
Şimdi tekrar arkanıza yaslanıp düşünün. Doğduğunuz yerden bir kilometre ötede doğsaydınız şu anda ne yapıyor olurdunuz?
Soruları çoğalttıkça konu birazcık ürpertici hâl alıyor.
Ama asıl ilginç olanı, bu kadar bilinmezlik ile beslenen ve karar noktasında etki edemediğimizi düşündüğümüz coğrafya-kader dansında, aidiyet hissettiğimiz ideolojilerimizin ve inançlarımızın doğruluğu hakkında hayatlarımızı ortaya koyacak kadar ileri gidebiliyoruz. Aslında tuhaf olan budur.
Şimdi; distopyadan önce bir ütopya geliştirelim.
Okyanusun ortasında özerk bir bölge kurulsun. Tamamen iyi niyetli, erdemli ve bilgili eğitmenlerden oluşan bu bölge, bütün dünya devletleri tarafından desteklenmiş olsun. Hedef insanlığı içinde bulunduğu kaotik durumdan kurtarmak.
Her doğan çocuk, okyanusun ortasındaki bu ütopik bölgeye teslim edilsin ve on sekiz yaşına gelene kadar orada kalsın. Erdemli ve bilgili eğitmenler, o güne kadar insanlığın öğrendiği bilgileri tarafsız şekilde bu çocuklara aktarsın. Çocuklar tarih, bilim, teoloji, sosyoloji ve özellikle felsefe eğitimini tarafsız ve erdemli eğitmenlerden alsınlar. Ve zamanı gelince yani çocuk on sekiz yaşına ulaşınca tamamen özgür iradesi ile bir tercih yapması istensin.
Genetik mirasının üzerine aldığı yalın bilgilerle mevcut dünya üzerinde hangi ülkede yaşamak istediğine karar versin. Böylelikle coğrafya kader olmaktan çıkmış olsun.
Elbette bu ütopik bir düşünce. Gerçekleşmesi imkânsız bir dünya!
Ancak bu kurgu dünya, her ne kadar ütopik olsa da beraberinde çok gerçekçi bir soru ile yüzleşmek zorunda bırakıyor.
Böyle bir durumda bugünkü dünya nüfus dağılımı nasıl olurdu?
Elbette dünyadaki nüfus dağılımı nasıl olurdu bilemeyiz ama pek muhtemel ki bugünkü gibi olmazdı. Tahmin edilebilir bir gerçek ise bugün yaşanan kaotik ortam ve endişe olmazdı. Daha sakin, daha barışçıl ve daha yaşanabilir bir dünya olurdu. Aslında var olmayan sınırlar bile ortadan kalkmış olurdu belki de.
Böyle bir durumda dünya nüfus dağılımının farklı olacağını düşünüyorsak, bu farklılığın boyutu kadar distopya olduğunu düşünebiliriz.
Biz burada distopyayı, beşerî yönetim kaynaklı olarak bireyin yaşamak istemediği yer olarak kurguladık. Bugün dünyadaki göç hareketleri ve savaşlara bakıldığında distopyanın büyüklüğünü tahmin edebiliriz. Yoksulluk, adaletsizlik, istila ve güç savaşları gibi ağırlıkların arasında preslenen ve suçu sadece o coğrafyada doğmuş olan milyonlarca bireyin oluşturduğu bir dünyada yaşadığımız bir gerçektir.
Muhtemel birçok insan aslında olmak istemediği yerde yaşamak zorunda kalmaktadır. Belli ki; kolektif mutluluk algısını doğrudan etkileyen bu durum, toplumsal ve bireysel arızaları da tetiklemektedir. Daha fazla suç, daha fazla mutsuzluk ile artan bir negatiflik.
Distopya büyüdükçe tehlike katlanarak artıyor. İnsanlar arızalı bir aidiyet duygusu içinde kendi seçimleri olmayan fakat onlar için üretildiğine inandırıldıkları anlamlar için sınırlarını zorluyorlar. Ve maalesef, kötülük iyilikten daha hızlı yayılmaya devam ediyor.
Bir bireyin, “Bütün toplumsal kurallara, yasal kurallara, ahlakîkurallara uyarak, coğrafyanın verdiği dayatmalara aidiyet duymak istemiyorum.” demeye hakkı var mıdır, olmalı mıdır?
…
Şimdi yeniden ve rahatça arkanıza yaslanın.
Basit bir soru soralım. Bahsi geçen ütopik bölgede eğitildiğinizi ve on sekiz yaşınıza geldiğinizi hayal edin. Tarafsız ve erdemli eğitmenler size insanlığın edinimlerini öğrettiler. Bütün ideolojik sistemlere ve inanç sistemlerine hakimsiniz. Ve zamanı geldi, seçim yapmak zorundasınız.
Yaşamınızın kalan kısmını gezegenimizin hangi coğrafyasında geçirmek isterdiniz?
Yani, siz distopya içinde misiniz?
Aman!
Cevabınızı sessiz ve sadece kendinizin duyacağı şekilde verin!
***
Hüseyin Uyar
Distopya
Ebru Bozcuk
Pastırma Sıcakları
Serhan Poyraz
Kırmızı Pazartesi / Gabrıel Garcıa Marquez
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 25 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Sedat İlhan
Yeni İşim /1
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bütün Mesele
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Musa Aşkın
Geleceksiz Kalmak
Suna Türkmen Güngör
Bugün de Buradayım
Dilek Tuna Memişoğlu
80'ler Bizim Rengimizdi Bizim Zamanlarımızdı
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Hakan Cucunel
Avrupa Düşünce Dünyasına Bir Bakış
Deniz İmre
Normali Neden Kutsuyoruz
Nevin Bahtişen
Yarım Kalan ve Ufuktaki Düşler
Şükrü Doruk
Şiire Dair
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar