Yaşım daha 8 ya da 9...
Yani yaklaşık kırk dört, kırk beş yıl önce.
Halamlarla aynı mahallede oturuyoruz.
Ben ilkokul 2 ya da 3 sınıfa gidiyorum.
Sabahçıyım ve her sabah annemin hiç duymak istemediğim; "Haydi oğlum, kalk. Okula geç kalacaksın" sözleri.
Evimiz ile okulumuz arası o küçük adımlarımla yaklaşık 25 dakika süren bir mesafede.
Gelecek sene de giyer diye biraz bünyeme göre büyükçe alınmış kara önlük.
Beyaz yakalık ve annemin hiç ihmal etmediği papyon misali kara önlüğümün göğsündeki cebine özenle katlayıp yerleştirdiği beyaz mendil.
O mendil cebime nasıl yerleştiriliyorsa annem tarafından hep öyle kalıyor orada.. Hiç çıkarıp kullandığımı hatırlamıyorum.
Kullanılmak için değil hani... Kara gömleğin aksesuarı. Zaten annemin baklava dilimi gibi tekrar katlayıp koyamam korkusu var hep içimde.
Tam bir baklava dilimi. En iyisi hiç oradan çıkarmamak.
Yine annemin sesiyle sabah kalktım. Tek gözüm açık diğeri kapalı, başım önümde... Yarı uyanık yarı uyur halde... Annem özenle giydirdi önlüğümü. Beyaz yakalığımı da taktı. Cebime vazgeçilmezim; mendilimi yerleştirip sırtıma çantayı verdi.
Eline de beslenmemi. Beslenmede bir adet haşlanmış yumurta, yarım ekmek arasında domates ve salatalık. Ve bir parça da beyaz peynir. Bazen de birkaç tane siyah zeytin.
Okula gittiğim yolun hemen yanında halamların gecekondusu var. Bizim eve bir ıslık mesafesinde. Sanki başka da yol varmış gibi.
Halamın okuma yazması yok ve babamın küçük kızkardeşi.
Sabah namazını kılmış ama yatmamış. Benim okula gideceğim saati bekliyor o gün garibim.
O kara gün...
Ben yola düştüm. Yine tek göz açık, başım önümde.
Yarı uyur yarı uyanık halde. Gelecek sene de giyer diye alınmış kara önlüğümün kolları ucunda ellerim gözükmüyor.
Ayaklarım, "yürüyeyim mi, yürümeyeyim mi" kararsız, sürüm sürüm sürünüyor sanki toprak yolda.
O senelerde sanki daha telefon keşfedilmemiş gibi. Kimselerde telefon yok. Hatta posta bile büyük lüks.
Okulun hemen yanındaki bakkalın girişinde üzerinde PTT yazan bir posta kutusu.
Ben baygın baygın yola koyulmuş giderken pencereden beni gören halam seslendi; "Sami çavuş, bekle az."
Halam bana hep; "Sami çavuş" derdi. Ömrü hayatımda değil paşa olmak, bir kademe rütbe bile vermedi. Çavuşlukta kazık çakmış gibi kaldık halamın gözünde.
Ben yolun ortasında motoru su kaynatmış araç gibi durup halamı beklemeye başladım.
Ona doğru da dönmemiş, ayakta uykuma devam ediyorum. Yanıma geldi. Elinde bir mektup. Kime nasıl bir özlem ve hasretle yazdırdıysa o mektubu.
Bir küçük kağıt parçası ve para.
"Bu anneme yazdığım mektup Sami Çavuş. Bunu koy cebine. Bu parayı da al. Bakkaldan bir zarf alıp bu kağıtta yazan köyün adresini üzerine yaz. Mektubu posta kutusuna at".
Ben uykununda verdiği mahmurlukla "tamam hala" dedim ve hiç halama bakmadan mektubu önlüğümün cebine koydum. Verdiği para ile adresin yazılı olduğu küçük kağıdı da ütü vazifesiyle kullandığım yatağın altında jilet gibi olmuş pantolonumun cebine.
Tam yürümeye başladım ki halam tekrar seslendi arkamdan; "Bakkal para üstü verecek. O da senin. Gazoz alır içersin okulda".
İşte bunu duyunca zaman durdu biran, benim gözler fırladı yuvalarından; " Gazoz ha"...
Sürünerek yürüyen ayaklarım, bir anda asker yürüyüşü gibi canlandı. Küçük küçük attığım adımlar ikişer üçer adım mesafesiyle bakkala kadar 25 dakikalık mesafeyi 15 dakikada alıverdi.
"Bakkal amca, ben mektup yollayacağım. Bana bir zarf ve bir de posta pulu verir misin."
Cebimden parayı çıkarıp verdim bakkala heyecanla.
Verdiği pulu güzelce bir yaladım yapıştırdım zarfın sağ üst köşesine.
Cebimdeki adres yazan küçük kağıdı çıkarıp, adresi de bir güzel zarfın ortasına yazıp ağzını da güzelce dilim bir karış dışarıda dilleyip yapıştırdım.
Bakkalın girişindeki posta kutusuna parmaklarım üzerine yükselip attım.
Sıra geldi ödül kısmına.
Vazife başarıyla tamamlanmıştı çünkü. Bakkal amcanın verdiği para üstüyle gazoz alacağım.
Okulda mı bu gazozu içsem, yoksa sabahın köründe bakkal amcadan mı gazozu alır almaz diksem kafama.
En iyisi hemen içeyim. Verdim para üstünü tekrar bakkal amcaya, kapağını açtığı gazozu gözlerimi kapayıp, tadını hissede hissede diktim kafama.
Tuttum tekrar okulun yolunu. Zaten yolun hemen diğer tarafında okul.
Son dersteyiz. Önlüğümün cebine her ne sebeple bilmiyorum elimi soktum.
Anam!.. O da ne?.. Mektup önlüğümün cebinde. İyi de, ben mektup zarfını kutuya içi boş mu attım?
Şaşırdım ne yapacağımı. Gidip bakkal amcaya desem bu durumu tokatı patlatır enseme.
Zaten bakkalın kutuyu açması da mümkün değil. Postacı belirli saatlerde gelip kutuyu açıyor ve içinde ne varsa alıp gidiyor. Yani, yapacak bir şey yok.
Bir köşeye çekilip halamın annesine yazdığı yani benim nenemin okuması gereken mektubu okumaya başladım gözyaşlarımla.
"... Anam. Bir kuş olsam da, uçup gelsem. Evin çatısına konsam da, sesini bir duysam" diye başlamış halam. Belli ki o söylemiş, biri de yazmış.
Yazmış da yazmış mübarek.
Aradan bir zaman geçti halam bize geldi birgün. Annemle konuşuyor. Mektup gelmiş memleketten. Onu anlatıyor.
Mektup lafını duyduğum gibi kulağımı radar gibi açtım konuşmalarını duymak için. Nefes bile almıyorum birşey kaçırmayayım diye.
Mektubu amcaoğlu göndermiş ve amcaoğlunun mektubu varmış yani zarfın içinde.
Demiş ki mektupta; "Hala, mektubun geldi. Aldık ama içi boş. Zarfın içinden mektup çıkmadı".
Benden çıt çıkmıyor, dinliyorum sadece. Nefes...
O bile yok o an.
Halam anneme derdini biraz da öfkeyle anlatıyor. Garibim, "Demek ki postacı almış içinden mektubu" diyor, annem de tasdikliyor.
Postacı halamın mektubunu ne yapacaksa....
Halam hala babamların olduğu muhitte oturuyor ve o zarfın içindeki mektubu postacı aldı zannediyor.
Şimdi ben...
44-45 yıldır o suçsuz postacının mı günahını çekeyim?
Mektubu gönderme karşılığı olarak verilen para üstü ile içtiğim gazozun mu? İçtiğim o gazoz helal mi haram mı acaba?
Bilemedim.
Halam,
İtiraf ediyorum 45 yıl sonra.
Postacı amcanın hiçbir günahı yok bu işte.
Asın beni hakim bey,
Suçumu itiraf ediyorum. Tek suçlu ben…

Ebru Bozcuk
Mutlu musun
Mehmet Şahan
Em Olmak Lazım
Sedat İlhan
Çözümsüzlük /5
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Yusuf Sarıkaya
Bizim Kuşak /8
Serhan Poyraz
Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan
Dilek Tuna Memişoğlu
Yeni Yıla Girerken
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Gevher Aktaş Demirkaya
Kızılca Gün - 27 Aralık 1919 Cumhuriyete Giden Yolun Dönüm Noktası
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Suna Türkmen Güngör
Ruhun Terazisi
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Ayfer Güney
Dur
Hamiyet Su Kopartan
Meşguliyet
Turan Demirci
Yapılmayacaklar Listesi
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Hakan Cucunel
Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Demet Mannaş Kervan
Sözde Hayvanseverin Eseri: Sokak Köpeği
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar