Çin olgusu bugün bütün dünyanın gündeminde. Ancak itiraf etmeliyim ki, bu konu birçok kişiye kıyasla benim gündemime daha yoğun ve daha erken girmişti. Çünkü 1990’larda yurtdışında yaşayıp çalışıyor ve yeni bölgelere, pazarlara çok fazla seyahat ediyordum.
Unutmayalım ki; Batı toplumları o yıllarda hem daha çok üniversite, think-tank ve politika geliştirme enstitüsüne sahipti, hem de istihbarat için daha fazla bütçe harcayabiliyordu. Özellikle ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde yerleşik olan büyük şirketler, çapları itibariyle gelecekteki fırsatları ve tehditleri anlamaya daha fazla kaynak ve emek ayırabiliyordu.
Arjantin’den sonra Hindistan Raporu özellikle bana motivasyon kaynağı olmuştu. Bu kez rotayı Çin’e çevirmek bana yeni bir fayda, önemli bir katkı gibi görünüyordu. İşten güçten zaman ayırmak, blok olarak 10-15 gün Çin’e gitmek, incelemelerde ve temaslarda bulunmak, dönüşte de bunu raporlayarak kamuoyu ile paylaşmak pek kolay gözükmese de bir kez kafaya koymuştum! Bunu yapacaktım, yapmalıydım!
Yaptım da! O ne ilginç bir seyahatti öyle! Ne olaylar, ne detaylar… Belki bir gün anılarımı kaleme alma heyecanı duyar, zaman bulabilirsem detaylarını orada yazmak, sizlerle paylaşmak isterim… (Biyografiler ve otobiyografiler öyle kıymetlidir ki aslında!) Ama şu an okuduğunuz kısa bir makale, sadece bir köşe yazısı… Kusuruma bakmayın…
“Yükselen Güç: Çin” başlığıyla kaleme aldığım rapor; Çin’in her yıl çekmeyi başardığı 30-50 milyar dolar doğrudan yabancı yatırımdan, Merkez Bankası’nda birikmeye başlayan bol sıfırlı dolar rezervinden, kırsaldan büyük merkezlere olan akıl almaz göçten (Çin için bu olgu bizdekinin tam tersidir, batıdan doğuyadır), dev sanayi bölgelerinde ölçek ekonomisiyle modellenen üretimden, büyük altyapı yatırımlarından, belki de en önemlisi planlı ve merkezi devlet kapitalizminin tıkır tıkır işleyişinden bahsediyordu. Rapor, Türkiye’nin telaşla gittiği 2002 seçimlerine yaklaştığı bir konjonktüre denk geldi. Bir kazaya uğradı ve arzu ettiği katkıları pek de veremedi aslında.
Çok uzun yıllar boyunca örneğin demir çelik, çimento, diğer metaller ve önemli hammaddelerin dünya fiyatını Çin’in konut ve altyapı projelerindeki büyüme oranı belirledi. Nasıl mı? Çünkü şaşırtıcı bir şekilde bu malzemelerin % 20-40’ını tek başına Çin pazarı satın alıyor ve yeniden yapılanma için harcıyordu. Çin’de talep yükselirse dünya çapındaki fiyatlar yükseliyor, talep biraz kısılırsa fiyatlar gevşiyordu. O zamanlar 1,2 milyar nüfuslu bu ülke bugünkü rakiplerinin (ve en başta ABD’nin) gözü önünde, bütün dünyadan inanılmaz düzeyde yatırım çekti, yeni merkezler ve kentler kurdu, altyapısını geliştirdi, önce kalitesiz ürünlerle, sonra da orta kalite ürünlerle dünya ticaretinde öne çıkmaya başladı. Bugün ise tam bir süper güç!
Trump’ın “Büyük Amerika” rüyası (veya hüsranı) için Çin’e açtığı ticaret savaşlarıyla aynı dünyada, aynı düzlemde, aynı zaman diliminde yaşadık hepimiz… (Biden da az şaşkın çıkmadı hani!) Çin’den çıkan pandeminin ne olduğunu Google’dan sorguladık, dünyaya nasıl yayıldığını YouTube’dan izledik, işlerimizi ve toplantılarımızı Zoom’dan yürüttük… Zoom’un çok hızlı bir şekilde yüzlerce milyon kullanıcı bulması sonrasında şirket değeri 120 milyar doları aştı… Şüphesiz ki bilmeden buna hepimiz katkı verdik… Bu arada, Türkiye’nin en büyük 10 şirketinin piyasa değeri toplamı ne yazık ki şimdilik bu tutara yaklaşamıyor bile!
Ofislerimize, okullarımıza belki gidemedik ama kahvaltıdan kalkıp masanın diğer tarafında hemen çevrimiçi olarak şortlarımızla, belki de pijamalarımızla daha uzun saatler çalışabildik. Kapitalist çarklar için belki de daha üretken olduğumuz garip bir deneyin içindeyiz. Evet, birileri bunun “deney” olabileceğini söylüyor. İnsanoğlu, pandemiye kuvvetli bir “dijitalleşme” ile cevap verdiğini düşünüyor.
Truva Yayınları’ndan çıkan “Yol Kuşak Girişimi Bağlamında ÇİN’i ANLAMAK” isimli kitabı öneririm. Ama bu yeterli değil; Hindistan’ı, bütün bir Afrika’yı, Latin Amerika’yı, Asya Pasifik’i çok daha iyi anlamamız, kavramamız gerekiyor. Farklı bölgeleri, kültürleri, dilleri, pazarları ve geleceğin eğilimlerini izlemek ve bu yolculuğa daha donanımlı çıkabilmek için şüphesiz ki toplum olarak, şirketler ve markalar olarak, kurum ve kuruluşlar olarak daha fazla çalışmalı ve her alanda özgün içerik üretmeliyiz. Daha spesifik alanlarda ve konularda birçok uzman ve meraklı beyinler yetiştirecek üsler kurmalıyız.
Yazmak… Çizmek… Okumak… Tartışmak… Ve sentez yapmak en önemli işlerimiz arasında olmalı… Değil mi?
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /9 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Yusuf Sarıkaya
Ahde Vefa
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /2
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Gevher Aktaş Demirkaya
Han Duvarlarında Anadolu
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar