RÜZGÂR
Zaman ağır
Yol uzun
Yüreğimde bir taş
Rüzgâr haber göndermiş
Bekliyorum
Esse artık deli deli
Silkelese anıların tozunu
Bir kuş gibi hafiflesem
Önümde mavilikler
Bulutları silinmiş
Pembe düşler koysam
Masallarım var anlatacak
Çocuk yüreğine dokunacak
Tıngır mıngır beşik sesi
Ninnilerimle büyüyen zaman
Bana yaprak gibi dökülen
Masum günlerimi hatırlatan
***















































Serpil KİRKENin moderatörlüğünde Nevin BAHTIŞEN’in ‘’RÜZGÂR’’ başlıklı şiirini okuyunca etkilendim. Bir deneme yazma isteği ile şiirin konusunu düzyazı ile zenginleştirme gibi boyumdan büyük bir işe kalkıştım. Nevin Hanımın konusu çok güzel seçilmiş bu şiirine kayıtsız kalamadım. Aynı terminoloji ile bir paragraf ördüm. Umarım başarmışımdır.
Bazımız yüzeyde, bazımız derinlerde ama bir şekilde hepimiz içimizde büyümeyen bir çocukluğu yaşatırız. Bizim çocuksu deyip içimizde yok hükmünde tuttuğumuz duygu; aslında yaşamımıza coşku veren, bizi neşeli kılan yapıdır. Daha sonra giydirilmiş ama üzerimize tam oturmamış ergen rolleri oynarız. Artık gerçek özne değiliz; sözde özne olduğumuz anlardayız. Kuşatılmış ilişkiler, birlikte yaşam mahcubiyetleri bize olgunmuş rolü oynatır. Zamanla büyürüz büyürken de dünyamızı dünyanın kirliliği ile kirletiriz. Beyaza siyah düşmüştür. Aslında yitirdiğimiz şey masumiyettir. Kirlettiğimiz şey beyaz çocukluğumuza; yetişkin siyahın katılmasıdır. İnsanların üstüne basarak ilerlemek, kaş göz yararak rekabet etmek, daha pişkin davranarak sıra düzenini bozan kendine özel alan açmalar, kendini imtiyazlı özel hissetmek, gereğinden fazla mülkiyet edinerek başkalarını mülksüzleştirme, görgüsüzce zenginliğini ve yediğini içtiğini ifşa etmek, yeterince alt kültür oluşturmadan üst segment kültürü tüketir gibi yapmak, sırasını beklemeden insan nezaketini suistimal eden marifetmiş sandığımız olumsuz meziyetlerden bazıları. Kül yağmış üstümüze, bireyi gri yapan özellikler… İzin verirsen bunca hoyratlığın içinde bir deli rüzgar; bizi mor atlara bindirip göklere kanat çırparak karlı, mutlu sonlu masal ülkelerine taşır, çocukluğumuza döndürür…Tezgahta halı-kilim iskeletinin çözgüsüne; kök boyalı atkı ipliğini kirmandan çekerek ören Türkmen kadını bir sıra örünce Gördes'in çift düğümlü atkısını metal taraklı oldukça ağır bir kirkit aparatı yardımıyla döverek sıklaştırır; çeşitli renklerle motifi oluşturan yün ipi yeterli boyda oldukçe seri bir davranışla keskin falçata ile kesip halıya derinlik kazandırır sonra beşiğe bağlı ibrişimi kasar; beşik yuvarlatılmış ayak düzeni ile sağa sola dalgaya tutulmuş tekne gibi evrilir. O arada beşiğe üstten tutturulmuş çıngırakların, zillerin sesi ve akustiği; beşikteki bebeği tekerlemeli bir ninni, yanık yöresel bir türkü eşliğinde oyalar. Dokunmayın bebeğin keyfine! Nevinin sözcükleri ile beyaz, masumiyet, pembe düşler, sonsuz mavilikler bu iklimde hayat bulur; ete kemiğe dönüşür…
Serpil KİRKENin moderatörlüğünde Nevin BAHTIŞEN’in ‘’RÜZGÂR’’ başlıklı şiirini okuyunca etkilendim. Bir deneme yazma isteği ile şiirin konusunu düzyazı ile zenginleştirme gibi boyumdan büyük bir işe kalkıştım. Nevin Hanımın konusu çok güzel seçilmiş bu şiirine kayıtsız kalamadım. Aynı terminoloji ile bir paragraf ördüm. Umarım başarmışımdır.
Bazımız yüzeyde, bazımız derinlerde ama bir şekilde hepimiz içimizde büyümeyen bir çocukluğu yaşatırız. Bizim çocuksu deyip içimizde yok hükmünde tuttuğumuz duygu; aslında yaşamımıza coşku veren, bizi neşeli kılan yapıdır. Daha sonra giydirilmiş ama üzerimize tam oturmamış ergen rolleri oynarız. Artık gerçek özne değiliz; sözde özne olduğumuz anlardayız. Kuşatılmış ilişkiler, birlikte yaşam mahcubiyetleri bize olgunmuş rolü oynatır. Zamanla büyürüz büyürken de dünyamızı dünyanın kirliliği ile kirletiriz. Beyaza siyah düşmüştür. Aslında yitirdiğimiz şey masumiyettir. Kirlettiğimiz şey beyaz çocukluğumuza; yetişkin siyahın katılmasıdır. İnsanların üstüne basarak ilerlemek, kaş göz yararak rekabet etmek, daha pişkin davranarak sıra düzenini bozan kendine özel alan açmalar, kendini imtiyazlı özel hissetmek, gereğinden fazla mülkiyet edinerek başkalarını mülksüzleştirme, görgüsüzce zenginliğini ve yediğini içtiğini ifşa etmek, yeterince alt kültür oluşturmadan üst segment kültürü tüketir gibi yapmak, sırasını beklemeden insan nezaketini suistimal eden marifetmiş sandığımız olumsuz meziyetlerden bazıları. Kül yağmış üstümüze, bireyi gri yapan özellikler… İzin verirsen bunca hoyratlığın içinde bir deli rüzgar; bizi mor atlara bindirip göklere kanat çırparak karlı, mutlu sonlu masal ülkelerine taşır, çocukluğumuza döndürür…Tezgahta halı-kilim iskeletinin çözgüsüne; kök boyalı çift düğümlü atkı ipliği atan Türkmen kadın bir sıra örünce; beşiğe bağlı ibrişimi kasar; beşik yuvarlatılmış ayak düzeni ile sağa sola dalgaya tutulmuş tekne gibi evrilir. O arada beşiğe üstten tutturulmuş çıngırakların, zillerin sesi ve akustiği; beşikteki bebeği tekerlemeli bir ninni, yanık yöresel bir türkü eşliğinde oyalar. Nevinin sözcükleri ile beyaz, masumiyet, pembe düşler, sonsuz mavilikler bu iklimde hayat bulur; ete kemiğe dönüşür…