Çok ilginç dönemlerden geçiyoruz… Öylesine ilginç ki hepimiz filozof olduk çıktık… Benim de son aforizmam geçenlerde sosyal medyada yerini aldı… Şu son cümlem ne kadar oksimoron bir söz oldu, değil mi? “Aforizma” kelimesiyle “sosyal medya” aynı cümlede geçince oksimorona çalmaz da ne olur?
Çok yıllar önce yazıda, çizide çok daha deneyimsiz biri olarak Babıali’de geziniyordum. Aslında ilk kitabım için yayınevi arıyordum. Öyle çok eski bir tarih de değil, bundan 20 yıl önce falan. Yani New York’ta bulunan İkiz Kuleler (WTC) terör saldırısıyla vuruldu vurulacak. Tam tarihi hatırlamıyorum ama yine İstanbul’un güzel sonbahar günleri. Tabii öyle randevu almak falan yok; adeta çat kapı gidiyorum yayıncılara. Sağ olsun hepsi güzel karşılıyor, önce çay kahve, sonra derin bir sohbet. Ama hiçbiri “tamam biz basarız” demiyor. Tabii o kitap işi orada kaldı.
Büyük bir teknoloji şirketinin genel müdürüyüm ama nedense yazı beni daha çok çekiyor. Akşamları, hafta sonları, fırsat bulduğum hemen her an kapanıp yazıyorum. Ama en çok da Babıali’nde avare avare gezinmek ve dost edinmek geliyor içimden. Öğlen çoğu zaman iş yemekleri oluyor; algoritmalar, ekipler, yeni ürünler, teklifler uçuşuyor masada ama iş çıkışı kitapçılarda, yayınevlerinde İstanbul’un simidiyle o acı çayın buluştuğu ortak tadı adeta perçinliyorum zihnimde.
Şanslı bir insan olduğumu itiraf etmeliyim. Hele hele Hindistan gezimden sonra “iyiyi bulmayı, çekmeyi” öğrendiğim söylenebilir. Unutmazsam bir gün Hindistan anılarımdan da bahsetmeliyim. Yaşama olumlu baktıkça olumlu işlerin, iyi insanların, hoş durumların gelip o kalabalık, o yığın içerisinde arayıp sizi bulması sihirli bir güzelliğe sahiptir. Benim de genelde öyle olmuştur; hem işten hem Babıali’den hem de başka çevrelerden çok dost edinmişliğim, bir arkadaşımın ifadesiyle “çok insan toplamışlığım” vardır. Güzel şeyler biriktirmek hoş da keşke para biriktirmek zorunda kalmasa insanoğlu. Az veya çok hepimiz şu gözü çıkası, boynu devrilesi kapitalist düzenin içinde kendimize bir yol bulmaya çalışmıyor muyuz?
Sanıyorum öğleden sonra saat 3’te bir toplantı için sözleşmiştik benim odamda. Sizin anlayacağınız, problemli bir konuyu ele alacağımız sıkıcı bir toplantıdan başka bir şey değildi. Usuldendir ya şirket ağalarının odalarında televizyon olur, arada göz ucuyla haberler, piyasalar takip edilir. Bizdeki düzen de öyleydi. Ancak az sonra “breaking news” başlığıya CNN International’da şaşırtıcı şeyler izlemeye başladık. İnanılacak gibi değildi, habere göre bir uçak “yanlışlıkla” -zamanında defalarca toplantıya gittiğim- İkiz Kuleler’den birisine çarpmıştı. Sıkıcı toplantımız bir anda gündemden düştü. Elimizdeki sıcak kahveyle televizyonu pür dikkat izlemeye geçmiştik hepimiz. Sonrasını biliyoruz zaten. ABD kendi topraklarında ilk kez böylesine büyük bir terör saldırısına maruz kalmıştı.
Günler günleri kovaladı, hasar tespiti yapıldı, olay uzunca bir süre yorumcular tarafından tartışıldı. Üç bine yakın masum insanın öldüğü haberi küçük puntolarla, oğul Bush’un seslendirdiği “Axis of Evil” ve Haçlı Seferi sloganları ise çok daha büyük puntolarla yer buldu. Tabii çoğu insan o zamanlar Huntington’ın tezlerini de doğrusu pek bilmiyordu. Ama sonradan herkes uzman kesildi tabii başımıza.
Yazıda savruldum sanmayın… Bakın yine bir sonbahara yaklaşıyoruz… İstanbul yine tatlı bir esintiye sahip… Birkaç gün sonra yine 11 Eylül’ü tekrar tekrar konuşacağız, çıkan belgeselleri izleyeceğiz… Ve bundan birkaç gün önce, tam 20 yıl boyunca işgal ettiği ve o koca ülkeyi yok edip, perişan bir halde kendisine tanınan sürede zorlu bir tahliye yapan ABD’yi konuşmadık mı? Son 20 yılda açtığı bütün cephelerde toplam 8 trilyon $ harcayan, israf eden, açtığı savaşları kaybeden ABD! Şimdi ne olacak Afganistan’ın hali? Zararın, yok oluşun bedelini kim ödeyecek?
Babıali hasbihalinden kalma bir dostum geçenlerde, yeni kurduğu dijital bir edebiyat dergisinde yazı yazmamı isteyince nedense şu son 20 yıl gözümün önünden bir film şeridi gibi gelip geçti. Tabii yazı isteğim de depreşti. Yazar bir dostum her ne kadar “en iyi yazı kendin için yazdığın yazıdır” dediyse de ben yine de kendimi okuyucuya karşı sorumlu hissederim. Öyleyse yazının girişinde bahsettiğim aforizmamı paylaşmadan bitirmeyeyim.
“Özgürlük ve bolluk çağı bitti. ORWELL çağı başladı. Baskı, kontrol, kaos, ve darlık çağı.” Yine de siz siz olun umudunuzu hep koruyun…
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /4
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Suna Türkmen Güngör
Çağları Aşan Gönül Yolcusu / Yunus Emre
Dilek Tuna Memişoğlu
Ah Srebrenitsa
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -15 / Gölge Güçlerin Yükseliş
Ebru Bozcuk
Bir Sabah İllüzyonu
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Serhan Poyraz
Yeşil Mürekkep / Osman Balcıgil
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hakan Cucunel
Eylül Geldi
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bir Dilek Tut
Şükrü Doruk
Dil Hassasiyeti: Sözün Yükü, Sessizliğin Hikmeti
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar