5. BÖLÜM KARTALLAR DİYARI
(ŞİMDİ)
Kalkanın dışında kalan her yer yanıyordu. Diyarın yemyeşil ormanlarının büyük bir bölümü kül olmuş, ejderha ateşinin kavurucu sıcağı gölün bile yarıdan fazlasını buharlaştırmıştı. Yine de tüm bunlara rağmen melezlerin yarattığı kalkan en ufak bir zayıflama göstermeden gücünü koruyordu.
Kızıl ejderhalar, var olan en kadim varlıklar olarak bu dört kadının yarattığı güce eş bir güçle daha önce hiç karşılaşmamışlar ve yok edemedikleri bu gücün karşısında çılgına dönmüşlerdi. Sonunda saldırıyı durdurdular fakat Kzongarth’ın yokluğunda o an için bir planları olmasa da gitmeye de niyetleri yoktu. Kalkanın üzerinde dönerek uçmaya başladılar.
Melezlerin tam zamanında yetişerek herkesi korumayı başarmasıyla kartallar da ejderhaları görebilecekleri ama alevlerinin ulaşamayacağı bir yüksekliğe çıkarak geri çekilmişlerdi. Böylece ejderhaların hareketlerini, nasıl düşünüp nasıl manevralar yaptıklarını ve zayıf yönlerini izlemek için fırsatları olmuştu. Çağlar öncesinde Yangilerle birlikte kızıl ejderhalara karşı savaşan altın kartallar da bu arada onlar hakkında tüm bildiklerini anlatmaya başlamışlardı.
“Ölümsüzlük yenilmezlik değildir. Bizim gibi onların da zayıfbir noktaları var. Onlarınki de göğüslerinde ama bizimkine göre biraz daha büyük bir bölge... Bir de büyük egolarından kaynaklanan ve kontrol edemedikleri bir öfkeleri var. İşte bazen bu onları savunmasız bir hale getirebiliyor. Bu kadim varlıklar öfkelendikleri zaman yalnızca fiziki güçleriyle hareket eden ve içgüdüleri olmayan vahşi çocuklara dönüyorlar. Kzongarth farklı ama şu anda burada değil ve kızıl ejderhalar kalkan yüzünden öfkeliler. Saldırmak ve onları gafil avlamak için başka bir zamanımız olmayabilir ve bence tam da şimdi harekete geçmeliyiz.” dedi altın kartalların en yaşlısı.
Hepsinin ruhları ve kalpleri birdi, hiçbiri karşı çıkmadı ve hep birlikte aynı anda süzülerek alçalmaya başladılar. Ölümcül vuruşlarını yapabilmek için altın ve mavi enerjilerini açığa çıkardıkları anda ejderhalar onları fark ettiler ama pozisyonlarını değiştirirken savunmasız kalmışlardı. Bu fırsatı kaçırmayan kartallar, ön safhadaki birçok ejderhayı tam doğru noktadan vurmayı başardılar. Döne döne kalkanın üstüne doğru düşen kardeşlerini görmenin şokuyla ejderhalar donup kaldılar ve kartallar bu durumdan cesaret alarak aralıksız saldırılarına devam ettiler. Ancak ejderhaların şaşkınlığı çokkısa sürdü ve sonunda alevler boğazlarından büyük öfkelerine eş bir güçte çıkmaya başladığında hiç de taktiksiz ve bireysel hareket etmiyorlardı.
Çapraz hareketlerle birbirlerini ve göğüs bölgelerini ustalıkla koruyarak uçmaya başlamışlardı. O andan itibaren durum tersine dönmeye başladı. Kartallar, planlı ve belli bir düzende hareket eden ejderhalar karşısında hızlarının avantajını kullanarak alevlerden kaçmaktan başka bir şey yapamaz hale geldiler.
Bir süre sonra ejderhalar, kartalların hareket kabiliyetlerini azaltacak şekilde sinsice ve yavaş yavaş etraflarını sarmaya başladılar ve o andan itibaren kartallar ilk kayıplarını vermeye başladılar. Çok geçmeden de olay bir katliama dönüştü. Kartallar Diyarı, yanan kartal bedenlerinden yayılan ölüm kokusuyla ve onların acı dolu çığlıklarının yankılarıyla dolmuştu ve ejderhalar kartalları tam ortalarına alarak hiçbir kaçış yolu bırakmadıklarında kartalların sayıları neredeyse yarı yarıya azalmıştı. Tam bu noktada kızıl ejderhalar alevlerini salmayı keserek durdular ve anın tadını çıkararak kükremeye başladılar. Tüm diyara ve kendilerini izleyen korkulu gözlere zaferlerini, üstünlüklerini ve hükümdarlıklarını ilan ediyorlardı sanki…
Marcus’un da aralarında olduğu sağ kalan ulu yolcu şaman kartallar, altın kartallar ve diğer tüm kartallar, gövde gösterileri bittiğinde ejderhaların onları yakacaklarını biliyorlardı ama hiçbiri korkmuyordu. O anda, sessiz bir kabullenişle birleşmiş zihinlerinde tek bir ortak dua dönüyordu. Bir sonraki yaşamlarına geçmeden önce bedenlerine veda eden; Kartallar Diyarı’nın ve Dünya’nın en kadim koruyucuları artık bu boyuttan göçmeye hazırlardı. Sonunda ejderhalar biraz gerileyerek neredeyse hep bir ağızdan kükremeye başladılar.
Bu ahenkli kükreyişler, olacakların habercisiydi. Boğazlarından yükselen büyülü ateş birkaç saniye içinde kartalların bedenlerine ulaşacaktı ama kartalların kılı bile kıpırdamıyordu; gözleri kapalı dualarına devam ederken hafif bir trans haline girmişlerdi. Fakat saniyeler geçerken sıcaklık azalmaya başlamış ve beklenen alevler bir türlü gelmemişti. Duaları yüzünden mi hiçbiri bilmiyordu ama o sırada tuhaf bir enerji daha açığa çıkmıştı. Nötr bir enerjiydi bu, iyi ya da kötü değildi; sanki sonunda varılacak noktanın ve var olmanın nihai amacının kendisiydi. Kartallar, bu enerjinin etkisiyle yavaş yavaş trans halinden çıktılar ve gözlerini açtıklarında bembeyaz bir ışığın ejderhalarla aralarına girdiğini gördüler. Ejderhalarsa korku içinde geri çekiliyorlardı. Onlar uzaklaşırken beyaz ışık, sanki kaynağına geri dönüyormuş gibi yavaş yavaş zayıflamaya başladı ve kartallar, az sonra görkemli bir kartal ve üzerindeki kadının silüetini gördüler. Işık sonunda kadının elindeki taşa akarak tamamen söndüğündeyse karşılarında yeni çağın kraliçesi Ameshia ve kral Galbath vardı.
“Yeterince erken gelemediğim için üzgünüm, her şeyi anlatacağım ama şimdi herkesi yerden alın ve beni takip edin. Kızıl ejderhaları takip etmeliyiz.”
AMESHIA VE ANİ (Bir süre öncesi)
Ameshia ve Galbath’ın İmparatoriçe Ani’nin sesini takip ederek ulaştıkları yer, bildikleri hiçbir boyuta benzemiyordu. Sanki bir geçiş alanı, bir istasyondu burası ve gökyüzü ya da toprağı olmayan sonsuz bir maviden başka hiçbir şey yoktu. Yalnızca büyük bir boşluk hissinin olduğu bu yerin iyi ya da kötü herhangi bir enerjisi de yoktu; öte yandan var olan tüm boyutların enerjilerini bir arada barındırıyor gibiydi. Ameshia buraya daha önce gelmemişti hatta böyle bir yerin var olduğundan bile haberi yoktu.
İmparatoriçe Ani’yi kardeş kartalı Mina’nın başını okşayarak ona bir şeyler söylerken gördüklerinde şaşkınlıkları daha da arttı. Ameshia, sadece sesindeki tınıdan bile Ani’nin büyük bir değişim geçirdiğini anlamıştı ama onun ve kartalının ışıklı şeffaf bedenlerini ve yaydıkları elle tutulur güçteki enerjilerini görmek ve bu kadar yakından algılamak bambaşkaydı. Ani, Mina’ya bir şey daha söyleyip onun başına bir öpücük kondurdu ve Mina havalanarak oradan uzaklaşırken yüzünde bir gülümsemeyle Ameshia’ya doğru döndü.
“Merhaba Ameshia, merhaba Galbath. Geldiğiniz için teşekkür ederim. Yere inebilirsin Ameshia, burada aynı anda hem uçabilir hem de yürüyebilirsin. Galbath, sen de istersen Mina’ya katılabilirsin.”
Ameshia, Galbath'ın sırtından yere, sonsuz maviliğe doğru yavaşça kayarken boşluğa düşüyormuş gibi bir his içindeydi. Ama sonunda ayak tabanları yere değdiğinde bir pamuk tarlasına ya da yumuşacık bir halıya basmış gibi hissetti. Aynen Ani’nin dediği gibi hem uçabiliyor hem de yürüyebiliyordu. O anda kaygı, acı ve negatif her türlüduygudan da uzaklaştığını hissetti. Burada karanlık yoktu ama tuhaf bir şekilde aydınlık da yoktu. Yalnızca huzur, sonsuz bir huzur vardı. Ameshia, Ani’nin yanına yürürken Galbath da Mina’ya katılmak için tekrar havalandı.
“Burası neresi Ani?”
“Hiçbir yer ve her yer. Kadim Moyar asası getirdi beni buraya. Çok güzel değil mi?”
“Evet, hiç gitmek istemeyebilirim ama sanırım çok zamanımız yok.”
“Merak etme, burada zaman o kadar yavaş akıyor ki olmamız gereken yerlere geç kalmayız. Bir şeyleri kaçırır ya da engelleyemezsek onlar zaten değiştiremeyeceklerimiz ya da değişmemesi gerekenlerdir.”
“Ani, Kızıl Diyar’a ne oldu?”
“Atalarımızla konuşmak ve onları tam olarak anlamak biraz zormuş Ameshia. Anladığımı sanarak büyük bir hata yapmak üzereydim ama içimdeki şüpheyi dinlemeye karar verince hemen durdum. Bana söylemek istediklerini bir kez daha düşündüm ve sonunda doğru yol zihnimde beliriverdi. Seninle de bu yüzden konuşmak istedim çünkü artık yaptığın seçimin doğru olduğunu biliyorum ve senin de bilmeni istedim. Kzongarth’ı serbest bırakman ve hemen ardından kardeşinin Kızıl Diyar’ın üstündeki son mührü kaldırması…
Bunların hepsinin bir nedeni var. Son çare olarak gördüğün ve vermek zorunda kaldığın karar, aslında olması gerekendi. Karanlığa hizmet edenler, buna kardeşin de dahil, olması gerekene hizmet ettiler Ameshia ve edecekler.”
“Seni hem anlıyorum hem de hiç anlamıyorum Ani. Kızıl ejderhaların serbestçe dolaşmalarının nasıl bir kaosa ve katliama neden olacağını biliyorsun. Böyle bir şey nasıl olur da dengeye hizmet edebilir?”
“Biliyorum tabii ki ama ben daha ileriye bakıyorum. Dediğim gibi engellenemeyecek ölümler olacak ama daha büyük bir çerçeveden bakabilirsen hiçbir medeniyet de yok olmayacak.”
“Kızıl Diyar da mı? Peki ben bugün insanlarımı nasıl koruyacağım Ani?”
“Beyaz taşla, torunlarımın, tüm melezlerin yardımıyla ve kısa bir süre sonra da benim yardımımla.”
“Bu taş mı?”
“Evet, bu taş Beyaz Diyar’a ait ve çağlar öncesinde bir şekilde siz Yangilere emanet edilmiş. Atalarımızın sözlerindenanladığım kadarıyla taş bugünü bekliyormuş ve şimdi zamanı geldiği için gücü uyanıyor ve gitgide de büyüyor. Seni çağırmamın bir nedeni de bu.” dedi Ani ve asayı taşa dokundurarak enerjisinin bir kısmını çektikten sonra devam etti, “Artık bana gereken her şeye sahibim. Torunlarımı yakınında tut ama taşı sadece sen kullan.”
“Ani, Beyaz Diyar hakkında hiçbir şey bilmiyorum; annemden, kahinimizden ya da Yangi yaşlılarından da orası hakkında hiçbir şey duymadım. Bu çok tuhaf.”
“Şimdilik bu önemli değil Ameshia, gerçekler yakında ortaya dökülecek.”
“Peki Ani, sana bir şey daha sorabilir miyim? Bir süredir aklıma takılıyor. Oğlun Gabor’un o gece kız kardeşimin elinden nasıl kurtulduğuyla ilgili bir bilgin var mı? Onun bir anda zihninde beliren o kadim dua artık var olmayan bir medeniyete aitti ve yine o gece gökyüzünde algıladığım enerji aynı medeniyete ait bir güç küresinin enerjisine benziyordu. Bunu bilmemin ve enerjinin ne olduğunu anlamamın tek nedeni çağlar önce kahinimizle yaptığım bir konuşmaya ve bana gösterdiği bir güç taşına dayanıyor. Ne düşüneceğimi bilemedim, biraz şaşkınım bu konuda.”
“Ameshia, sanırım bu gerçeğin peşine düşmenin zamanı şu an değil ve uzun bir zaman da olmayacak.”
“Anlıyorum… Peki Ani, sana her şekilde çok güveniyorum. Şimdi ne yapmam gerekiyor?”
“Zamanı gelince bileceksin Ameshia. Kısa zamanda görüşeceğiz. Buradan çıkmak için torunlarımdan birini düşünebilirsin. Işık seninle olsun.”
İki kraliçe birbirlerine veda ederlerken Mina ve Galbath da dönmüşlerdi. Az sonra ayrı yönlere doğru uçarak sonsuz maviliği terk ettiler.
“Bir süredir gelecekle ilgili hiçbir şey göremiyoruz sayın Yüce Kâhin.” dedi Korya omuzlarını silkerek. Önemsiz bir şeymiş göstermeye çalıştığı bu gerçeğin aslında onu çok rahatsız ettiğini anlamamak imkansızdı. Minel’le ikisinin her zamankinden farklı bu ruh halleri, geçitlerin mühürlendiğini anlayıp Mor Saray’a döndüklerinden beri herkesin dikkatini çekmişti ama öncelik geçitler olduğundan kimsenin bunun üzerinde fazla düşünmeye fırsatı olmamıştı. Varsayımlarla bir yere varamadıklarını anlayınca da Korya ve Minel’e ne düşündüklerini sormuşlardı.
“Tam olarak ne kadar süredir?” diye sordu Yüce Kâhin.
“Sanırım asayla ilgisi var. Geçmişten bugüne, asayla uyumlanmış imparatoriçenin yanına ışınlandığımız andan itibaren her şey durdu.” dedi Minel.
Çocuksu bir bıkkınlık halindeydi; “Her şey bitse de bizi rahat bıraksalar artık.”dercesine sık sık esniyordu.
“Tam o sırada ne hissettiniz?” diye sordu Yüce Kâhin, bir süre düşündükten sonra.
“Enerjimiz çekilmiş gibi bir anda çok yorgun hissettik. Sonra geçti bu yorgunluk ama kafamız çok karışıktı. Bir an için nerede olduğumuzu ya da kim olduğumuzu bile hatırlayamadık. Bir de sanki çok önemli bir şeyi unutmuşuz gibi geliyor ikimize de.” dedi Korya, bir yandan da Yüce Kâhin’in yüzünde gerçeklere dair bir ipucu arar gibi bir hali vardı. Fakat Yüce Kâhin gözlerini ondan kaçırıp Eadrich’e döndü. Az sonra ikisi arasındaki sessiz konuşma bitince Eadrich, Korya’ya döndü,
“Korya… İkiniz şimdilik sıfır odasına gidin, daha fazla yaşlanmanızı istemiyoruz. Buradaki işimiz bitince Yüce Kâhin’le sizi görmeye geleceğiz.” dedi.
“Yaşlanmak sorunlarımızın en önemsizi değil mi? Buradan çıkamıyoruz, çıksak bile artık kimseye yardım edememek…”
Korya kendisini ilk kez bu kadar çaresiz ve işe yaramaz hissediyordu ama bir süre sonra kendine acımayı bırakıp ayağa kalktı. Ondaki hızlı değişimi herkes fark etmişti, o ise kararlı yüz ifadesiyle önce Eadrich’e sonra Yüce Kâhin’e baktı. Sanki artık ne olursa olsun geri çekilmeyecek gibi görünüyordu.
“Çağların bilgisiyle dolu zihnim neden bomboş bilmek istiyorum! Bizden bir şey saklıyorsunuz ve bunu anlamak için kâhin güçlerime ihtiyacım yok. Lütfen bildiklerinizi bizimle de paylaşın. Gerçeği öğrenene kadar hiçbir yere gitmiyoruz!” dedi ve Minel’in yanındaki yerine geri oturdu. Eadrich ve Yüce Kâhin, Korya’nın tavrından ve sözlerinden etkilendikleri halde konuşup konuşmamak konusunda hala tereddüt ediyorlardı. Bunun üzerine Gökçil, oturduğu yerden kalkıp Korya’nın yanına gitti ve onun elini tutup doğrudan gözlerinin içine bakarak, “Bu geçici bir durum olmalı Korya. Sen asla işe yaramaz olmadın ve olmayacaksın. Moyar asasının gücünü biz bile tam olarak anlamıyoruz. Belki asayla birlikte açığa çıkan enerji, Moyarlı olmayan seni farklı etkilemiş ve gücünü bloke etmiştir ama sonuçta o gücün hala senin içinde olduğundan eminim. Öyle değil mi baba?” dedi Eadrich’e dönerek, sonra da “O artık bir çocuk değil.” diye ekleyip yerine döndü.
Salonda çıt çıkmıyordu, tüm gözler Eadrich ve Yüce Kâhine çevrilmişti.
“Bu yalnızca bir varsayım Korya, gerçekliğinden emin değilim ama seninle paylaşacağım.” dedi sonunda Yüce Kâhin. Sonra önündeki sudan bir yudum içip devam etti, “Sen bir melezsin Korya; yarı Yangi’sin ve Yangi gücünü taşıyorsun. Ve biz Moyarlıların Yüksek Moyar’la olan bağımız bir Yangi yüzünden; Yangi’nin karanlık tarafı yüzünden koptu, bilinçlerimiz geriledi, hafızamız silindi. Moyar’ın en büyük güçlerine sahip olan Emon bile Yangi’nin karanlığıyla boy ölçüşemedi. Artık geçmişte buraya geldiğinizi biliyoruz. Minel’le birlikte Emon’u durdurdunuz ve Bağımsız Bölge’yiyarattınız ve sanırım bu da bugün yaşanan olaylar zincirini başlattı. Amacınızı sorgulamıyorum, lütfen beni yanlış anlamayın, yalnızca olanları sıralamaya çalışıyorum.”
“Yargılanmadığımızı anlıyoruz. Tüm bunları biz de düşündük ama o anın farkındalığı içinde olması gerekeni yaptığımıza karar verdik ancak ikinci defa geçmişe müdahale etmekten de vazgeçtik. Değiştirebileceklerimizin bu zamanda olması gerektiğine inandık ama sizi anlamıyorum; tüm bunların asayla ne ilgisi var?” dedi Korya.
“Oraya geliyordum. Korya, asa seni kanından dolayı bir tehdit olarak algılayıp gücünü bloke etmeyi seçmiş olabilir. Sonuç olarak o sırada Moyar evreni tehdit altındaydı. Dediğim gibi bu bir varsayım ama aynı zamanda bu varsayım geçitlerin kendi kendilerine mühürlenmelerini de açıklıyor. Şu anda savunmasız kaldığınızdan sizi korumak için kapandıklarını düşünüyorum.”
“Asa bizi tehdit olarak algılamasına rağmen bizi korumaya mı çalıştı? Peki bu ne anlama geliyor?”
“Asanın enerjisi yıkıcı değildir Korya.”
“Anlıyorum, peki bu varsayımın gerçek olduğunu düşünürsek artık Kâhin Şaman olmayacak mıyım?”
“Gücünü ancak asa geri verebilir.”
“Asanın kendi bilinci var, bunu anladım. Peki imparatoriçe Ani onun kararlarından habersiz miydi? Uyumlandıktan sonra bilinçlerinin ortak olduğunu düşünmüştüm ben.”
Eadrich ve Yüce Kâhin bu soru üzerine bir süre bakıştılar, tereddütlerini herkes okuyabiliyordu.
“Doğru değil mi? İmparatoriçeyle asanın fikirleri ve kararları bir.” dedi Korya. İki adamın tereddütü bunu kanıtlıyordu.
“Asayla uyumlandığı andan itibaren ikisini tek bir varlık olarak görmemiz en doğrusu Korya. İmparatoriçe Ani artıksenden, benden ve diğer herkesten daha ileriye bakabiliyor. Bunu bir saldırı olarak algılamamalısın. Onun her bir kararı,tüm boyutların iyiliğine ve dengesine hizmet ediyor, farklı bir yol zaten seçemez.” dedi Eadrich. Kendi karısını, imparatoriçeyi haklı göstermeye çalışmıyordu, sözlerini inanarak söylediği, duyguları ve düşünceleri okuyamayan biri için bile şüpheye yer bırakmıyordu.
“Teşekkür ederim. Sanırım artık anlıyorum; tüm boyutların hayrına olacak şekilde rolümüzü oynamak için bizim için uygun görülen zamanı beklememiz gerekiyor.” dedi Korya, Minel’in elinden tutarak onu ayağa kaldırdı ve, “Şimdi sıfır odasına gidiyoruz.” dedi. Sonra Eadrich ve Yüce Kâhin’e küstah bir tavırla selam verip Minel’le birlikte salonu terk etti. Güçleri olmadan, yetişkin bir genç adam gibi görünsede Korya, çocukluğunda bile yapmadığı kadar çocukça davranıyordu.
“Ne yapacağız şimdi? Çok kızgın.” dedi Gökçil, onlar salondan çıkana kadar bekleyip hemen arkalarından kapıları kapadıktan sonra.
“Bekleyeceğiz Gökçil ama şimdi sizin Mavi Diyar’a nasıl gideceğinizi konuşmamız lazım. Orada olmanız gerek.” dedi Eadrich.
“Nasıl?” dedi Boleslav hemen.
“Sen kızım, senin gücünle.”
“Işınlanacak mıyız ama asanın mührünü aşmak zor olmayacak mı?”
“İçimden bir ses, eğer güçlerinizi birleştirirseniz mühürlerin sizin için açılacağını söylüyor.”
“Şamanlar gibi.” dedi Aya. “Biz gücümüzü sana aktaracağız Boleslav.”
“Evet, bunu yaptıklarını defalarca gördüm. Harika! Bunu nasıl düşünemedim?” dedi Boleslav, küçük bir kız çocuğu gibi mutlu olmuştu.
İSTANBUL
Kara afyaların kızıl ejderhalar tarafından yok edilmesiyle İstanbul’un her bölgesinde büyüyle sokuldukları uykudan uyanan insanlar, sığınaklardan çıkarak sokaklara dökülmeyebaşlamıştı. Bu insanların hepsi, önce zihinlerinin afyaların kontrolü altında olduğu kâbus dolu günler geçirmiş sonra Boleslav’ın değişimiyle ve onun sayesinde huzur dolu rahat bir uykuya geçmişlerdi fakat Lady Purple ve kara afyaların İstanbul’a inmeleriyle birlikte bu huzur paramparça olmuş ve gitgide daha da kötüleşen kabuslarla zihinleri bir kez daha ele geçirilmişti. Bu yüzden uyandıklarında zaman ve mekân kavramları yoktu ve kim olduklarını hatırlayamıyorlardı. Bedenleri bile kendilerine yabancı, nasıl kontrol edeceklerini bilmedikleri bir mekanizmaydı sanki.
Dengelerini koruyarak yürüyemiyorlardı bile. Özellikle yaşlılar düşünce yerden kalkamıyor, gençler birbirlerine çarparak yürürken çocuklar oradan oraya koşturuyorlardı. Kimi insanlar da sokağın ortasında bir heykel gibi kıpırdamadan duruyordu. Dünya tarihinde insanların bu kadar savunmasız kaldığı başka bir zaman olmamıştı.
Boleslav’ın diğer insanlarla birlikte uyuttuğu Vala’nın oğlu Aiman da Yeşilköy’deki sığınakta uyandığında herkes kadar kendisini bilmez bir haldeydi. Sokağa çıktığı anda denizden esen rüzgârın burnuna taşıdığı tuz kokan havanın büyüsünekapılarak o yöne doğru düşe kalka yürümeye başladı. Deniz kenarına geldiğinde tüm enerjisi tükenmişti, hemen dizlerinin üstüne oturdu. O anda denizin deniz olduğunu bile bilmiyordu ama büyülenmiş gibi kokusunu içine çekiyor, kıyıya vuran sakin dalgaların sesiyle içi huzur doluyordu. Az sonra aldığı derin nefesler gözünün önüne küçük bir kız çocuğunun yüzünü getirdi. O kadar tanıdık bir yüzdü ki bu, ellerini uzatıp ona dokunmak istedi ama görüntü birden kayboldu. Korkuyla ellerini geri çekti, kızı bir kez daha görmek için yanıp tutuşuyordu; sanki her şey buna bağlıymışçasına istiyordu. Ama görüntü bir türlü geri gelmedi. Ne yapacağını bilemeden bir süre umutsuzca denize baktı, sonra bir içgüdüyle gözlerini kapattı, kendini etrafındaki her şeyden soyutladı ve o yüzü tekrar görmek için tüm gücünü kullanmaya başladı.
Derin nefesler alıp vermeye devam ederken birden, “Minel!”diye bağırdı. Ağzından bilinçsizce çıkan bu isimle birlikte görüntü de geri geldi. Bir kez daha söyledi bu ismi ve bu defa küçük kızın yanında bir kadının yüzü belirdi. Onu da tanıyordu. “Vala.” dedi hemen ama nedense bu ona yanlış geldi, bir derin nefes daha aldı ve sonra “Anne.” dedi. Bu kısa sözcük, sanki zihninde bir kapıyı aralamıştı ve çok geçmedeno kapıdan zihnine başka görüntüler akmaya başladı. Akış önce yavaştı sonra hızlandı; sanki birinin tüm hayatını izliyordu. Sonunda akış yeniden yavaşladı ve bu defa genç bir erkeğin yüzünde durdu.
Bir süre bu yüze baktı ve sonra “Aiman!” dedi heyecanla. “Ben Aiman’ım!” diye bağırdı ayağa fırlayarak ve onun bu hareketiyle birlikte etrafında taş, yaprak, kum, ne varsa hepsi yerden havalanmaya başladı. Aiman artık kim olduğunu biliyordu. Ama son hatırladığı şey, Yemen’deki okulunun önünde, yanında tanımadığı çok güzel bir kadınla durduğuydu ama o an bile zihninde pusluydu. Ondan sonra olanlar ya da buraya nasıl geldiği hakkında ise hiçbir fikri yoktu. “Anne.” dedi bir kez daha ama bu defa ne yaptığını bilerek doğrudan annesine seslenmişti ve çok beklemesine gerek kalmadan onun sesini duydu, “Aiman, yavrum dışarıda mısın?” dedi annesi. Ne tuhaf bir soruydu ama onun sesindeki endişe Aiman’ı uyarmaya yetmişti.
“Evet anne.” dedi.
“Saklanacak güvenli bir yer bul. Mümkünse bir yer altı sığınağı. Sana yakın bir yerlerde şamanlar da olmalı, onları bul ve insanları da sığınaklara götürün. Hemen Aiman!” dedi Vala ve iletişimi kesti. Aiman, bir anlık bir duraksama bile yaşamadan yakın çevredeki enerjileri taramaya başladı; gücü olanlara odaklandı ve kısa bir süre içinde onları buldu. Bu şamanlar, Boleslav ve afyalar dünyayı ele geçirdiklerinde Kartallar Diyarı’na kaçamayan ve kendilerini meditatif bir uykuya sokarak zihinlerini afyalardan koruyan şamanlardı. Daha sonra harekât gruplarının afyaları kendi boyutlarına göndermesiyle uyanıp insanları sığınaklara götüren ve Boleslav’ın yardımıyla onları tekrar uykuya sokanlar da bu şamanlardı. Bu şamanların birçoğu sonra Dünya ordusuna katılmış ama her insan grubunun başında en az bir-iki şaman kalmıştı.
Çoğu şifacı olan bu şamanların içinde yalnızca tek bir yolcuşaman vardı ve o da çoktan insanları bir araya toplamaya başlamıştı.
“Neler olduğunu biliyor musun?” diye sordu Aiman’a.
“Hayır ama annem ‘Yer altı sığınaklarına gidin.’ dedi. Sanırım korkunç bir şey olacak. İstanbul’daki herkese ulaşabilir miyiz?”
“Sen onu bana bırak. Bu bölgeyi sana emanet edebilir miyim?”
“Evet.” dedi Aiman ve hemen merkeze doğru koşmaya başladı. Yolda karşısına çıkan herkesin zihnine ulaşıyor ve kendisini takip etmelerini sağlıyordu ama o kadar çok insan vardı ki başa çıkamayacağını düşünmeye başlamıştı. Sonunda çaresizlik içinde durdu, sağına soluna ve sokaklardaki yüzlerce başıboş insana baktı. En azından artık uzaklaşmıyor ve ona yakın duruyorlardı ama Aiman, hala hepsini birden nasıl kontrol edebileceğini bilmiyordu. Fakat sonra bir anda elleri istemsizce havaya kalktı ve bu hareketiyle birlikte yeni bir enerji parmak uçlarından doğru bedenine akmaya başladı.
Aiman, biraz şaşkın bir halde bir süre parmaklarına baktı ama içgüdüleri kendisini bu enerjinin akışına bırakmasını söylüyordu. İçinden bunu kabullendiği ve bedenine akan enerjiyle uyumlandığı anda yerden yükselmeye başladı ve aynı anda enerji bilgiye dönüştü. Artık ne yapacağını biliyordu. Yükseldiği yerden ellerini aşağıya, artık hiç kıpırdamadan oldukları yerden kendisini izleyen insanlara doğrulttuğunda aynı anda hepsinin zihnine ulaşmayı başardığını anladı. Birkaç saniye içinde oradaki insanların hepsi hızlı bir şekilde bir araya gelerek toplu halde tek bir yöne doğru ilerlemeye başlamışlardı. Az sonra yerdeki diğer şamanlar da topladıkları insanlarla birlikte onların aralarına katıldılar.
“Aiman, diğer yerlerde sana ihtiyaçları olabilir. Bunu daha geniş bir alanda yapabilir misin?” diye sordu bu şamanlardan biri.
“Denerim.”
Aiman, biraz daha yükseldi ve şehrin merkezine doğru ilerlemeye başladı. Her geçtiği bölgede olabildiğince çok insana ve o insanların yakınlarındaki şamanlara ulaşıyor, sonra insanları onlara emanet ederek yoluna devam ediyordu. Merkeze yaklaştığında şehrin bir bölümünün yandığını görünce durdu. Burada çok yakın bir zaman önce kötü bir şeylerin olduğunu hissedebiliyordu. Vahşice öldürülenlerin enerjisi havaya karışmış ve bu bölgenin üzerine bir ağırlık gibi çökmüştü.
Aiman’ın neresi olduğunu bilmediği bu yer, Sultanahmet’ti. Hemen alevlerin sardığı sokakları taramaya başladı ama tek bir canlı bile bulamadı. Yine de gözünden kaçan ya da ilk anda fark edemediği birileri olabilir ümidiyle alçalarak aynı yerlerin üzerinden birkaç defa daha geçti. Artık alevlere daha yakın olduğu için havaya yayılan farklı enerjiyi de algılayabiliyordu; bu ateş büyülüydü ve içgüdüleri ona annesini korkutan şeyin bu olduğunu söylüyordu. Birinin kendisine doğru yaklaştığını algılayınca düşüncelerinden sıyrılıp yeniden yükseldi. Önce duman yüzünden hiçbir şeygöremedi ama herhangi bir tehlike de algılamıyordu ve bu enerji çok tanıdıktı.
Dumanların ulaşamadığı bir yüksekliğe çıktığında onu gördü. Gökyüzünde onunla tamamen aynı şeyi yapıyor gibi görünen bir adam vardı. Aiman’ın olduğu yöne doğru hızla ilerliyor, yanan bölgede hayatta kalan olup olmadığını anlamaya çalışıyordu fakat sonra birden o da durdu, başını kaldırıp yukarı baktı ve Aiman’ı gördü.
“Aiman?”
“Abi…”
Şihab’ın gözleri kardeşini tanığı anda parlamıştı, hemen ona doğru hızlandı. Sonunda birbirlerine sımsıkı sarıldıklarında ikisinin de gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Yaklaşan karanlığın gölgesi üzerlerine düştüğünde bunu fark edemeyecek kadar dünyadan kopuktular. Sonra o gölge, gölgelere dönüştü.
Devam Edecek
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 30 / Yedi Diyar Yedi Savaş
Ebru Bozcuk
Her Şey Geçiyor
Ayşe Parlar Gürkan
Gerçek Olmadan Önce
Ümmügülsüm Hasyıldırım
İşte O An
Hilmi Yavuz
Post-Truth [Hakikat-Sonrası] Travmalara Karşı Hakikat’i Söyleyebilme Cesareti: Parrhesia
Dilek Tuna Memişoğlu
Üzgünüz İstanbul
Şükrü Doruk
Oyalı Kâse Romanı Işığında Tesbitler
Sedat İlhan
Yeni İşim /2
Musa Aşkın
Veda Edebilmeyi Bilmek
Ahmet Furkan Demir
Teknofest Güneydoğu
Hüseyin Uyar
Distopya
Serhan Poyraz
Kırmızı Pazartesi / Gabrıel Garcıa Marquez
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Suna Türkmen Güngör
Bugün de Buradayım
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Hakan Cucunel
Avrupa Düşünce Dünyasına Bir Bakış
Deniz İmre
Normali Neden Kutsuyoruz
Nevin Bahtişen
Yarım Kalan ve Ufuktaki Düşler
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar