Serin gölgelerin koynunda, ruhu uyandırmadan okşayan ipeksi bir sükûnet ağır ağır derinleşirdi. Sanki zaman, bu büyülü kıyıda kendi akışını unutmuş, hayatın telaşından yorulanlara dingin bir mola verdirmişti. Göl, güneşin cömertçe saçtığı altın hüzmeleri yüzeyinden yansıtarak sessizce ışıldarken, üzerinde salınan nilüferler dünyanın bitmek bilmeyen koşuşturmasına sırtını dönmüş, huzurun suskun nöbetçileri gibi dururdu.
Yaprakların arasından süzülen hafif bir esinti, suyun pürüzsüz yüzeyinde incecik halkalar oluşturur; bu halkalar, görünmeyen bir elin suya bıraktığı zarif imzalar gibi genişleyerek kıyılara doğru yayılırdı. Bir an için göl, görünmez bir orkestranın çaldığı ezgiye eşlik eden zarif bir dans sahnesine dönüşürdü. Nilüfer yaprakları da bu ritme kapılmışçasına hafifçe titreşerek suda inci taneleri gibi parıldardı.
Kıyıdan biraz ötede, taşların arasında boy veren kan kırmızı gelincikler rüzgârla fısıldaşıp oynaşırken, önlerinden kıvrılarak geçen ince bir dere, berrak sularıyla dibindeki çakılları saklamadan akardı. Güneşin bütün gün vurduğu köşede kekik öbekleri kavrulurdu. Yanlarından geçerken ayakkabınızın ucu kazara birine değse sinen koku akşama kadar size eşlik ederdi.
Kentin uzaklardan gelen sesleri bile bu eşsiz ahengi bozmaya cesaret edemezdi. Gürültüler, sanki ince bir perdenin ardında yumuşar; gölün kıyısına ulaştıklarında bir piyano melodisinin son notaları gibi incelip kaybolurdu. Burada sessizlik, yokluğun değil, varlığın en saf biçimiydi. Hiçbir sesi yutmaz, hiçbir duyguyu bastırmazdı. Her şeyi incitmeden sakince taşır, insanın iç dünyasına gizli kapılar aralardı. Böyle bir yerde zaman, akıp giden bir nehir olmaktan çıkar; kıyısında oturup seyredebileceğiniz dingin bir göle dönüşürdü.
Geçmişten bir şey hatırladığınızda, o gölün görüntüsü, suyun sesi ve gelinciklerin rüzgârla valsi aklınızda belirir; sanki hatıra tek başına gelmekten çekinirdi.
İnsan, gündelik hayatın dinmeyen uğultusunu geride bırakıp böyle bir kıyıya sığındığında, kendi içinde uzun zamandır unuttuğu bir sesi yeniden duymaya başlardı. Aslında bu ses, telaşların, beklentilerin ve yarım kalmış düşüncelerin altında usulca bekleyen öz sesiydi. Gölün buğulu huzuru, insanın yorgun ruhunu ince bir sis gibi sararken zihnindeki düğümler yavaş yavaş çözülür; kalbinin derinliklerinde saklı kalmış duygular birer birer gün yüzüne çıkar, neşeli çocuklar gibi sevgiyle koşuşurdu.
***
Sebahattin Polat
Sessizliğin Kıyısında
Şükrü Doruk
Üslup Meselesi: Taklitten Şahsiyete, Dünden Bugüne
Hilmi Yavuz
Müslümanca Felsefe Yapabilmek
Dilek Tuna Memişoğlu
Bir Kasım Sabahında
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı 31 / Yedi Diyar Yedi Savaş
Musa Aşkın
Küçük Bir Tohumun Düşündürdükleri
Suna Türkmen Güngör
Batmayacak Şafak
Serhan Poyraz
Gabriel García Márquez - Hayatı Anlatıya Dönüştüren Adam
Ebru Bozcuk
Her Şey Geçiyor
Ayşe Parlar Gürkan
Gerçek Olmadan Önce
Ümmügülsüm Hasyıldırım
İşte O An
Sedat İlhan
Yeni İşim /2
Ahmet Furkan Demir
Teknofest Güneydoğu
Hüseyin Uyar
Distopya
Cengiz Hortoğlu
Evine Hoş Geldin
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Hakan Cucunel
Avrupa Düşünce Dünyasına Bir Bakış
Deniz İmre
Normali Neden Kutsuyoruz
Nevin Bahtişen
Yarım Kalan ve Ufuktaki Düşler
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar