DİDEM MADAK
(8.04.1970 – 23.07.2011)
Dışarıda İstanbul’un gri, ıslak ikindisi hüküm sürerken Madak’ın evinde masanın üzerinde mor, pembe grapon kağıtları, birkaç eski fatura ve kenarı hafifçe kırılmış porselen bir fincan duruyordu. Çaydanlık ocakta kendi kendine mırıldanıyor, buharı mutfağın küçük camını buğulandırıyordu. Didem, üzerindeki çiçekli hırkaya iyice sarındı. Saçlarını alelade bir tokayla tepesinde toplamıştı.
Elindeki tükenmez kalemi parmaklarının arasında döndürürken gözü pencereden süzülen yağmur damlalarına takıldı. İçindeki o tanıdık, çocuksu ama bir o kadar da yorgun ses fısıldamaya başladı. Masaya doğru eğildi, kağıdın üzerine kalemi kararlılıkla dokundurdu:
"Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.”
Erken giden, gidişiyle Didem’in çocukluğunu da beraberinde götüren annesi gelmişti aklına... Evin içindeki boşluğu doldurmak için hep renklerin arkasına saklanmıştı Didem. Dünyanın acımasızlığına karşı rengarenk plastiklerle, ucuz süslerle ördüğü o barikatı düşündü. Hayat acımasız bir gerçeklikle üzerine geldiğinde, o hep kendi masalına sığınmıştı. Kalemi yeniden hareket etti:
"Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!"

Çaydanlığın coşkulu tıkırtısı mutfağı doldururken ayağa kalktı. Demliğe iki kaşık çay attı. Sıcak suyun kuru yapraklarla buluştuğunda çıkardığı o koku, ona yaşamın hala devam ettiğini fısıldıyordu. Camdaki buğuyu elinin tersiyle sildi. Sokaktan geçen telaşlı insanları izledi. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu oysa onun tek yapmak istediği bu küçük mutfakta acıyı içselleştirmekti.
Defterinin başına geri döndü. Sandalyeye çekingen bir çocuk gibi ilişti. Yazmak, onun için bir iyileşme ayiniydi; dünyaya atılmış bir çığlığın en zarif haliydi. Sayfanın en altına, hayatın tüm o gürültüsüne inat, kendi hüzünlü tebessümünü bıraktı:
“Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!”
Mutfaktan içeri süzülen rüzgar, grapon kağıtlarını hafifçe titretti. Didem çayından bir yudum aldı, hırkasına biraz daha sarındı ve yazmaya devam etti. Dünyanın bütün baylarına inat; çiçekli, umutlu ve kırgın şiirlerini bir bir mutfak tezgahına dizdi.
HAYATI
Didem Madak, 8 Nisan 1970'te İzmir'de dünyaya geldi. Hayatının en derin kırılmalarından biri henüz çocuk yaşta annesini kaybetmesi oldu. Bu kayıp; yalnızca çocukluğunu değil, bütün yaşamını ve dünyaya bakışını belirleyen görünmez bir eksen hâline geldi. Daha sonra verdiği söyleşilerde annesinin yokluğunu hep içinde taşıdığını, şiirin ise o boşlukla konuşabilmenin bir yolu olduğunu dile getirdi. Babasının yeniden evlenmesiyle değişen aile düzeni, kendisini erken yaşta yalnızlık ve aidiyet duygusu üzerine düşünmeye yöneltti.
İzmir'de başladığı eğitim hayatını hukuk fakültesinde sürdürdü. Bir süre avukatlık yaptıysa da bu meslek ona kendini ait hissettiren bir alan olmadı. Daha sonra eczacılık alanında çalıştı. Hayatı boyunca düzenli ve güvenli bir yaşam kurma çabası ile içindeki kırılgan, sorgulayan ve oyunbaz ruh arasında gidip geldi. Gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarında bile şiire dönüşebilecek bir taraf buluyor; mutfak eşyalarını, eski perdeleri, çocuk oyuncaklarını, mahalleleri, pazar yerlerini ve aile içi konuşmaları alışılmadık bir bakışla yeniden kuruyordu.
Onu tanıyanlar, ilk bakışta sessiz ve mesafeli görünen; yakından tanındığında ise ince bir mizah duygusuna sahip, zeki, ironik ve son derece içten bir insan olduğunu anlatırlar. Acıyı büyük sözlerle değil, gündelik hayatın içinden seçtiği küçük ayrıntılarla anlatmayı severdi. Kendisiyle de alay edebilen bu tavrı, onu çağdaşları arasında farklı bir yere taşıdı. Yaşadığı zorlukları dramatikleştirmek yerine, onlarla konuşan, zaman zaman onlarla şakalaşan bir dil kurdu.
Annelik, yaşamının en mutlu dönemlerinden birini oluşturdu. Kızı Füsun'un doğumu ona yeni bir umut ve yaşama sevinci kazandırdı. Ancak bu mutluluk uzun sürmedi. Genç yaşta yakalandığı kolon kanseriyle mücadele etmeye başladı. Hastalığı boyunca üretmeye, okumaya ve yazmaya devam etti. Yakın çevresi, en ağır günlerinde bile mizahını kaybetmediğini, çevresindekileri rahatlatmaya çalışan tavrını koruduğunu anlatır.
24 Temmuz 2011'de, henüz kırk bir yaşındayken İstanbul'da yaşamını yitirdi. Ardında sayıca çok fazla eser bırakmadı fakat Türk şiirinde kendine özgü sesiyle derin bir iz bıraktı. Dostları onu, hayatın en ağır yüklerini bile incelikli bir gülümsemeyle taşıyabilen, çocukluğunu hiç tamamen kaybetmemiş, kırgınlığını gösterişli bir hüzne dönüştürmeyen bir insan olarak hatırladı.
Bugün Didem Madak, yalnızca şiirleriyle değil; acıyı zarafete, kaybı dile ve sıradan hayatı edebiyatın güçlü malzemesine dönüştüren yaşamıyla da Türk edebiyatının unutulmayan isimleri arasında yer almaktadır.
ARDINDAN
Müjde Bilir: En yakın dostlarından biri olarak Didem Madak'ı "hayatı şiir gibi yaşayan ama şiirini hayattan daha fazla ciddiye almayan" biri olarak anlattı. Yazılarında onun güçlü mizahını, çocukluğunu hiç kaybetmeyen yanını ve hastalığı boyunca gösterdiği direnci vurguladı. Ona göre Didem, acıyı bile incelikle dönüştürebilen ender insanlardandı.
Orhan Kahyaoğlu: Didem Madak'ın Türk şiirine yeni ve özgün bir kadın sesi kazandırdığını belirtti. Şiirlerinde gündelik hayatı, ironiyi ve kırılganlığı benzersiz bir biçimde buluşturduğunu; kısa sayılabilecek üretimine rağmen kalıcı bir etki bıraktığını ifade etti.
Şükran Yücel: Onun şiirinin samimiyetini ve yapaylıktan uzak dilini öne çıkardı. Madak'ın okurla tepeden konuşmayan, içten bir bağ kurabilen şairlerden biri olduğunu yazdı.
Haydar Ergülen: Didem Madak'ın şiirindeki çocukluğu, hüznü ve mizahı aynı potada eritebilmesini çok değerli buldu. Onun erken ölümünün yalnızca yakın çevresi için değil, Türk şiiri için de büyük bir kayıp olduğunu dile getirdi.
Sunay Akın: Didem Madak'ın yaşam sevincini ve hayal gücünü hatırlatan bir anma yazısı kaleme aldı. Şiirlerinin ölümünden sonra da yeni kuşaklarla yaşamaya devam edeceğini söyledi.
İnci Aral: Genç yaşta kaybedilen önemli bir edebiyatçı olduğunu belirterek şiirindeki içtenlik ve kadın deneyimini anlatışındaki özgünlüğe dikkat çekti.
Varlık, Notos, Kitaplık ve çeşitli edebiyat dergileri, onun anısına özel dosyalar hazırladı. Bu dosyalarda yayımlanan yazılarda ortak olarak şu özellikleri öne çıkarıldı:
*Gündelik dili şiire dönüştürme becerisi.
*İroniyi acıyla birlikte kullanabilmesi.
*Annesiz büyümenin izlerini melodrama düşmeden işleyebilmesi.
*Çağdaş Türk şiirinde kendine özgü ve kolay taklit edilemeyen bir ses oluşturması.
Ölümünün ardından en çok yinelenen değerlendirmelerden biri, Didem Madak'ın yalnızca üç şiir kitabıyla bile çağdaş Türk şiirinde kalıcı bir yer edinmiş olmasıydı. Pek çok eleştirmen, daha uzun yaşayabilseydi Türk şiirine çok daha büyük katkılar sunacağı görüşünü dile getirdi.
Bunun yanında, onu yakından tanıyan dostlarının yazılarında tekrar eden bir gözlem vardır: Didem Madak'ın şiirindeki mizahın bir edebî tercih olmanın ötesinde, yaşam karşısında geliştirdiği bir direnme biçimi olduğu sıkça vurgulanmıştır. Bu nedenle ardından yazılan metinlerde yalnızca iyi bir şair değil, çevresindekilere yaşama sevinci aşılayan, zarif ve unutulmaz bir dost olarak da anılmıştır.
Mezar taşında, “Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan, çok şey görmüşüm gibi; ve çok şey geçmiş gibi başımdan” yazar.
ESERLERİ
Grapon Kağıtları (2000), Ah'lar Ağacı (2002), Pulbiber Mahallesi (2007)
KAYNAKÇA
TEİS – Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (Didem Madak maddesi),
Varlık Dergisi,
Notos Dergisi,
Kitap-lık Dergisi,
Cumhuriyet Kitap,
Cumhuriyet Gazetesi,
Artful Living,
Müjde Bilir,
Didem'den Efsunlu İzler,
Didem Madak'ı Okumak,
Didem Zamanı,
Orhan Kahyaoğlu'nun Didem Madak üzerine yazıları,
Şükran Yücel'in Didem Madak üzerine anma yazıları,
Haydar Ergülen'in Didem Madak üzerine yazıları,
Sunay Akın'ın Didem Madak anma yazıları, DergiPark'ta yayımlanan Didem Madak üzerine akademik makaleler,
YÖK Ulusal Tez Merkezi'nde yer alan Didem Madak konulu yüksek lisans ve doktora tezleri
***















































