Nereden geldiği belli olmayan bir hissin çevrenizde dolaşmaya başladığını fark edersiniz. “Dur bakalım bu da neymiş?” diyerek sakince takip edersiniz. Bazen de ürküp kaçmasın diye, fark etmemiş gibi yaparsınız.
Önce çevrenizde dolaşır, yaklaşır ve artık fark edilmek için salvolar yaparak dikkatinizi çekmeye çalışır. Sonra, tam zamanında kapınızı çalar. Düşüncelerinizin, kurgularınızın, rüyalarınızın ve hatta günlük yaşantınızın merkezine taht kurmak ister. Gelecek planlarınız, hayalleriniz, mutluluklarınız, üzüntüleriniz ve insana dair neyiniz varsa dikkate almadan, fütursuzca teklifini yapar. Üstelik istediği; hayatınızın en baş köşesine oturmaktır. Sırasını beklemez. Müzakereye yanaşmaz. Mazerete asla tahammülü yoktur…
Ya da! Çok uzun zaman önce yok olduğunu sandığınız bir hissin yavaşça küllerinden doğduğunu fark etmeye başlarsınız. Önce küçük bir tedirginlik olur. Her şeye rağmen bu yeniden doğumu sükûnetle izlersiniz…
Bu tanımlamaları fazlasıyla çoğaltabiliriz.
İşte bu, bir romanın yazarına yaptığı aşk teklifidir. Karşı konulmaz derecede cezbedici olan teklifi kabul etmeyen yazar var mıdır, bilinmez.
Hakk’ın lutfettiği her gerçek aşkta olduğu gibi baştaki cilveleşmeler zamanla isterik bir hâl alır. Günler geceler süren uğraşlar, yazarın roman kahramanları ile cilveleşmeleri ama çoğunlukla bitmek bilmeyen çekişmeleri dayanılmaz bir hâl alsa da vazgeçmek düşüncesi akla bile gelmez. Durumdan nasıl çıkılacağının formülü henüz icat edilmemişken rıza ile girilen bu kaotik durum aynı zamanda yazara gizli bir mutluluk da verir… En başta adı kondu ya! Bu bir aşktır.
Yazım işi tamamlanınca artık başkaları ile paylaşma zamanı gelir. İşte yazarın yüzleşmekten korktuğu en dramatik anlardan biri daha gelmiştir. Elbette belirgin bir mutluluk vardır ama aynı şiddette ve belki daha fazlası olacak şekilde, ayrılık, başkaları ile paylaşamama dürtüsü ve yarattığı kahramanlara müdahale edememe korkusu gibi duygular ile yüzleşmek durumundadır.
Tolstoy, Anna Karenina romanını bitirdiğinde, evindeki salonun ortasında, halının üzerinde cenin pozisyonunda yatmış ağlıyor halde bulunur. Ne olduğunu soranlara da; “Anna Karenina öldü.” diye karşılık verir. Hizmetçisinin anılarından alınan bu alıntının ne kadarı doğrudur bilinmez ama yüksek empati yapma yeteneğinde olanlar, böyle bir durumun olağan olduğunu bilirler.
Yazar, süreçte yaşadıklarını istese de kimseyle paylaşamaz. Çünkü kimse onu anlamaz. Bu, aynı zamanda sırat köprüsünden tek başına geçmek zorunda olmanın öyküsüdür…
Morgan Robertson (1861-1915) ve romanı “Titan” denildiğinde çoğumuzda bir çağrışım olmayabilir.
Titanik gemisini biliriz. 1997 yapımı Titanik filmini çoğumuz seyretmişizdir. Nisan 1912’de ilk yolculuğunda batan efsane gemi…
Filmi ve filme konu olan geminin hikayesini de iyi biliriz. Özellikle 1997 yılında gösterime giren ‘Titanik’ filminden sonra iyice belleklerimizde yer etmiştir.
Henüz Titanik gemisi ortada yok iken, Bay Robertson oturup bir roman yazıyor. Yayımlanmasından on dört yıl sonra yaşanacak trajediye çok benzer bir öngörü. Yapısı, boyu, yolcu sayısı, yolculuk rotası, buzdağına çarparak batışı ve hatta gemi batarken orkestranın çaldığı ilahi bile öylesine benziyor ki, bu roman, yazarının ‘edebi kahin’ diye anılmasına sebep oluyor.
Bay Robertson hakkında birkaç bilgi daha verelim. Yazarın yayımlanan öykülerinde oldukça ilginç öngörüler olduğu görülüyor. Başlamamış dünya savaşında yaşanan bazı olayları tahmin etmiş olması, henüz icat edilmemiş periskopu yazmış olması gibi konulardaki muazzam öngörüsü de ilginçtir.
Dönelim Titan’a… Kazadan sonra tekrar basımı yapılan roman, bütün bu muazzam öngörüsüne rağmen bugün bile yeterince ilgi görmüyor. Yazar, 1915 yılında New Jersey’deki otel odasında, reçetesiz aldığı uyku ilacının da etkisinin olabileceği tahmin edilen kalp krizi ile hayata veda ediyor”…
Ve Morgan Robertson dünyadan ayrılırken Titan’ın gözünden bir damla yaş geldi.” diyebilir miyiz?
Peki kahinlik seviyesindeki öngörüsü nasıl gerçekleşiyor? İşte bu konu hâlâ gizemini korumakta. Belki de bazı insanların böyle öngörü yapabiliyor olması sanıldığı kadar olağanüstü bir durum değildir. Ve belki de bu yetenekteki insanlar için olağan bile sayılabilir.
Asıl mesele, binbir emekle üretilen eserin insanlar tarafından layık olduğu düzeye getirilememiş olmasıdır.
Doğal olarak akla şu soru da gelmektedir: Acaba böyle kaç eser vardır ki, layık olduğu yeri bulamadan tarihin tozlu raflarında kaybolmuştur?
Edebiyatta adalet beklemek veya bunu sorgulamak gerekir mi?
Galiba böyle bir sorgulamanın hiçbir zaman karşılığı olmaz. İnsanlara ne okuyup okumayacağını dikte etmeye imkânımızın da hakkımızın da olmadığını biliriz.
Soru şu: Bu sadece Morgan Robertson’ın ve romanı Titan’ın başına gelmiş bir durum mudur?
Elbette hayır!
Kim bilir, onlarca belki de yüzlerce ‘eser ve yaratıcısı’ tenha bir köşe bulup birbirlerine sarılarak ağlamıştır ve bunu görüp duyan olmamıştır. Hatta yazar, birkaç tanıdık simanın umarsızca yanından geçerken:
“Bu yine saçmalıyor.” dediklerini duymuştur...
Editör: Dr. Özlem Demir
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Yusuf Sarıkaya
Kün Fe Yekûn (Ol! Der ve Oluverir)
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Gevher Aktaş Demirkaya
Ekmeğin Tarihteki Yeri
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Musa Aşkın
Eğer
Sedat İlhan
Yapay Zekâm /2
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar