Bu tabir de nereden çıktı, demeden önce bana bir kulak verin.
Elbette ben literatüre isim armağan edecek kadar Psikiyatri ilmine hâkim değilim. Yazacaklarımı anlatabilmek için kullandığım bir isimlendirmedir “Hallâc-ı Mansûr Sendromu”. Özünde “anlaşılamama endişesi ve zındık olmakla suçlanma korkusu” olarak tarif edilebilir…
Bu sefer konumuz felsefe olsun.
İçten gelen dürtü veya bazı entelektüel kaygılar ile felsefenin büyülü dünyasına girmek istediğinizde, hemen yanı başınızda bekleyen çağcıl aydınlanma ile donanımlı rehberiniz sizi, Sokrates, Platon, Aristoteles eşliğinde Yunan felsefesi ile tanıştıracaktır.
Bu güzel bir başlangıç olabilir ancak bir sorun var!
“Hey, durun bir dakika! MÖ 5. yüzyıldan önce yaşamış insanlara haksızlık ediyorsunuz.” diye haykırmak isteyeceksiniz.
Daha ilk aşamada, öylesine rahatsız edici bir tutum ile karşılaşacaksınız ki, bu dönemden önce yaşamış insanların düşünce sistemlerinin yok sayıldığını fark edeceksiniz.
İşte bu tavır, sizin daha eskileri öğrenme isteğinizi tetikleyecektir.
Yolculuğunuz felsefe tarihinin daha eskilerine gitmek istedikçe, çağcıl rehberiniz sizi yakın tarihe çekmeye çalışacak ve Kıta Avrupası’nın entelektüel aydınlanmasına katkıda bulunan Hegel, Kant, Spinoza, Voltaire, Nietzsche gibi isimleri öne sürecektir.
Rehberinizin yeterli olmadığına karar verip, yerleşik bilgiye de itiraz ihtiyacı duyacaksınız.
“Bunlara saygı duyuyorum ama yetmez.” demeye çalışacaksınız.
Bu sefer sizden uzaklaşacaklar ve sizi anlamak yerine, felsefeden aforoz etmeye çalıştıklarına şahit olacaksınız.
Fark edeceksiniz ki, onlar için felsefe öğrenmenin yolu ya Yunan ya da Alman ekollerinden birine tabi olmakla alakalıdır.
Mevcudu geride bırakmaya karar verip, yerleşik bilgilerin sizi tatmin etmediğini düşünerek daha da başlangıca ilerleme iradesi gösterdiğinizde akıntıya kürek çektiğinizi fark edeceksiniz.
İşte bu; başlangıca doğru gidilen zor bir yolculuktur.
Bugün bile dünyadaki birçok kültürü etkileyen Mısır panteonunda, Osiris, İsis ve Horus üçlemesiyle karşılaşacak, MÖ 3300 yıllarında kurulmuş olan Harappa Uygarlığı ile tanışacaksınız.
Geçmişe doğru çıktığınız bu büyülü yolculuk daha da gerilerde sizi, Vedalar ve Upanişadlar ile karşılaştıracaktır…
O zaman göreceksiniz ki; bugün belirli ekollere mahkûm olanlar, kendi küçük göletlerinde su kuşu gibi çırpınırken, siz artık büyük denizlerde daha özgürce kulaç atıyorsunuz..
Asıl soru şu:
Yolculuğunuz esnasında, önemli ve büyük bir keşif yaptığınızı düşünün. Bu keşif yerleşik sistemi alt-üst eder nitelikte ise ne yapmaya karar verirdiniz?
Muhtemel ki, sosyal medya hesaplarından yayımlar, bir makale yazmaya çalışır veya bulunduğunuz ortamın durumuna göre davranarak kendi mecranızda yol almaya çalışırdınız. Çağımızda, Engizisyon Mahkemesi veya sizi “zındıklıkla” suçlayıp idam edecek Abbasi halifesi olmadığı için rahat olur muydunuz? Ya da anlaşılamama korkusu ile “Hallâc-ı Mansûr Sendromu” diye isimlendirdiğim korkuyu yaşar mıydınız?
Zaman 21. yüzyılı göstermesine rağmen sessiz durup risksiz şekilde başka bir “cesur” insanın keşfetmesini beklemek zorunda kalır ya da keşfinizi toplum ile paylaşır, risk alırdınız.
İşte bütün mesele budur. Yeterince doğru anlaşılamamak korkusu her daim düşünce özgürlüğümüzü kısıtlamaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki, zamanın ruhuna hükmeden iktidarlar toplumun genel cehaletini bir silah olarak kullanmayı her dönem becermiş ve bu onlara fazlasıyla getiriler sağlamıştır.
Bütün bu acımasızlığına rağmen, cehalet iktidarı ne dünyanın dönmesine engel olabilmiş ne de “ene-l Hakk” denmesine mani olabilmiştir. Bedeli ağır ödenecek de olsa, gelmesi biraz geciktirilse de er ya da geç hak yerini bulmuştur.
Elbette ki, her kâşif/filozoftan hayatını riske atması beklenmez. Bir insanın toplumsal, siyasal ya da mahalle baskısından korkması doğaldır.
Cehaletten uzaklaşma gayreti gösteren insanın saygıyı hak ettiğini bilmeliyiz.
Her daim “Ağzımda çıkaramadığım bir bakla var, söyleyemediğim keşiflerim var.” diyen insanların çok olmasını ümit ederiz.
Yazımızın başlığına ilham olan 9.yüzyıl mutasavvıfı, Mansûrel-Hallâc ( Hallâc-ı Mansûr)’a saygı ile…
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Yusuf Sarıkaya
Kün Fe Yekûn (Ol! Der ve Oluverir)
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Gevher Aktaş Demirkaya
Ekmeğin Tarihteki Yeri
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Musa Aşkın
Eğer
Sedat İlhan
Yapay Zekâm /2
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar