Huysuz bir aşık gibisin İstanbul. Ne yaklaştırıyorsun ne de uzaklaşmaya müsaade ediyorsun.
Oysaki bir ayrıcalıktır İstanbullu olmak!
Ne güzel bir cümle, değil mi? Hem retorik açıdan hem de sosyal açıdan harikalar diyarı gibi. Tatlı bir şarkının içinde dans ediyormuşçasına güzel bir duygu uyandırıyor. Kendine has tavrı, kibri ve ıstırabı ile farklı bir şehir.
Yok! Yok!
Şehri, “birbirleri ile karşılıklı etkileşimde bulunan insanların oluşturduğu yerleşim merkezi” olarak ele alırsak İstanbul’a sadece şehir demek pek mümkün değil.
İşte böyle!
Görüldüğü gibi tarife uymuyor. O kendine özgü tavrı, kibri ve snob yapısı ile herhangi bir kalıba da sığmıyor. Şanına yakışır özgün bir kavram bulamadığımız için, şimdilik şehir diye tanımlayacağız. Kusurumuzu mazur gör, yeryüzünün en fantastik şehri.
Hemen belirtelim ki, bu şehrin cazibesine kapılıp da iflah olana rastlanmamıştır. Dikkatli olmak ve haddi aşmamak gerek. Hani o kendini İstanbullu zannedip ortada dolaşan allı pullu kişiler var ya, bu şehir en kibirli tavrı ile onlara arkasından gülüyor.
Huysuz bir aşık gibi dedik ya işte tam da öyle. Ne yakın durabilirsin ne de vazgeçebilirsin. Senin arkandan gülmez ama umurunda bile değilsindir. Öyle kıvranır durursun. Sana da bulaştırdığı kibir ile ne kimseye anlatabilirsin ne de kimsenin anlamasına müsaade edersin…
Bazen kabarır “Sen mi büyük, ben mi?” diyecek olursun da; bir itfaiye, bir ambulans veya vapur sesi duyarsın. Aslında o duyduğun İstanbul’un seni küçümseyen ve hatta ruhunu ufalayan alaycı gülümsemesinin sesidir…
Bir sabah uyanırsın. Hafta sonunun en dinamik, en enerjik günü olan cumartesidir. Biraz da zorlama ile kendini mutlu hissedersin. Dünyanın en kadim ve güzel şehirlerinden birinde olmanın ayrıcalığı ile muhteşem bir gün geçirmeye karar vermişsindir.
Üsküdar Meydanı’na inmişsindir. Yaz yağmuru ile nemlenmiş havanın o harika enerjisini hissetmek istersin. Tekneye atlar Beşiktaş’a geçersin. O ana kadar yaşadığın çirkin kalabalıklardan sızan bayağılıkları ve hatta tekneden denize çöp atanı görmezden gelirsin. Çünkü bu şehir seni her an motive eder. Hatta binlerce defa yaptığın Boğaz geçişini tamamladıktan sonra kendi kendine “Vay canına yine kıta değiştirdim.” dersin. Sanki senden başka hiç kimse bu büyülü halin farkında değildir. O güne kadar başka hiçbir şehirde bulamadığın ayrıcalıklı halini görmek için dükkânların camlarından yansımanı seyredersin gizlice.
Emirgan tarafına doğru yola çıkmak için toplu taşımaya binersin.
Ancak, şehrin sana bir sürprizi vardır ve o senin mutluluğuna göz koymuştur. Geçmişten gelen bir alacağı varmışçasına “Hepiniz niye geldiniz?” diyordur.
O kalabalık otobüse binip aradan bir saatten fazla zaman geçmesine rağmen sadece Ortaköy’e varmışsındır. Daha fazla dayanamayıp, araç trafiği yüzünden ilerleyemeyen otobüsten inersin. Dönüş yolu da aynı derecede kalabalık olduğu için yürüyerek Beşiktaş Meydanı’na geri gelirsin… Şehir, Emirgan’a gitmene müsaade etmemiştir.
Ama olsun!
Daha öğle vaktidir. Gidilebilecek birçok yer vardır ama otomobil istilasına uğramış şehir seni yine Üsküdar teknelerine yönlendirir.
“Ben kırk yıldan fazla zamandır buradayım. Seni seviyorum ve hep saygılı davranıyorum. O sevmediğin saygısız kalabalıklardan değilim.” demek istersin. “Evet, İstanbullusun ama bana sahip çıkmadın. Sana öfkem de bundan.” diye gaipten bir ses duyarsın.
Şehir söyleyeceğini söylemiştir ve seni akşam olmadan evine göndermiştir… Hepsi bu kadardır…
Ve başka bir zaman…
Uzun yıllar hayalini kurduğun o marka otomobili alırsın. Bir anlığına kendini kral gibi hissetmek istersin. Galeriden çıkıp daha yüz metre ilerlememişken, senin otomobilinin çok daha iyisinden birkaç tanesi geçiverir yanından. Üstelik bir tanesinin sürücüsünü de görmüşsündür. Pejmürde hali ile senin hayaline çok daha öncesinden ulaştığının bile farkında olmayan bir sürücü… İşte o zaman şehrin, senin kral gibi hissetmene müsaade etmediğini anlarsın.
Üzgün bir tavırla umutsuz olduğun bir anda, Fatih’ten Aksaray’a, ya da Mevlanakapı’dan Şehremini’ye doğru yürümek zorunda kalırsın. Evlerin sokaklarla birleştiği, yeşilin sadece türbe duvarlarında olduğu bu yerlerde insanların neden mutsuz olmadığını anlamaya çalışırsın. İşte şehir yine senin pesimist olmana müsaade etmemiştir…
Bir şiir yazmak istersin. İlk kıtayı yazarsın, sonra ikinci kıtanın ortalarında tıkanırsın. Zorlarsın olmaz. Devamı gelmez… Çünkü şehir senin kalemini tutmuştur. Sonra bir de bakarsın ki biraz önce büyük hevesle yazdığın ilk kıta da berbat. Kağıdı buruşturup mutfaktaki çöp kutusuna atarsın. Sonra birden aklına gelir. Çöpten kağıdı alıp bu sefer yırtarak tekrar atarsın. Nedendir bilinmez, çöpçülerin buruşturulmuş kağıdı açıp yarım kalmış şiiri okumalarından çekinirsin. Belki böyle bir şey bugüne kadar hiç olmamıştır ve olmayacağını bilirsin ama yine de anlamsızca bir tedbir almış olmanın o küçük sessiz rahatlığını beş saniyeliğine hissedersin.
“Neden?” dersin. “Herkese müsaade ediyorsun da bana etmiyorsun.” diye hayıflanırsın.
Bir martının, ta Boğaz’dan evinin penceresine kadar gelip, kahkaha atar gibi çıkardığı sesi duyarsın. Aslında İstanbul, “Sadece istediğim kişilerin hakkımda şiir yazmasına izin veririm. Zaten bu güne kadar birkaç tanesine izin verdim.” diyordur martı aracılığıyla.
“Ya binlerce İstanbul şiiri?” diye soracak olursun.
“Onlara şiir mi diyorsun sen?” Martının kahkahasını bu sefer daha şiddetli duyarsın…
Tatil için başka şehre gitmişsindir. Nihayet keyifler yerindedir. Harika bir sahil kasabası, güzel ve alımlı bir sevgili, gülümseyen insanlar, otomobillerce esir alınmamış yollar… Velhasıl İstanbul’u unutacak her şey mevcut.
Güzel bir gün geçirmiş, akşamın serinliğinde o harika deniz manzaralı balkona çıkmışsındır.
“Oh be! Sensiz de yapabiliyorum.” diye edalı bir kahramanlık duygusu içine girmek istersin.
“Bu sefer galiba oluyor.” diye haykırmak istersin.
Elinde şarap kadehi…
Kadehi gökyüzüne kaldırırsın. Birkaç saat önce batan güneşten hesaplayarak İstanbul’a doğru dönersin. İçinde kabaran galibiyet duygusunun coşkusu ile “Şerefine İstanbul!” diye sessiz bir kükreme savurursun. Aslında bu kükremenin sessiz olma zorunluluğu hakkında hiçbir fikrin yoktur. Zaten şimdi bazı ayrıntıların hiç sırası değildir.
Kısa bir süre sonra içeri, sevgilinin yanına giderken gözüne televizyon takılır… İnönü Stadı’ndan çıkan taraftarlar ekrandadır. “Sahi bugün derbi maçı vardı.” diye hayıflanırsın. Birden İstanbul’da olma isteği kabarır ama hemen bastırırsın. Televizyonda başka kanala geçersin. Olmadı başka kanal, olmadı başka bir kanal daha.
“Yahu her şey İstanbul’da mı oluyor? Haberler, diziler, konserler, maçlar, hatta sinemalar ve başka şeyler…
“E orası İstanbul!” diyen sevgilinin sesini duyarsın banyodan. Kendine yandaş olarak görmek istediğin sevgilin bile çoktan İstanbul tarafını seçmiştir… İşte bu İstanbul’un muzipçe ve alaycı gülümsemesidir.
Tatil bitip döndüğünde, özür diler bir eda ile “Sensiz bir hafta geçirmenin ne demek olduğunu bilemezsin.” dersin farkında olmadan.
Ve kabullenirsin İstanbul’un büyülü gücünü. Şimdi artık onun seni kabullenmesini beklemekten başka çare yoktur.
Çünkü İstanbul adil değildir;
Kimseye istediğini vermez. Kime ne vereceğine sadece kendisi karar verir. Bazen kötüleri haddinden fazla besler. Daha sonra da onları suç obezi yapar ve bir gece, kuytu bir köşede imha oluşunu seyreder.
Hümanist değildir. Arka sokaklarında çok hayatlar telef olmuştur. Hayatların hayallerle birleştiği ve kaosla beslenen canavarlara meze olduğu o karanlık sokaklar….
Eminönü, Küçükpazar, Balat, Haliç’in bir tarafında, Kasımpaşa, Galata, Tarlabaşı diğer tarafında. Ve daha nice mahalle… Kendine özgü tavrı ve sokakları ile gecenin sabahını bekler. Şişli, Nişantaşı, Halaskargazi, Valikonağı… Hepsi birbirinden bir adım ötede ama farklı dünyalar. Geceden sabaha akan zamanın göreceli halinin ispatı burada gözle görülür vaziyettedir.
İstiklal Caddesi bütün bunları tek başına yaşayan müstesna yerlerdendir. Gündüz çalışan memurlar ve işyerlerindeki mesailerini tamamlayan orta halli insanlar, akşam bir kahve molası için uğrayan insanlar ve gecenin parlak ışıklarında karanlık eğlenceyi adet edinmiş başka dünyanın insanları… Birbirlerini görmeden, tanımadan, sanki nöbet değişimi yapıyormuşçasına birbirlerine değmeden teğet geçerler.
“Ah be İstanbul! Her köşe başında ayrı bir öykünün barındığı külliyat gibisin.” demek istersin. Yerebatan Sarnıcı’ndasındır ve sesin sana doğru yankılanır.
Bu kadar pesimist olmaya gerek yok.
Artık sen de yarım asrını paylaştığın İstanbul ile yüzleşmeye hazır olduğuna karar verirsin. Ve işte bu sefer seni ciddiye alır İstanbul.
“Yerini seç.” der ama yine de seni kendi haline bırakmamak için üç seçenek sunar.
İstanbul Üniversitesinin içindeki kule,
Galata Kulesi,
Çamlıca Tepesi.
“Seç bakalım bunlardan bir tanesini.” dediğinde, senin kararsız halini görür ve kızar. Çünkü İstanbul kararsız halleri hiç sevmez.
“Çamlıca Tepesi’nde gece bitmeden bekliyorum.” der ve sen ona kesin hükümle boyun eğersin.
“Burası ne güzel bir yer.” diye içinden geçer. Onlarca defa geldin ama bu sefer başka bir buluşma var. Ve şimdi oturdun, İstanbul’u bekliyorsun.
Olabildiğince hareketli ve bütün ziynetlerini takmış halde karşındadır. Koyu siyah saçlarına ışıl ışıl süsler takmış. Gerdanındaki köprüler kolye gibi ışık saçıyor.
Saygıdan ayağa kalkmak istersin.
“Rahat otur.” der. Hatta çimenlerin üzerine oturmuş olman, onun hoşuna gider.
“Sadece seyredecek misin?” diye alaycı şekilde sorar. Senin ona hayran bakışlarından şımarıkça eğlenir.
“Yarım asırdır seyrediyorsun, hâlâ doyamamışsın.” der. Hayranlığını fütursuzca küçümsemekten çekinmez.
Narsist eğilimli olmana rağmen bu küçümseme seni hiç üzmez. Çünkü bu başka bir meseledir.
“Hadi sor, merak ettiğin her şeyi.”
“Neden bu kadar öfkelisin?” diye sorarsın, kitabın tam da ortasından okumaya başlar gibi.
“Nasıl öfkelenmem, şu güzelliğimi ne hale getirdiniz. Prenses gibiydim, üstü başı dağınık ve yırtık elbiseli cadıya çevirdiniz. Üstelik saçım da yüzyıllardır taranmamış gibi.” der ve sen de “Hayır, hâlâ çok güzelsin.” diye kısık bir ses tonu ile karşılık verirsin.
“Seni bu kadar severken ve özen gösterirken, bana niye öfkelisin?”
“Evet senin gibi bir grup insan var. Sevginiz için teşekkür ederim. Elbette birbirimize çok yakışıyoruz ama beni o kötülere karşı korumadınız.” der ve sen de sadece “Haklısın.” diye karşılık verebilirsin.
“Kalabalıklardan hoşlanmadığın, arabeskten nefret ettiğin, gurbet söylemlerine hiç prim vermediğin ve ‘Sevmeyen memleketine gitsin.’ dediğin söyleniyor. Bu doğru mu?”
“Doğru.” der ve derin bir iç geçirir. Belli ki bu konuda çok şey biriktirmiştir.
“Şiir yazmama niye müsaade etmedin?” diye sorarsın.
İşte buna çok keyiflenir. Hatta gerine gerine kahkaha atarak güler ve der ki “Bugüne kadar benimle ilgili sadece birkaç şiir yazılmasına müsaade ettim. Beni gören, görmeyen ve hakkımda şiir yazdığını zannedenlere çok gülüyorum. Tutturmuşlar, martı sesi, Kız Kulesi ve vapur. Birbirlerinden habersiz ama hepsi aynı şeyi yazıyorlar. Sahiden çok komikler…”
“Sevmediklerinden de bahseder misin?”
“Biliyorsun sen, kimleri sevmediğimi. O kralcıklar var ya. Asla İstanbullu olamayıp, kendilerini buraların sahibi zannedenler. Ah! Boş ver bu tatsız konuyu…”
“Ne yapmak istersin?”
“Gerçek benden olan küçük bir grubu alıp gitmek isterim.”
“Nereye?”
“Büyük Okyanus’un en ortasına bir yere. Diğerleri gelemesin.”
“Beni de alır mısın?”
“Evet, sen de İstanbullu saydıklarım içindesin.”
“Teşekkür ederim.”
“Sohbet güzel ama gece oldu, artık ayrılma vakti geldi. Gitmeden sana bir sır vereyim. Sadece sur içinde doğanlara ve adalardaki küçük bir grup İstanbulluya ayrıcalık gösteriyorum. Hepsi bu.” der ve gider.
Bu sadece İstanbul senfonisinin küçük bir kısmı…
…
Elbette bu fantastik bir konuşmaydı. Kendime biraz ayrıcalık göstermiş olabilirim ama ben bu şehre saygı duyuyorum.
Yaşama, insanlara, doğal hayata ve varoluşa saygı duyan insanların artması temennisi ile…
Ey kadim şehir, İstanbul! Sana selam olsun.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
Yusuf Sarıkaya
Bursa Irgandı Köprüsü
Hakan Cucunel
Mensur Şiir ya da Şairlere Güzelleme
Mehmet Şahan
Özgürlük Anlayışı
Dilek Tuna Memişoğlu
Temiz Masallar Yazmalı Çocuklara
Sedat İlhan
Özür Diledim
Ebru Bozcuk
Hüznün Başkenti Hatay
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Kana Kana
Suna Türkmen Güngör
Detayda Kaybolmak
Serhan Poyraz
Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Gevher Aktaş Demirkaya
Kağnı Komutanlığı Ağacı Destana Çeviren Kağnılar
Hamiyet Su Kopartan
Dostlar Alışverişte Görsün
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar