Derin bir yalnızlık duygusunu tasvir etmek nasıl mümkün olabilir?
Bir an için büyük okyanusta nesli tükenmiş, türünden son kalan, tek ve benzersiz temsilcisi olan bir balina düşünelim. O koca cüsse ile olabildiğince güvende. Beslenmek için ağzını açması yeterli, binlerce küçük balık ve plankton hemen orada. Ekvatordan kutup buzullarına kadar, kimi zaman derinlerde, bazen de yüzeye yakın, uçsuz bucaksız okyanusta yüzüyor.
Olabildiğince özgür!
Fakat bir sorun var.
Bu bir özgürlük müdür, yoksa gerçek bir yalnızlık mıdır?
Cüssesinin bütün ağırlığına rağmen binlerce kilometreyi dolaşma ve -aynı dili konuşmadığı için iletişim kuramasa da- milyonlarca canlıyla karşılaşma imkânı var. Belki kutup bölgesindekilere sıcaklığı, ekvator bölgesindekilere dondurucu soğuğu anlatamamanın hüznünü hissedecek ama bazı gerçekleri de bilmenin ayrıcalığını yaşayacak.
Belki çocukluğunda belki de ilk gençlik yıllarında tanıdığı yalnızlık duygusu, bir daha da hiç yakasını bırakmadı. Kendisi gibi cüsseli olmasa da ve kendisi gibi kuyruğunu aşağıdan yukarı hareket ettirmese de aynı okyanusta karşılaştığı birçok canlıya anlatmak istediği ne de çok şey birikti içinde. Henüz başaramadı, içinde birikenleri anlatmayı. Çünkü; bugüne kadar kendisi ile aynı dili konuşan canlıya rastlamadı.
Bazen ekvatora yakın bölgelerde dolaşır, vücudunu iyice ısıtırdı. Bazen de serinlemek için kutuplara doğru uzun bir mesafeyi yüzerdi… Bu yolculuklarda yüksek sesle şarkılar söyler ve başka garip sesler çıkarırdı.
Belki bir duyan olur diye!
Nedendir bilinmez, içinde bitmeyen bir umut vardı. Kendisi gibi cüsseli, kendisi gibi konuşabilen.
Ve anlatabileceklerini anlayan…
Ve onun anlattıklarını anlayabildiği…
İşte o zaman şu koskoca okyanusta kuyruğu aşağıdan yukarı doğru salına salına yüzerken sohbet edebilen iki balina olurdu. Binlerce kilometre hiç sıkılmadan ve o kahredici yalnızlık duygusunu hissetmeden.
Galiba cennet yalnız yaşanılan bir yer değildi. Ve özgürlük de…
Yine bir yolculuk zamanı geldiğini düşünelim.
Balinamız öyle istedi.
Kutbun soğuk sularından, ekvatorun ılık sularına doğru olsun bu sefer. Yine şarkılar söyleyebileceği ve yine hayaller kurabileceği bir yolculuk bu.
Önce beslenmek lazım…
Devasa ağzını açtığında irili ufaklı binlerce canlı doluyor. Balık ve plankton sürüleri. İşte bu yuttukları, her biri bir sürüye ait olduğu için yalnızlık duygusunu bilmiyor olmalılar. Ve balina, yuttuklarını bile kıskanıyor. Çünkü hiçbiri kendisi kadar yalnız ölmüyor.
Yalnızlık duygusunu ne zaman tanıdı, tam emin değil. Yaşamın ilk yıllarında bir şeyler oldu ve kendine benzeyen herkes, birden ortadan kayboldu. Yüzeyde karaltı belirmişti. Zıpkınlar indi, annesi dahil hepsini yüzeye çektiler.
İnsanı da bilmiyordu, gemiyi de bilmiyordu, zıpkını da bilmiyordu.
Neden oldu, nasıl oldu? Hiç anlamadı, hiç anlam veremedi.
O anları bazen hatırlamaya çalışıyor, kendini zorluyordu. Ama zihnindeki görüntü hep bir yerde takılıp donuyordu. Onların panik halleri ve onlardan akan kanlar. Ne olmuştu da böyle olmuştu; belki de hiçbir zaman öğrenemeyecekti…
İşte yeni bir yolculuk başladı.
Bir şeyler arıyordu. Ne aradığını tam olarak tanımlayamıyordu ama görünce anlayacağından ve “İşte bu!” diyeceğinden emindi. Yine de her daim şarkılarının ve hayallerindeki mutluluğun üzerini örten koyu bir gölge vardı. Ve o gölge hiç aralanmıyordu.
Yolculuğun sonunda varmak istediği yere geldi.
Vücudunun katlanabileceği kadar ısıya kavuşmuştu. Yine aradığını bulamamış ve yine yolculuğu yalnız tamamlamıştı.
Yol boyunca değişen canlı türleri ile irtibat kurmak istemiş ama yine başaramamıştı. Geldiği yerdeki canlılar da ona ilgi göstermiyor ve genelde kaçıyorlardı.
O dev cüssesinden faydalanmak isteyen küçük balıklara müsaade ediyor onların kendisini sevdiğini düşünmek istiyordu. Oysaki o küçük balıklar sadece vücuduna yapışmış olan organizmaları yiyor ve sonra gidiyorlardı. Bu oportünist tavırla yüzleşmemek için gerçeği öğrenmeyi hiç istemedi.
Ve balina yol boyunca edindiği tecrübelerini, gördüklerini anlatmak istiyor ama hiçbir canlı onu dinlemiyor, anlamıyordu. Aynı dili konuşamadıklarından mı, o dev cüsseden korktuklarından mı, yoksa ona inanmak istemediklerinden mi? İşte bunu merak ediyordu…
Bazen kaldıramayacağı bu ağırlığı hafifletmek için yüzeye yaklaşıyor ama o zaman da kuşların gagalaması çok rahatsızlık veriyordu. Kendinden binlerce misli küçük olmalarına rağmen o kuş gagalarının böylesine acı verebiliyor olmasına şaşırıyordu elbette… İşte bu yüzey ile derinlik arasındaki kıskacın en dokunaklı haliydi.
Kutbun soğuk suları ile ekvatorun ılık suları arasında yaptığı ve artık çok aşina olduğu yolculuğun her anı; bir başka hatıraya, bir başka hüzne şahit oluyordu.
Yalnızlık tufanı içinde devasa okyanusta yüzerken derinliğin ne kadar önemi olabilir?
Her ne kadar o koca cüssesini sevse de, umutsuzluk hallerinde başka bir ağır geliyor ama kaçamayacağı kaderine boyun eğmekten başka çare bulamıyordu.
Sonuç olarak okyanus mu daha derin, yalnızlık mı? Okyanus mu daha bilge, yaşam mı?
İşte bu sorunun yanıtını aradı. Buldu mu bilinmez.
Diyelim ki bulmuş olsun.
Ya sonrası?
Daha büyük bir yalnızlık değil mi?
Diyelim ki bulamamış ve artık aramaktan vazgeçmiş olsun.
Kulağa hoş geliyor, değil mi? Ama o zaman da dev okyanusun ve kadim bir hayatın anlamı kalır mı?
Balık hafızası mı? Belki de o sadece insanların uydurmasıdır…
Ve bir şey anlatamamak gerçeği!
Koskoca okyanusta balinanın yalnızlığı gibi ağır bir durum olmalı. Cehaletin hüküm sürdüğü dünyada bilgi arttıkça yalnızlığın daha da ağırlaştığı çok açık bir gerçektir. Yirmi birinci yüzyılın dünyasında derin yalnızlık hissetmek bir paradoks gibi anlaşılabilir.
Bu kadar kalabalık bir dünya, bu kadar fazla iletişim araçları ve bu kadar kolay bilgiye ulaşma imkânı varken nasıl olur da insan yalnızlık duygusu hissedebilir?
“Ah! Siz yalnızlığı bir de benden dinleyin.” diyen birçok ses duyar gibi olduk, değil mi?
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Yusuf Sarıkaya
Kün Fe Yekûn (Ol! Der ve Oluverir)
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Gevher Aktaş Demirkaya
Ekmeğin Tarihteki Yeri
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Musa Aşkın
Eğer
Sedat İlhan
Yapay Zekâm /2
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar