Türkiye’de düşünce (özelde, felsefi düşünce) üretiminin ön koşulları neler? Türkiye’de niçin bir felsefî bilgi üretiminden söz edilemiyor? Niçin bir filozofumuz yok?
Bu kavurucu soruları, temelkoyucu bir kavramdan yola çıkarak yanıtlamaya çalışacağım: Bu kavram, benim deyişimle, "söylem rejimleri" kavramıdır. Düşünce üretiminin imkânları, söylem rejimlerinin belirlenmesiyle ilişkilidir. Öyleyse, söylem rejimlerinden neyi kastediyorum; sanırım önce bunu açmam gerek.
Söylem rejimlerinden, herhangi bir zihinsel disiplinin (Bilim, Felsefe, Sanat), içinden ifade edildiği formatları anlıyorum. Bir örnekle anlatayım: Belirli bir eğitim düzeyinden geçmiş bir okuryazarın, önüne birbirinden çok farklı disiplinlere ait metinler konulduğunda, bu metinlerin hangi disipline ait olduklarını kolayca tahmin edebilmesi, o kişinin söylem rejimleri konusunda, ayırt edici kriterlere sahip olduğunu gösterir. Kısaca, eğer gerçekten iyi bir eğitimden geçmişse mesela, bir felsefe metnine fizik metni, ya da bir roman metnine felsefe metni demeyeceği varsayılabilir. Bazı söylem rejimleri için iyi eğitim görmüş olmak da gerekmez. Sıradan bir okuryazar bile bir mektupla bir gazete haberini birbirinden ayırabilir.
Bizim zihin tarihimiz, söylemlerin birbirinden ayırt edici sınır çizgileriyle ayrılmadığı bir "söylem rejimi" inşa etmiştir. Ve işte tastamam bu nedenledir ki felsefi düşünce, Prof. Hilmi Ziya Ülken’in Felsefeye Giriş’inde Hikemiyat ve Tefelsüf diye kavramsallaştırdığı üzere, ya edebi eserlerde (Hikemiyat) ya da ahlakî veya hukukî eserlerde (Tefelsüf), yine Ülken’in deyişiyle, "felsefe kırıntıları" biçiminde görülmektedir.
Ülken, Felsefeye Giriş adlı kitabında, Hikemiyat ve Tefelsüf’ü Felsefe saymaz; onları felsefe saymanın yanlış olduğunu bildirir bize. Şöyle der: "Eski Hint edebiyatından mülhem olup Biedba’ya nisbet edilen Kelile ve Dimne felsefe değildir. Nitekim bu eserden mülhem olan Bin Bir Gece Masalları veya Hümayûnnname, Arapların Makamat-ı Harirî’si, Şeyh Sâdi’nin Gülistan veya Bostan’ı, La Fontaine’in Hikâyeler’i veya Masallar’ı da hatta Ebu’l-A’lâ’nın Lüzûmiyyat’ı, Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Âşık Paşa’nın Garibname’si, Dante’nin İlahî Komedya’sı, Milton’ın Kaybolmuş Cennet’i, Goethe’nin Faust’u vs. de felsefe değildir.
Bu gibi eserlerin içerisinde çok derin cümleler bulunur, seçme sözlere bayılanlar bunlarda, bir ilim ve felsefe kitabında olmayan hakikatlerin sıkıştırılmış olduğunu iddia ederek bu eserlerde üstün bir felsefî değer ararlar.[..] [S]anatın sığındığı bu tarzda düşünceye, felsefe demek kabil değildir. [...] Hakîmane edebiyat veya Edebî hikmet’in felsefeyle karıştırılması nasıl yanlışsa, fikir kırıntılarını ihtiva eden ilim eserlerini veya muhakeme ve akıl yürütme mahareti gösteren bazı hukuk ve ahlak eserlerini de felsefeyle karıştırmak, felsefe saymak aynı derecede yanlıştır.
Niçin? Çünkü Hilmi Ziya’ya göre, Hikemiyat ve Tefelsüf, felsefe eserlerinin ruhu olan sistemlilik, açıklık; bilgi, varlık ve değerlere ait bütün hâlinde bir açıklama olma vas[fına] sahip değildirler. Sistemlilik, açıklık, bütünlük! Bu kavramları sorgulamadan önce, Ülken’in felsefe tanımının, elbette, söylem rejimleri farklılaşması üzerine inşa edilmiş olan medeniyetler için geçerli olduğunu belirtmek gerekiyor: Batı’da felsefenin, Sokrates’ten (ya da Platon’dan) sonra, mesela şiirden ya da mitostan farklılaşmış ve kendine ait bir söylem rejimi inşa ettiğini (ve elbette bu rejimin içinden yapılageldiğini) biliyoruz. Dolayısıyla felsefe, bu kendine özgü söylemin içinden dilegetirilen sistemli, açık; varlık ve değerlere ait bütün hâlinde bir açıklama olmayı, söylemsel olarak şiirden ve mitostan ayrılıp özerkleşmesine borçludur. Zira edebî, ahlakî ya da hukukî söylemlerin içinden dile getirilen felsefî düşünceler, ister istemez bu söylemlerin kendilerine özgü yapılarıyla kısıtlanmış; dolayısıyla, bir dünya görüşü ya da ideoloji düzeyinde sınırlı bir etkinlik olarak kalmışlardır.
Şimdi, meselenin can alıcı yanına geliyoruz: Türkiye’de Batılı anlamda söylem rejimlerini mümkün kılan, farklılaşmış ve dolayısıyla modern bir entelektüel gelenekten söz edilemediğine göre, kavramsal, sistemli ve belirli bir merkez etrafında yapılanmış, bütünlüklü bir felsefenin imkânlılığını soruşturmanın yanlışlığı ortadadır.
Bu durumda felsefenin imkânlılığı, onun, bütünlüklü değil parçalı; merkezli değil, merkezsizleşmiş (decentered) ve sistemli olmayan ve kavramlarla inşa edilmeyen sözle yapılandırılması imkânı öne çıkıyor. Şimdi bu mesele üzerinde duralım:
Maurice Blanchot, 1969 yılında Garnier yayınevince basılan L’Entretien Infini’de Nietzsche’nin ölümünden sonra yayımlanan Wille zur Macht (Güç İstemi) adlı yapıtına değinir ve bu metnin, Nietzsche’nin felsefe yapma edimine aykırı düştüğünü söyler. Niezsche’nin yaşarken yayımladığı metinlerin, fragmanter, yani parçalı; bölük pörçük, merkezsizleşmiş, yapısı görmezlikten gelinerek o sanki bir Hegel’miş gibi, ölümünden sonra geride bıraktıklarına sistemli, bütünlüklü, hiyerarşik bir yapı verilmek istendiğini belirtir Blanchot.
Gerçekten de Nietzsche’nin felsefe yapma etkinliğinin dile getiriliş tarzı, parçalı yazı, yani Blanchot’nun deyişiyle "écriture fragmentaire" tarzıdır. Bu parçalı yazı, sistemliliği olumsuzlar; tamamlanmamış olanı kesinler (affirmer eder); tamamlanmamış olana özlem duyar ve sonuçlanmayacak düşüncelerin izini sürer. Parçalı yazı (écriture fragmentaire) çelişkilere aldırmaz çoğulluğu imler; Blanchot’nun deyişiyle sınırsız farklılığın çoğulluğunu...
Oysa Nietzsche’nin Wille zur Macht’ını düzenleyenler ne yapmışlardır? Şunu: Onun yayımlanmamış el yazmalarını, sistemli bir bütünlük sağlayacak biçimde ayıklamışlar. Çelişik ya da bütünle tutarsızlık içinde olan ya da öyle görünen bölümleri tasfiye etmişler, karşımıza Nietzsche değil, âdeta bir Hegel çıkarmışlardır.
Nietzsche örneği bize şunu göstermiyor mu? Felsefenin parçalı bir yazıyla, sonuçlanmayacak ve bölük pörçük düşüncelerde iz sürerek yapılması niçin mümkün olmasın? Felsefenin parçalı, hatta çelişkili, kopuk (discontinu) bir söylemi temellük edebilmesinin önünde hiçbir engel olmamak gerekir. Niçin olsun ki? Felsefe söylemi, Batının entelektüel geleneğinde, bütünsel de olabilmiştir, (Nietzsche örneğinde görüldüğü gibi) parçalı da! Sistemli de olabilir, merkezsizleşmiş de! Öte yandan Nietzsche’nin felsefeyi parçalı yazı ile yapma ediminin, Batı medeniyetinin söylem rejimlerine ters düştüğü besbellidir. Ama bu yaklaşımın, yani Nietzsche’ninkinin, söylemlerarası farklılaşmanın gerçekleşmediği Batı-dışı medeniyetler için geçerli ve kullanılabilir bir araç olduğu öne sürülebilir.
Hilmi Ziya Ülken’in felsefeden saymadığı Hikemiyyat ve Tefelsüf işte tastamam bunu yapmaktadır: Felsefenin, edebiyat ve ağırlıklı olarak şiir ile bilimsel, ahlakî ve hukukî söylemlerin içinden yapılması...
Öyle anlaşılıyor ki sadece Batı-dışı medeniyetlerde değil, Batı’da da sistemli, bütüncül ve merkezîleşmiş bir felsefe geleneği inşa edemeyen toplumlar da felsefeyi, özellikle edebiyatın içinden yapmaktadırlar.
İlk örnek, Japonya’dan. Japon düşünürü Shuişi Kato Le Monde gazetesinden Philippe Pons ile yaptığı konuşmada (Le Monde, 18 Ocak 1985) "Japon kültürü, terimin batılı anlamıyla sistematik bir felsefe üretmemiştir." diyor ve şöyle sürdürüyor konuşmasını: "Bir kültürün dile geliş biçimleri, bir medeniyetten ötekine değişir. Salt bu kadar da değil! Bu biçimler, bir uygarlığın içinde de dönemlere göre de değişiklikler gösteriyor."
"Kuşkusuz", diyor Şhuişi Kato, "Japonya Budhacılığın soyut düşüncesini felsefe olarak benimsedi. Ondan sonra da felsefi düşünce sistemlerini, sürekli olarak Kıta’dan, Çin’den aldı: Önce Konfüsyüsçülük, sonra da Yeni-Konfüsyüsçülük. Bu sonuncusunun, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda Togukawa döneminde, Japonya’da iyice yerleştiğini de belirtiyor.
Yine de ona göre bu felsefeler Japon halkının büyük çoğunluğunca benimsenmiş değil: Kato, "Japon düşünce sistemini, Japon kültürünün değerlerini kavrayabilmek için edebiyattan yolaçıkmak gerekir." diyor.
Japonya’da edebiyatın ikili bir işlevi var öyleyse: Edebiyat bir yandan geleneksel olarak kendi işlevini yerine getiriyor; öte yandan da Batı’da felsefe sistemlerinin üstlendiği işlevi üstleniyor.
İlginç bir rastlantı: Bundan yirmi beş yıl önce, Edebiyat Cephesi dergisinde yayımlanan Teori ve Felsefe Geleneği adlı yazıma şöyle başlamıştım: Türk toplumunun sistemleştirilmiş bir felsefi düşünce geleneğine sahip olmayışı, bizim düşünce tarihimizin ayırt edici özelliğidir.
Demek ki Japonya ile Türkiye sistemli bir felsefe geleneği üretememiş olmak bakımından benzer tarihsel- entelektüel süreçlerden geçmişler- ya da geçiyorlar! Buna İspanya’yı da katabiliriz. Dilimize "Batıda Sol Düşünce" adıyla çevrilen kitabında Perry Anderson, 19. yüzyılın sonunda, İspanya’da Miguel de Unamuno’nun etkinliklerinden söz ederken şöyle diyor: "Unamuno, İtalyan düşünürü Croce’ye oranla çok daha önemsiz bir düşünürdü. Genelleştirirsek, Unamuno’nun yetersizliği İspanya’nın İtalya’ya göre temel, sistematik bir felsefe geleneğinden çok daha yoksun olmasından geliyordu; edebiyatta, resimde ya da musikideki ustalığına karşılık felsefe, Rönesans’tan Aydınlanma'ya kadar İspanyol kültürünün yoksun kaldığı bir şeydi.
Şimdi, Şuişi Kato’nun Japonya, benim Türkiye ve Perry Anderson’un da İspanya bağlamında yaptığımız bu saptamalardan nereye varılabilir?
Türkiye’de de Japonya’da da, İspanya’da da sistematik bir felsefe geleneğinden değil ama edebiyatın gelişmişliğinden ve onun felsefenin yerini almışlığından söz ediliyor. Burada sorulması gereken soru şudur: Sistemli bir felsefe geleneğinin yokluğu, Perry Anderson’un ima ettiği gibi olumsuz bir durumu mu imliyor? Felsefenin gelip tıkandığını, açmaza düştüğünü, insan yaşamını derinden kavrayacak çözümler üretemediğini önesüren Irıs Murdoch, o çok ünlü Against Dryness adlı yazısında (bu yazı ‘Yavanlığa Karşı’ adıyla dilimize çevrilmiştir.) şöyle demiyor muydu: "Dilbilimsel ve Varoluşçu Davranışçılık ile Romantik felsefemiz, sözcük dağarcığımızı daralttı ve iç yaşama ilişkin görüşümüzü basitleştirip yoksullaştırdı."
Edebiyat, çağdaş felsefenin bu iç yaşamı basitleştirici ve yoksullaştırıcı etkisine karşı ne yapabilir? Sistematik bir felsefe geleneği üretemeyen toplumlar için çözüm yolu bu sorunun yanıtındadır. Irıs Murdoch şöyle sürdürüyor yazısını: "Edebiyat özellikle daha önce felsefenin gerçekleştirdiği görevlerin bir bölümünü üstlendiği için bu bağlamda büyük önem taşımaktadır. Edebiyat aracılığı ile yaşamımızın yoğunluğu duyumunu yeniden bulabiliriz."
Sonuca geliyoruz. Edebiyat bir takım kategoriler içinde kavramıyor dünyayı; tersine kategorilere ayrılmış olanı bir bütünlük içinde kavrıyor. Bir söylem olarak edebiyat kendi nesnesini üretiyor: Salt bilimin nesnel gerçeklik diye betimlediklerini değil, dinin, büyünün, mitosun bir başka deyişle pozitivist bir epistemolojinin "yanlış inançlar" olarak betimlediklerini de kuşatıyor; onları da içine alıyor. Lenin, "Felsefe böler." demişti. Edebiyat felsefenin böldüğünü bütünleştiriyor.
Irıs Murdoch haklı. İç yaşamımıza ilişkin görüşümüzün yoksulluktan kurtulması, sadece bilimin değil ama din, mitos ve büyü söylemleriyle ortaya konulan gerçekliklerin edinimini gerektirir. Bunu da ancak edebiyat yapabilir.
***
