[i] Metafizik-teolojik bağlamda Hakikat, aşkın [transandantal] duyularla algılanan dünyanın ötesinde ben buna, "Büyük harfle Hakikat" diyorum. Hakikat. İslam tasavvufunda Hak ve Hakikat, farklı anlamları olsa da gösterileni aynıdır. [Post-Truth bağlamında bu aşkın Hakikat, konumuz dışıdır.]
[ii] Duyular dünyasında 5 duyuyla algılanan objeler, ilişkiler ve olgulara ilişkin hakikatler; [iii] söylemlere ilişkin hakikatler [bunlara da küçük harfle hakikatler, diyorum.]
Şimdi [ii] ve [iii] başlıklı hakikatlerden ilkinin Doğrulukla, ikincisinin de Tutarlılıkla belirtilen kriterlerin mantıksal dayanaklarına bakalım:
a. Doğruluk ya da yanlışlık olarak hakikat, objeler, ilişkiler, olgular düzleminde gerçekliğin, önermeler olarak dile getirilmesidir. Bir önerme bu bağlamda gerçekliğe tekabül ediyorsa doğru, etmiyorsa yanlıştır. Buna mantıkta, buna "Karşılıklılık Kuramı" diyoruz.[Correspondance Theory]: Hakikatin "Doğruluk" kriteri.
b. Objelere, olgulara, ilişkilere değil de önermelerin birbiriyle çelişip çelişmediği bağlamında ise bir söylemin tutarlılığı ya da tutarsızlığı söz konusudur. Buna mantıkta Tutarlılık Kuramı [ Consistency Kuramı ] diyoruz : Hakikatin Tutarlılık kriteri.
Buraya kadar hakikatin hangi mantıksal koşullarda kendisini ifşa ettiğini gördük. Hakikat, ya Doğrulukla ya da Tutarlılıkla ortaya çıkıyor.
Post-Truth ya da hakikat sonrası dönemde bu iki kuramın [Doğruluk Kuramı ve Tutarlılık Kuramı] geriye itildiğini; önermelerde doğruluğun ya da söylemlerde tutarlılığın geçerli olmaktan çıkarıldığı mantıksal travmayı, hakikatçilerin nasıl yaşadıklarına bakalım.
Soru şu: Benim "Hakikatçiler" olarak kavramlaştırdığım özneler, yaşanan bu travmayı nasıl karşıladılar?
Gündelik konuşmamın küçük ölçekli bir sosyolojisini yaparak işe başlayalım: Hakikatçiler, PostTruth travmasına gündelik yaşam söyleminde nasıl bir karşı duruş sergiliyorlar?
Uzun bir süreden beri gündelik konuşma dilinde, iki sözcenin çok sıklıkla kullanıldığına tanık oluyoruz: Biri, "Böyle bir şey olabilir mi?" Öteki ise "Yapılacak bir şey yok." sözceleridir. Şimdi bu verilerden yola çıkarak bu iki sözcenin emotif [heyecansal, teessürî] karşılıklarına bakalım:
"Böyle bir şey olabilir mi?" sözcesinin bağlamına göre iki farklı heyecansal karşılığı vardır:
1: Öfke, 2: Şaşkınlık.
Bu heyecansal tepkiler, yukarıda sözünü ettiğimiz Doğruluk ya da Tutarlılık gibi kriterleri hiçe sayan, göz ardı eden ya da geçerliliklerini yitirdikleri için yok sayılan Post Truth travmasına karşı verilen tepkileri gösterir.
"Yapılacak bir şey yok." ’a gelince hakikatçilerin, yani hakikati savunanların umarsızlığını gösteriyor. Öfke ve şaşkınlığın bir başkaldırıya dönüşme imkânını vermediğini görmenin umarsızlığı…
Burada "yok" sözcüğünün sözcenin sonunda olması sadece umarsızlığı değil, aynı zamanda bir hüznü ve içlenmeyi de birlikte getirmektedir.
Post -Truth’un kimin işine yaradığı sorusu burada kavurucu bir anlam kazanıyor. Bu hakikatçilerin öfke ve şaşkınlıklarının niçin bir başkaldırıya dönüşemediği sorusuna bir yanıt oluşturacaktır.
Michel Foucault, Ders Notları’nda [College de France dersleri: 1 Şubat 1984] deyiş yerindeyse Post-Truth’un tarih öncesini, antik Yunan bağlamında dile getirir. Antik Yunan’da hakikati, doğruyu, her şeye karşın düşündüğü hakikati, eksiksiz söyleme riskini göze almanın adının "parrhesia" olduğunu söyler.
Foucault’nun belirttiğine göre Parrhesia, hakikat cesareti kadar.aynı zamanda bu yaralayıcı hakikati kabul eden muhatabın da cesaretidir.
Foucault, burada kışkırtıcı bir tespitte bulunur: Parrhesia pratiğinin, retorik sanatıyla ters düşüyor olması! Şöyle diyor, alıntılıyorum: "Çok şematik bir biçimde denebilir ki retorik, Antik Çağ'da tanımlandığı ve hayata geçirildiği hâliyle bir söz söyleme tarzıdır ama konuşan kişi ile söylenen şey arasındaki ilişkileri hiç mi hiç belirlemez. […] Söylenen şey, söyleyenin kendi görüşüyle hiç örtüşmüyor olabilir ama sonuçta, konuşulan kişide belirli kanılar oluşturma, belirli davranışlar aşılama, belirli inançları yerleştirme etkisine sahiptir. Başka bir deyişle retorik, konuşan kişiyle sözcelediği şey arasında, inanış türünden hiçbir bağlantı gerektirmez. İyi retorikçi; iyi hatip, bildiğinden inandığından düşündüğünden tamamen farklı bir şeyi mükemmelen söyleyebilendir ama öyle bir söyler ki sonuçta söylediği [… ], bildiğiyle, inandığıyla, düşündüğüyle örtüşmeyen şey, muhataplarının da düşündüğü,inandığı ve bildiğini sandığı bir şey olur. Retorik de konuşanla söylenen şey arasındaki ilişki kopmuş hâldedir fakat söylenen şeyle söylenilen kişiler arasında zorlayıcı bir ilişki kurulmasına neden olur. Bu açıdan retorik, parrhesianın tam tersidir.
Foucault şöyle devam eder: "Öyleyse retorik, konuşanla onun söyledikleri arasında bir bağlantı olmasını gerektirmez. Retoriki söyleyenle konuşulan kişi [muhatap h.y] arasında zorlayıcı bir ilişki, bir iktidar ilişkisi kurmaya çalışır. Oysa Parrhesia, tersine konuşanla söylenen şey arasında güçlü ve kurucu bir bağı gerektirir."
Foucault özetliyor: "Retorikçi, başkalarını zorlayan başarılı bir yalancıdır; Parrhesiast yani hakikatçi ise Parrhesia’cıysa tersine, uğruna kendini ve ötekiyle ilişkisini riske attığı bir hakikatin cesur sözcüsü olacaktır.
Modern dünyaya gelince, retorikçilerin sayısızca arttığı dijital kaosta, Foucault’nun belirttiği gibi retorik , ister makro [kurumlararası] politik bağlamda olsun, ister mikro [kurumlar içi] sosyal bağlamda olsun, iktidar inşa etme aracı olarak konumunu korumakta ve hakikati hem karşılıklılık hem de tutarsızlık ile her defasında kendisi yeniden üretme imkânını bulmaktadır.
Yalanların serbestçe dolaşıma girdiği, doğruların yok sayıldığı, düzmece söylemlerin çoğulluğu, belki de o kadar önemli değildir: Asıl önemli olan yanılsamanın yani illüzyonun gerçekliğin yerini almasıdır. Gerçek, illüzyona dönüşünce ontolojik bir dönüşüme uğramakta ve ona ilişkin önermenin kendisine atfettiği varlık olmaktadır.
Son olarak başa dönelim.
Yalanın, doğruluğun hakikatin yerini aldığı bu Post -Truth evresinde hakikatçinin "Böyle bir şey olabilir mi?"’ye yani öfke ve şaşkınlığa ya da "Yapılacak bir şey yok!" ’a yani umarsızlığa ve içlenmeye sığınmasının bir başkaldırıdan çok Foucault’nun söylediği gibi, iktidara "itaatkat özneler" [homo docilis] üretmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Hakikatçi’nin yapacağı şey, bunlara sığınma değil. Her kayıt ve koşulda hakikati söyleme cesareti göstermek, parrhesiaist olmaktır.
***
