Demiryolu fikri aslında tek bir kişinin “aklına gelen” bir buluş değil. Yavaş yavaş doğmuş. İlk biçimi, madenlerde ağır yükleri daha kolay taşımak için yere döşenen ahşap raylardı. 16–17. yüzyılda Avrupa’da, özellikle maden bölgelerinde kullanılıyordu. Sonra ahşap raylar demir raylara dönüştü. Asıl büyük değişim ise bu rayların üstüne buhar gücüyle çalışan lokomotif konunca oldu.
Türkiye’de ilk demiryolu ise Osmanlı döneminde 1856’da, İzmir-Aydın Demiryolu hattıyla başladı. Cumhuriyet döneminde yurdumuzun dört bir yanına demiryolları döşendi. Köylünün de şehirlinin de hayatına renk ve kolaylık geldi.
Ben ülkemin en doğusundan Ardahan’dan Ankara’ya, Ankara’dan Ardahan’a; kimi zaman çocuğum kucağımda kimi zaman yanımda, yıllarca trenle gidip geldim. Uzun tren yolculuklarıyla büyüdüm, diyebilirim. 1970’li 80’li yıllarda trenler kömürle çalışırken kara dumanları göğe savurur, ürkek yüreğimde hem bir vedanın hüznünü hem kavuşmanın heyecanını bırakırdı. Rayların o ritmik tıkırtısında her vagon her istasyon her mola bir hikâyeydi benim için.
Trende zaman ağır aksak akardı ama kalpten geçen duygular bir çırpıda geçerdi insanın içinden. Kompartımanlarda tanımadıklarınızla paylaşılırdı ekmek, sohbet, hasret. Ardahan’ın soğuk sabahlarından, Kars’ın karlı dağlarından, Ankara’nın kalabalık sokaklarına gelirken özlem başlardı. Trenler, sadece ray ve vagon değil, hayatın kendisiydi aslında. Gurbeti, özlemi, sevinci ve geçmişin hatırasını taşırdı raylarında. Trenle yolculuk yavaştı. Bazen 18, bazen 24 saati bulurdu. Hatta bazen daha da fazla... Arızalar olurdu. Tren durur, biz beklerdik.
Camdan dışarı bakar; istasyonlara, dağlara, ırmaklara, insanlara ve güzel yurdumun manzarasına dalardık. Ama en unutulmazı bitmek bilmeyen istasyonlardı. Her durakta ayrı bir dünya karşılar sizi. O duraklarda köylülerin heybesi, kuru gıda torbası, meyve sepetleri yığılı olurdu. Kucaklarında canlı tavuklar da olurdu. Kimi pazara kimi evladına kimi bir yakınına gidiyor… Her torbanın içinde yalnız yiyecek değil, emek vardı. Yolculuk da bugünkü gibi hızlı geçip giden bir şey değildi; insanlar birbirinin hikâyesine değebiliyordu.
Her istasyonda hazırda bekleyen, tren hareket edinceye kadar hızla vagonları dolaşan; yaşlı, genç insanlar kendi yöresine ait yiyecekleri satardı. Dürüm kokuları koridorlardan içeri süzülür, acıktırırdı insanı. Mevsim meyvelerinin en güzeli en lezzetlisi olurdu sepetlerinde. Bir de teksirle çoğaltılmış ikinci kalite kâğıtlarda şiirler, türküler satılırdı.
Elinde desteyle vagon vagon dolaşırdı adam. Bir türkü bazen, yalnız ezgi değil; göç, ayrılık, sevda, hasretin taşıyıcısı olurdu. O yıl hangi türkü dillerdeyse onun sözlerini makamıyla söylerdi. Bazen bir acıklı olayın hikâyesi olurdu. Onu da kısaca özetler, merak uyandırırdı. Tanesi 25 kuruşa olan da vardı 10 kuruşa olan da vardı. Onları alıp okumak da bir yolculuktu. Kalbinizle dinlerdiniz, gözünüzle okur ama sesinizle paylaşamazdınız.
Şimdi dönüp bakınca o tren yolculuklarının en kıymetli bileti hatıralar olmuş. Cam kenarında oturan genç kadın, kucağında küçük bir çocuk; yokluk var ama hayal dolu gözlerle dışarı bakarken geleceğe doğru giden bir trenin içinde. Yolculuklar, yalnızca vagonlar arasında değil, zamanlar ve duygular arasında da yapılırdı.
Camdan dışarı bakarken düş kurar, dağların ardında kalan çocukluğumu, memleketimin samimi sevgi dolu insanlarını, baba ocağının soba dumanını düşünürdüm. Yan koltukta biri şiir mırıldanırdı, bir diğeri çocuğuna simit uzatırdı. Herkesin hikâyesi başka ama yönü aynıydı: “Yolculuk nereye hemşerim?” Memlekete…
Ankara’ya yaklaştıkça yorgunluk artar ama içimdeki umut çoğalırdı. Ardahan’ın soğuk sabahlarından, Kars’ın karlı dağlarından, Ankara’nın kalabalık sokaklarına... O tren sadece yol değil, Anadolu insanı için hayatın kendisiydi aslında. Gurbeti, özlemi, sevinci ve geçmişin hatırasını taşırdı raylarında.
Selam, sevgi ve saygılarımla.
***
Editör: Nüzhet Ünlüer
Gevher Aktaş Demirkaya
Tren İstasyonlarında Vedalar Kavuşmalar Hatıralar
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Yusuf Sarıkaya
Kün Fe Yekûn (Ol! Der ve Oluverir)
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Musa Aşkın
Eğer
Sedat İlhan
Yapay Zekâm /2
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar