“Kağnı Komutanlığı” dünyada yalnızca Türk Kurtuluş Savaşı’na özgü bir kavramdır.
Kurtuluş Savaşı sırasında cephe gerisinden cepheye yiyecek, giyecek, malzeme, silah ve cephane taşıma işinde görev alan kadınlara, çocuklara ve yaşlılara yol gösterecek kişiler vardı.
İşte bunlara “Kağnı Komutanı” denilmişti. Kurtuluş Savaşı’nın kağnı komutanlarından biri de Enver Behnan Şapolyo idi. Şapolyo, yıllar sonra bu önemli görevini şöyle anlatmıştır:
"Milli Mücadele’nin ilk günlerinde bana milli bir görev verilmişti. O da kağnı komutanlığıydı. O acı ve yoksul günlerde ordumuzun geri hizmetleri üç türlü araçla sağlanmaktaydı.
Bunlar deve kolları, katır kolları ve kağnı kollarıydı. Çünkü o zamanlar ordumuzun elinde hiçbir motorize kuvvet yoktu, İnönü cephesinde silah ve yiyecek bu taşıma kollarıyla sağlanmaktaydı. Kağnılar, vilayet olarak nöbete gelirler ve görevlerini tamamladıktan sonra geri dönerlerdi.
Kağnıcıların çoğu kadın olurdu. Çünkü delikanlılar cephedeydiler. Bir seferinde benim kağnıcılarımın otuzu kadın, sekizi çocuk, ikisi de altmış yaşından yukarı ak sakallı ihtiyarlardan oluşmuştu. Bize muhafız olarak da silahlı Koruma Bölüğü erlerinden bir milis er verilirdi. Bunlar, hapishanelerden çıkarılıp vatan hizmetine verilmiş mahpuslardı."
Cephane ve yiyecek taşıyan kağnıların gerçek komutanları kadınlardı, kuşkusuz. Fedakâr, vatansever, kahraman Türk kadınları...

Tekalifi Milliye Komisyonlarında görev alan bir görgü tanığı; Cevdet Kerim İncedayı anılarında, gönüllü olarak kağnı kullanmaya gelen kahraman kadınlarımızdan şöyle söz etmiştir:
“Bize ayrılan mıntıkada 300 kağnı arabası saptadık. Bunları muharebe sırasında hemen düzenleyebilmek için bir deneme çağrısı yaptık. Bildirimizden 24 saat sonra 250 araba gelmiş bulunuyordu. Bazıları, öküzleri olmadığından arabalarına ineklerini koşmuşlardı. Arabaları getirenlerin bir kısmı çocuk ve yaşlılar, çoğu da kadınlardı. Tümen komutanı düzlükte sıralanan bu insanları denetlerken uzun üvendireleriyle sevgili hayvanlarının başlarında dizilen kadınlara, erkeklerinin niçin gelmediklerini sordu. Bu güç işte çok yorulacaklarını hatta dayanamayacaklarını söyledi.
Kadınların verdiği yanıt şuydu: ‘Erkeklerimiz hizmettedir (askerdir). Emrinize biz geldik. Böyle bir günde bize bu kadarcık iş düşmesin mi?’
Oysa bunların çoğu, yıkılıp yakılmış köylerinde çocuklarını komşularına teslim etmişlerdi. Nitekim muharebe haşlayınca bunlar, uzun günler gene bizimle geldiler, içlerinde yollarda doğuranlar oldu. Cephede bu çabalar sürerken gerilerde İnebolu-Ankara yollarında da bu halk sırtlarında cephane taşıyordu.”
Eli silah tutan Anadolu erkeği cephede düşmana kurşun sıkarken onun karnını doyurmak, tüfeğini mermisiz bırakmamak Anadolu’nun çileli kadınlarına, genç kızlarına, ihtiyar erkeklerine düşecekti.
Çocuklara gelince… Onlar yıllardır oyun oynamayı, çocukluklarını unutmuşlardı. Ya analarıyla kağnıların, at arabalarının yanında yürüyecek ya da küçük kardeşlerini doyuracak, yatıracak, onlara analık yapacaklardı.”

Batı Cephesi’nin silah ve cephane ihtiyacının bir kısmı İstanbul’dan gemilerle ve kayıklara, bir kısmı develerle, bir kısmı Diyarbakır ve Sivas’tan kağnılarla getirilmiştir. Bu zor nakliyat işi günlerce, haftalarca, aylarca devam etmiştir.
Eskişehir’e ve Ankara’ya getirilen silah ve cephane İmalat-ı Harbiye atölyelerinde gözden geçirilip tamir edilerek Batı Cephesine sevk edilmiştir. Bu sevkiyat işinde Anadolu’nun fedakâr kadınları görev almıştır.
Vatan ve hak savunması için savaşarak şehit olan memleket bireyleri, arkalarında binlerce yetim ve kimsesiz insan bıraktılar. Onların ve Cumhuriyeti kuran Atatürk ve görev arkadaşlarının aziz ruhları şad olsun. Saygıyla anıyorum.

Sözlerimi kıymetli şairimiz Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiirinden bir kıtayla selamlıyorum hepinizi.
“Ey Mavi göklerin beyaz kızıl süsü, / Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü, / Işık ışık, dalga dalga bayrağım! / Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. / Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. / Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım. “
Kaynak: Askeri Tarih Araştırma Arşivi.
***
Hakan Cucunel
Salı
Yusuf Sarıkaya
Ak Köprü (Â Köprü)
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -2 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Ebru Bozcuk
Mukadderat
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Aile Büyük Bir Birey Birey Küçük Bir Ailedir
Musa Aşkın
Hisler mi Köreldi
Gevher Aktaş Demirkaya
Dumlupınar Denizaltı Hazin Öyküsü ve Ona Yakılan “Ah Bir Ataş Ver Cigaramı Yakayım” Ağıdının Kaynağı
Dilek Tuna Memişoğlu
Dumlupınar Çelikten Mezar
Sedat İlhan
Yapay Zekâm
Deniz İmre
Korkunun Sesi Vardı
Mehmet Şahan
Paylaşmak
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Hızır Dokundu
Serhan Poyraz
Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Hamiyet Su Kopartan
Kâbe'de Hacılar
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar